171-Kafirler,
bağırmadan ve atılan naradan başka ses işitemeyerek haykıran hayvana
benzerler. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; onun için düşünmezler.
Sağırdılar,
kördürler, dilsizlerdir. Her ne kadar kulakları, gözleri, dilleri varsa da.
Madem ki, bu duyu organlarından yararlanarak doğruyu bulamıyorlar, bu böyledir.
Bu durumda sözkonusu duyu organları, uğrunda yaratıldıkları görevleri
yerine getiremiyorlardır. Öyle olunca da onlara kulak, göz ve dil verilememiş
gibidir.
Bu
tablo, düşünce gücünü işlemez hale getiren, bilgi edinme ve doğru yolu
bulma kanallarını sımsıkı kapatan, inanç ve yasa konularını öğrenmesi
gereken tek kaynağın dışındaki yabancı yerlerden öğrenmeye kalkışan şaşkınlara
yönelik alaycı paylamanın, azarlamanın doruk noktasını oluşturur.
Bundan
sonraki ayette özellikle müminlere seslenilerek, kendilerine verilen rızıkların
temiz ve helal olanlarından yemelerinin serbest olduğu belirtiliyor ; verdiği
nimetlere karşılık bu nimetleri verene şükretmeleri telkin ediliyor,
yararlanabilecekleri helal yiyecekler dışında kalan haram ve yasak
yiyeceklerin neler olduğu açıklanıyor; hangi yiyeceklerin helal ve
hangilerinin haram olduğu ellerindeki Tevrat’ta anlatıldığı halde bu
konuda yüce Allah ile tartışmaya kalkışan Yahudilerin tutumu kınanıyor.
173-
Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına
kesilen hayvanın etini kesinlikle haram kıldı. Fakat darda kalana, başkasının
payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bu etlerden yemek günah
değildir. Hiç şüphesiz, Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.
174-
Allah'ın indirdiği kitapta bulunan birşeyi gizleyerek onu birkaç para karşılığında
satanlar var ya, onlar karınlarına ateşten başka birşey indirmiyorlar.
Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve kendilerini günahlardan arındırmaz.
Onları acı bir azap beklemektedir.
175-
Onlar hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı
satın alanlardır. Onlar Cehennem ateşine karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!
176-
Bu azabın sebebi şudur: Allah, kitabı hak içerikli olarak indirdi ve bu
kitap üzerinde görüş ayrılığına düşenler gerçekten derin bir anlaşmazlık,
uyuşmazlık içindedirler.
HELÂL
VE HARAM YİYECEKLER
Yüce
Allah burada müminlere, kendisi ile onlar arasında ilişki kuran sıfatları
(müminlikleri) ile seslenmekte; böylece onlara yasalarının kaynağı olarak
sadece kendisini bilmelerini, neyin helâl ve neyin haram olduğunu sırf O'ndan
öğrenmelerini dolaylı biçimde telkin etmekte; tek rızık verici sıfatı
ile kendilerine bağışlamış olduğu rızıkları hatırlatmakta; bu rızıkların
temiz olanlarından yararlanmalarını ~serbest tuttuğunu belirtmekte; böylece
hiçbir temiz şeyi onlara yasaklamadığını, eğer onlara herhangi bir
maddeyi yasakladı ise bunu onları bu maddenin yararından mahrum etmek ya da
baskı altında tutmak istediği için değil, söz konusu madde temiz olmadığı
için yaptığını, çünkü başlangıçta rızıkları yararlarına sunanın
kendisi olduğunu dolaylı yoldan anlatmakta; eğer Allah'a ortak koşmaksızın
sırf O'na kulluk etmeyi istiyorlarsa Allah'a şükretmeleri gerektiğini telkin
etmekte; böylece de şükretmenin kullara yüce Allah'ın rızasını kazandırıcı
bir ibadet olduğunu ima etmektedir. Bütün bu anlamlar, az kelimeli tek bir
ayete sığdırılmıştır. Okuyalım:
"Ey
müminler, size vermiş olduğumuz rızıkların tertemiz (helâl) olanlarından
yiyin ve eğer gerçekten sırf Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin."
Bundan
sonraki ayette müminlere haram yiyeceklerin neler olduğu, tek tek sayılarak
ve ayete başlarken "innema (sadece, ancak)" sınırlama edatı kullanılarak
açıklanıyor:
"Allah
size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına boğazlanan
hayvanın etini kesinlikle haram kıldı."
Sağlıklı
her insan organizması ölü hayvan etinden tiksinir. Kandan da öyle. Üstelik
Kur'an-ı Kerim'in ve daha önce Tevrat'ın yüce Allah'ın onayı ile bu
maddeleri yasaklamasından yüzyıllarca sonra, tıp bilimi, ölü hayvan eti
ile kanda çeşitli mikroplar ve başka birtakım sağlığa zararlı maddeler
bulunduğunu tespit etmiştir. Bu durumda acaba modern tıp bilimi bu iki
maddenin sağlığa zararlı yönlerini tümü ile tespit edebilmiş midir,
yoksa bu ilâhî yasağın henüz insanlar tarafından keşfedilmemiş daha başka
sebepleri var mıdır, bunu bilmiyoruz.
Domuza
gelince; bu hayvanın etini yemenin haram oluşunu günümüzde bazı kimseler
tartışma konusu yapıyorlar. Temiz, bozulmamış her insan, aslında domuzdan
nefret eder. Yüce Allah onun etini uzun yüzyıllar önce haram kıldı. Oysa
insanların bilimi ancak çok kısa bir süre önce bu hayvanın etinde, kanında
ve barsaklarında sağlık açısından çok tehlikeli kurtçukların (şerit biçiminde
kurtçuklar ile bunların bir torba içinde saklanmış yumurtacıklarının)
bulunduğunu ortaya koydu.
Simdi
de bazıları diyor ki; "Modern pişirme ve kızartma araçları çok gelişti.
Bu yüzden söz konusu kurtçuklar ile onların yumurtacıkları artık tehlike
kaynağı olmaktan çıktı. Çünkü bu araçların sağladığı yüksek
dereceli ısı sayesinde bu kurtçuklar ile yumurtacıklarının yok edilmesi
garantiye bağlandı."
Fakat
böyle diyenler şunu unutuyorlar: Onların bilimlerinin bu hayvanın bir tek
zararını keşfedebilmesi için uzun yüzyıllar geçmesi gerekti. Buna göre
domuz etinde henüz bilim tarafından keşfedilmemiş başka bir zararlının
bulunmadığını kim,garanti edebilir? Acaba bu konuda insanların bilimini yüzlerce
yıl gerilerde bırakan İslâm şériatı, kendisine güvenmemizi; son sözü,
her şeyi iyi bilen ve her emri yerinde olan yüce Allah'a dayanan bu kaynağa bırakarak
haram dediğini haram, helâl dediğini helâl bilmemizi hakketmiş değil mi?
Yüce
Allah'tan başkası adına kesilmiş olan hayvanların etlerinin haram oluşu
ise bu etlerin sağlığa zararlı olmalarından değil, Allah'tan başkasına
adanmış olmalarından ötürüdür. Yani bu etler; sağlıklı düşünce,
kalp selâmeti, ruh temizliği, gönül ihlâsı ve yön birliği açılarından
zararlı ve hastalıklı oldukları için yasaklandılar. Bu manevi hastalığın
mikrobu, pislik kavramının geniş anlamı içinde maddî pisliklere ve somut
mikroplara eklenmiş, onların devamı sayılmıştır. Bu yasakla inanç
sistemi arasında ondan önceki yasaklara göre daha sıkı bir ilişki vardır.
İslâm ortaksız ve tek Allah'a yönelmeyi herşeyde titizlikle ön-plânda
tutmuştur.
İşte
meseleye bu açıdan bakınca, bu ayetlerde dile gelen helâl ve haram hükümleri
ile az önce okuduğumuz ayetlerde yüce Allah'ın birliğinden ve rahmetinden sözedilmiş
olması arasındaki ilişki meydana çıkar. Sebebine gelince; bir tek Allah'ın
varlığına inanmak ile herhangi bir yiyecek maddesinin helâl ya da haram kılınma
yetkisini veya hukukî düzenleme gerektiren diğer bütün problemlerin çözüm
yetkisini sırf Allah'a tanımak arasında güçlü ve dolaysız bir bağ vardır.
Bununla
birlikte, İslâm, zarurî durumları hesaba alarak bu durumlarda yasakları mübah
kılar, serbest sayar. söz konusu sıkışık zamanlarda zaruret sınırlarını
aşmamak, ölçüyü kaçırmamak şartıyla bu zaruretleri savacak, karşılayacak
miktardaki haramları helâl kabul eder:
"Fakat
darda kalana, başkasının payına el uzatmamak, ve zaruret miktarını aşmamak
üzere bu etlerden yemek günah değildir. Hiç şüphesiz, Allah bağışlayıcıdır
ve merhametlidir."
Bu
hüküm genel bir ilkedir. Burada bu ayetle sözü geçen haramlar için geçerli
olmakla birlikte mutlak olması sebebiyle başka yerlerde diğer haramları da
kapsamı içine alır. Buna göre, hayatî tehlike taşıyan hangi zaruret ile
karşılaşılırsa karşılaşılsın, bu zaruret ile karşılaşan kimsenin içine
düştüğü sıkıntıyı, bu zarureti atlatacak miktarda harama girerek savması
caizdir. Ancak, işlenecek haramın miktarı zaruretin sınırını aşmamalıdır.
Yalnız
bu hükmün birkaç noktasında fıkıh bilginleri arasında görüş ayrılığı
vardır. Bù tartışmalı noktalardan biri zaruret konuları üzerindedir.
Acaba bu konularda Kıyas (karşılaştırma) kuralı geçerli midir, yoksa
sadece yüce Allah'ın Kur'an'da belirttiği durumlar mı zaruret durumu sayılır?
Ayrıca zarureti savacak miktarın ne olduğu konusu da tartışmalıdır. Acaba
bu miktar, kullanılacak haramın en alt birimi midir, yoksa tam olarak yemek ya
da içmek anlamına gelir mi? Burada biz bu fıkhî tartışmaya girecek değiliz.
Kur'an'ın ışığı altında yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmeyi
uygun görüyoruz.
Kur'an-ı
Kerim'in helâl ve haram kıldığı maddeler konusunda yahudiler çok tartışmalar
yapmışlardır. Çünkü bir defa sırf yahudiler için konmuş bazı haramlar
vardı ki, bunlara başka bir surede değiniliyor. Okuyalım:
"Biz
yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve
davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları dışında kalan iç yağlarını
da haram kıldık." (En'am Suresi, 46)
Oysa
bunlar müslümanlara mübahtı. Belki de onlar kendileri için haram kılınmış
olan bu et ve yağların müslümanlara helal kılınmasını sindiremeyerek karşı
çıkmışlar, bu hükmü tartışma konusu yapmışlardı. Ayrıca bize ulaşan
bilgilere göre yukardaki ayette açıklanan haramlara da karşı çıkmışlar,
onları tartışma konusu yapmışlardı. Oysa bu ayette yeralan haramlar
Tevrat'ta onlara da haram kılınmıştı. Bu tür itirazlardaki değişmez amaçları,Kur'an'ın
emirlerinin doğruluğunu ve yüce Allah tarafından vahyedilmiş olduğu
realitesi hakkında zihinlerde şüphe uyandırmaktı. Okumaya devam ediyoruz:
ALLAH'IN
AYETLERİNİ GİZLEYENLER
"Allah'ın
indirdiği kitapta bulunan bir açıklamayı gizleyerek onu birkaç para karşılığında
satanlar var ya; onlar karınlarına ateşten başka birşey indirmiyorlar.
Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve kendilerini günahlardan arındırmaz.
Onları acı bir azap beklemektedir.
Onlar
hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın
alanlardır. Onlar Cehennem ateşine karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!
Sebebine
gelince; Allah kitabı hakk içerikli olarak indirdi ve bu kitap üzerinde görüş
ayrılığına düşenler, gerçekten derin bir anlaşmazlık, uyuşmazlık içindedirler."
Burada
yüce Allah'ın indirmiş olduğu kitapta yer alan bazı açıklamaları gizli
tutma eylemine yöneltilen kınama, öncelikle yahudiler ile hıristiyanları
hedef almıştır. Fakat ayetin genel karakterli hükmü, bildikleri gerçeği
gizleyerek bu eylemleri karşılığında birkaç para alan bütün dinlerin bağlıları
için geçerlidir. söz konusu "birkaç para" ister gerçeği gizlemek
karşılığında elde etmeyi umdukları şahsî bir menfaat olsun, ister gerçeği
gizleme karşılığında kondukları ve eğer doğruyu söylerlerse
kaybedeceklerinden korktukları çeşitli kişisel yararlar olsun, isterse dünyanın
tümü olsun, farketmez. Çünkü bu adamların kaybetmiş oldukları Allah rızası
ve Ahiret sevabı ile karşılaştırıldığı zaman dünyanın tümü de
"bir kaç para"dır.
Kur'an-ı
Kerim, bu ayetlerin konusu olan yiyecek maddeleri -helâl ve haram kısımları
ile-, konusuna uyumlu olarak bunlar hakkında şöyle buyuruyor:
"Onlar
karınlarına (midelerine) ateşten başka birşey indirmiyorlar."
Bu
cümlenin gözler önüne serdiği tablo ile daha önceki ilâhi cümlelerin
tablosu arasında uyum vardır. Adamların gerçeği gizlemenin ve yüce Allah'a
iftira atmanın bedeli olarak yedikleri şey, sanki midelerine indirilmiş bir
ateştir! Onlar sanki aslında ateş yiyor gibidirler! Bu durum Ahirete
varacakları zaman gerçekten öyle olacaktır. Görülecek ki, orada elbiseleri
de yiyecekleri de ateş olacaktır!,
Yüce
Allah'ın ayetlerini gizli tutmuş olmalarının cezası olarak Allah onlara
ilgi göstermeyecek, kendilerini horlamışlık ve aşağılanmışlık ile başbaşa
bırakacaktır. Kur'ana Kerim bu ilgisizliği, horlanmayı ve aşağılanmayı
şöyle dile getiriyor:
"Allah,
Kıyamet günü, onlarla konuşmaz ve kendilerini günahlardan arındırmaz."
Bu
ifade, söz konusu ihmal olgusunu insana somut biçimde algılatacak, .idrak
ettirecek canlılıktadır. Onlarla ne konuşulacak, ne yüzlerine bakılacak ve
ne de günahlarından arındırılıp affedileceklerdir. Devam ediyoruz:
"onları
acı bir azap beklemektedir."
İşte
bir başka canlı ve doyurucu ifade daha:
"Onlar,
hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın
alanlardır."
Burada,
sanki adamların hidayeti vererek karşılığında sapıklığı, mağfireti
vererek karşılığında azabı aldıkları somut bir alış-veriş sahnesi ile
karşı karşıyayız. Ne kadar zararlı ve aldanma içeren bir alış-veriş!
Adamların satın aldıkları, tercih ettikleri şeyler ne kadar kötü! Bu
benzetme aslında somut bir gerçeği ifade ediyor. Sebebine gelince; hidayet,
fazlasıyla bu adamların önündeydi, fakat onlar onu bırakıp sapıklığı
aldılar. Aynı şekilde mağfiret de kendilerine sunulmuş duruyordu; fakat onu
bir yana iterek azabı aldılar. Okumaya devam edelim:
"Onlar
Cehennem ateşine karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!"
Bile
bile seçtikleri ve ısrarla hedef edindikleri Cehennem ateşine karşı sabırları
ne kadar uzun süreliymiş!
Uzun
süreli Cehennem azabına katlanmaya hazır olmaları, ne kadar küçük düşürücü
bir mizah üslubu ile alaya alınıyor!
Bu
ceza, işledikleri suçun alçaklığına denk düşen bir cezadır. İnsanlara
açıkça anlatılsın, yeryüzünde uygulamaya geçirilsin, toplumların hukuk
sistemi ve sosyal düzeni olsun diye yüce Allah tarafından indirilmiş olan
kitabı, gizli tutma, saklama suçunun cezası. Kim bu kitabı insanların
bilgisinden gizlerse onu uygulamadan alıkoymuş olur. Oysa bu kitap, uygulamaya
geçirilsin diye indirilmiş bir gerçektir:
"Çünkü
Allah, bu kitabı hakk içerikli olarak indirdi."
Kim
bu kitaba uyarsa o doğru yoldadır; gerçekle, doğru yoldan giden insanlarla,
evrenin köklü yaratılışı ve kanunlar bütünü ile uyum halindedir. Fakat;
"Bu
kitap üzerinde görüş ayrılığına düşenler, gerçekten derin bir anlaşmazlık,
uyuşmazlık içindedirler."
Böyleleri,
gerçekle uyuşmazlık halindedirler; evrenin tabiî kanunlar sistemi ile uyuşmazlık
halindedirler; aralarında ve kendi iç dünyalarının dengeleri ile uyuşmazlık,
bağdaşmazlık halindedirler...
Böyleleri,
gerçekten eskiden de öyle idiler, şimdide öyledirler. Kitapları hakkında görüş
ayrılığına düşen, bu kitabı bütünüyle benimsemeyerek bölümleri arasında
keyfine göre ayırımlar yapan her ümmet bu kategoriye girer, bu ayette sözü
edilenlere eklenir. Bu ayetin hükmü, farklı zaman dilimlerine ve değişen
milletlere rağmen aynı kalarak her zaman ve her yerde gerçekleşen bir ilâhî
vaaddir. Biz onun pratik olarak doğrulanışını şu anda içinde yaşadığımız
dünyada açıkça görüyoruz.
Okuduğumuz
bölümün son ayetinde imana dayalı doğru düşüncenin, yine imana dayalı
isabetli davranış sisteminin kuralları ortaya konuluyor, ayrıca samimi müslümanların
ve gerçekten Allah'tan çekinenlerin (takvalıların) niteliği belirleniyor;
177-
Yüzlerinizi Doğu ya da Batı tarafına çevirmeniz iyilik demek değildir. Asıl
iyilik Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan;
akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, dilencilere ve
boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mallarını sevmelerine
rağmen yardım edenlerin; namazı kılanların, zekâtı verenlerin, antlaşma
yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmaları yerine getirenlerin; zorda,
darda ve savaş zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğrular (sözlerinin
erleri) onlardır, takva sahipleri de onlardır.
Tefsir
bilginlerinin daha çok benimsedikleri görüşe göre, bu ayetin içerdiği açıklama
ile kıble değişimi olayı ve bu olayla ilgili olarak koparılan uzun tartışmalar
arasında sıkı bir ilişki vardır. Kıble değişimi olayının hikmeti daha
önce anlatılmıştı. Şimdi bu ayette gerek bu olayın ve gerekse çeşitli
ibadetlerin şekilleri ile ilgili olarak gündeme getirilmiş olan yahudi tartışmalarının,
itirazlarının ışığı altında büyük gerçek belirleniyor, dile
getirilmeye devam ediliyor. Bilindiği gibi yahudiler bu tür meseleleri sık sık
tartışma konusu yapıyorlardı.
Sözünü
ettiğimiz "büyük gerçek" şudur: Ne kıble yönünün değiştirilmesinden
ve ne de mutlak anlamda ibadet amaçlı davranışlardan maksat, insanların yüzlerini
Doğuya ya da Batıya, Beytülmukaddes ya da Kâbe tarafına çevirmek değildir.
Başka bir deyimle -genel anlamda "iyilik" demek olan- "birr"in
gayesi; kalpde uyandırmaları beklenen duygulardan ve pratik hayatta uygulanması
gereken davranışlardan soyutlanmış, birtakım iyilik gerçekleştirmez ve
hayır üretmez kuru ibadet görüntüleri değildir. Tersine iyilik (birr); bir
düşünce, bir duygu, bir eylem bütünü ve bir davranış sistemidir. İyilik;
gerek birey ve gerek toplum vicdanında etkisini gösteren bir düşüncedir,
bireysel ve sosyal hayatta etkisini gösteren somut bir davranıştır. Yüzleri
Doğuya ya da Batıya çevirmek bu büyük gerçeği gözardı ettiremez, onu
umursamamanın gerekçesi sayılamaz. Bu yöneliş ister bu ya da o kıbleye dönmek
suretiyle olsun, ister namazda sağa ve sola selam vermek biçiminde olsun,
isterse insanların yapmış oldukları diğer ibadetlerin görüntülediği
davranışlar sırasında belirmiş olsun, farketmez. Tekrarlayalım:
"Asıl
iyilik; Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan;
akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, muhtaçlara ve
boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mal sevgilerine rağmen
yardım edenlerin; namazı kılanların, zekâtı verenlerin, antlaşma yaptıklarında
yapmış oldukları andlaşmaları yerine getirenlerin; zorda, darlıkta ve savaş
zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğrular (sözlerinin erleri) onlardır,
takva sahipleri de onlardır."
İşte,
iyiliklerin tümü anlamına gelen "birr" budur. Acaba ayette sayılan
sıfatlara yüce Allah'ın terazisinde bu ağırlığı kazandıran değer
nedir?
Meselâ
yüce Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmanın
değeri, önemi nedir?
Yüce
Allah'a inanmak, insanlığın hayatında değişik güçlere, değişik
nesnelere ve değişik görüşlere kulluk etmekten kurtulup yüce Allah'ta
merkezileşen tek kulluğa yönelmenin dönüm noktasıdır. Bu tek varlığa
kulluk sayesinde insan vicdanı, bütün diğer kulluklardan, bağımlılık türlerinden
sıyrılarak tek ilâh önünde aynı safta yer alan diğer insan vicdanları
ile eşitlik düzeyine yükselir. Arkasından da bütün maddî nesnelerin ve bütün
görüşlerin üzerine çıkar. Allah'a inanmak; bütün bunların yanında,
anarşiden düzene, şaşkınlıktan, istikamet belirliliğine, dağınıklıktan
amaç birliğine geçişin de dönüm noktasıdır. Şu insanlık tek Allah'a
inanıp bağlanmadıkça ortak bir amaç çerçevesinde doğru yolu bulamayacağı
gibi, dışındaki varlık bütününde olan ve koordinasyonlu bir dayanışma
sağlayan ilişki ve hedeflerine sağlam bir dayanak noktası bulamaz.
Ahiret
gününe inanmak, ceza konusunda mutlak ilâhi adalete insanın, yeryüzündeki
hayatının boş ve ölçüsüz bir kargaşa olmadığına ve dünyadayken öyle
değilmiş gibi görünse de aslında iyiliğin karşılıksız kalmayacağına
inanmaktır. Gaybe (görünmez aleme) inanmanın bir parçasını oluşturan
meleklere inanmak ise, insan idraki ile hayvan idraki arasında, şu varlık bütününe
ilişkin insan düşüncesi ile hayvan düşüncesi arasında bir ayırım çizgisi,
bir arakesittir. İnsan, duyu organlarının algı alanı dışında kalan bir
alemin varlığına inanırken, duyu organlarının sınırlı algılarına bağımlı
olan hayvan bu dar alanın ötesine geçemez. (Burada, Bakara Suresinin ilk
ayetlerinin tefsirine başvurulabilir.)
Kitaba
ve peygamberlere inanmak ise bütün peygamberlik misyonlarına ve bütün
peygamberlere inanmaktır ki, bu da insanlığın birliğine, bu insanın ilâhının
birliğine, dininin birliğine ve ilâhi düzeninin ortaklığına inanmak anlamına
gelir. Bütün peygamberliklerin ve peygamberlerin mirasının varisi olan müslümanın
kafasında bu bilincin yerleşmesinin son derece büyük bir önemi, değeri
vardır.
ALLAH
YOLUNDA İNFAK
Akrabalara,
yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, muhtaçlara ve özgürlüklerini
yitirmiş köleler ile tutsaklara yardım etmenin, sevilen ve gurur duyma
vesilesi yapılan maldan, bu zümreler lehine fedakârlıkta bulunmanın önemi,
değeri nedir?
Bunun
önemi ve değeri; mal hırsının, cimriliğinin, irade zayıflığının ve
bencilliğin tutsaklığından kurtulmaktır. Elleri başkalarına yardım
etmekten, vicdanları özveriden ve ruhları özgürlükten alıkoyan mal
tutkusundan sıyrılmak, arınmaktır. Bu özveri, ayetteki "mal sevgisine
rağmen" ifadesi ile parmak basılan bir ruhî ve duygusal değerdir, kazanımdır.
Yani, insanın değersiz ve kötü malını değil, sevdiği malı başkalarına
vermek üzere ona elini uzatarak mal tutsaklığından, maddî varlık köleliğinden
kurtulması, azad olması... Bu kölelik, vicdanları alçaltan ve başları öne
eğdiren bir bağımlılıktır. Bu özveri, insanı ihtirastan, insanı küçük
düşüren mal ihtirasından da azad eder. Bu ise, İslâm'ın görüşüne ve
ölçüsüne göre büyük bir insani değerdir. İslâm öyle bir dindir ki,
insanı dış dünyanın, sosyal çevrenin olumsuz etkilerinden kurtarmaya geçmeden
önce onu kendi nefsinin kışkırtmalarından, ihtiras ve zaaflarından
kurtarmaya girişir. Çünkü İslâm nefislerinin kölesi olmuş kimselerin,
aynı zamanda insanların da köleleri olduklarına buna karşılık kendi
nefislerinin tutsaklığından kurtulmuş kimselerin, aynı zamanda toplumların
başı dik, özgür bireyleri olduğuna kesinlikle inanır.
Bütün
bunlardan başka, bu özveri, toplum düzeyinde de insani bir değerdir. Sözünü
ettiğimiz akrabaları gözetme, onlara yardım etme geleneği insan kişiliğinin
saygınlığını, aile onurunu ve karşılıklı akraba bağlılığını gerçekleştiren
bir davranıştır. Aile, toplumun çekirdeğidir. Bu yüzden ayette en başa alınarak
ona özel bir ilgi gösterilmiştir.
Bu
özveri, yetimlere dönük yüzü ile toplumda büyükler ile küçükler arasın
da, güçlüler ile zayıflar arasında bir dayanışmadır; ana-baba ilgisinden
ve korumasından yoksun olan bu yavruların bu eksikliklerini karşılama, bu boşluklarını
doldurma girişimidir. Böylece, başıboş kalacak ümmet çocuklarının
bozulma tehlikesiyle karşı karşıya gelmelerine; çocuklarını gözetmeyen,
onlara yardım eli uzatmayan toplumların felâketlerle yüzyüze gelmelerine
karşı koruyucu bir önlemdir.
Bu
özveri, geçimlerini sağlayacak maddî imkânlardan yoksun olmalarına rağmen
yüzsuyu döküp hiç kimseden birşey istemeye kalkışmayan yoksullara dönük
yüzü ile; böylelerinin onurunu koruyucu, mahvolmalarını engelleyici, hiçbir
ferdini ihmal etmeyen ve hiçbir üyesinin perişanlığına göz yummayan İslâm
toplumun geçerli olan sosyal dayanışına ve yardımlaşma ilkesini somut örneklerle
kanıtlayıcı bir önlemdir.
Bu
özveri, malından ve ailesinden uzak düşmüş yolcuya dönük yüzü ile; sıkıntı
anında, aileden, maldan ve memleketten ayrı düşüldüğü sırada böyle bir
sıkıntıya düşen kimseye karşı yapılması gereken bir kurtarma görevi,
aynı zamanda bütün insanlığın bir tek aile, bütün yeryüzünün ortak
bir vatan olduğunu, bu ortak vatan yüzeyinde bir ailenin başka bir aile ile,
bir malın başka bir mal ile, bir ilişkinin başka bir ilişki ile ve bir
ikametgâhın başka bir ikâmetgâh ile elele verebileceğini yarı yolda kalınış
bu çaresize hissettirme girişimidir.
Bu
özveri, muhtaçlara dönük yüzü ile; onların darlıklarını giderici ve böylece
kendilerini İslâm'ın hoş görmediği dilencilikten alıkoyucu bir tedbirdir.
İslâm'a göre geçimini asgarî düzeyde sağlayan ya da çalışacak bir iş
bulabilen kimsenin dilenmemesi gerekir. Böyle bir kimseye dini, elindekine
kanaat getirmeyi ya da çalışıp geçimini sağlayarak dilenmemeyi emreder.
Sadece çalışamayanlar ve asgarî ihtiyaçlarını karşılayamayanlar
dilenebilirler.
Bu
özveri, boyunduruk altına düşmüş kimselere (tutsaklara ve kölelere) dönük
yüzü ile; İslâm'a karşı kılıç çekmek gibi ağır bir kabahat işlemiş
olan zavallıları kölelikten azad ederek özgürlüğe kavuşturma, yeniden hür
ve şahsiyetli birer insan olmalarını sağlama amacını taşır. Ayetin bu
konudaki hükmü ya köleleri satın alarak azad etme yoluyla veya efendisinin
kendisinden azad etme karşılığında istediği malı ona yardım olarak
vermek suretiyle gerçekleşir.
Bilindiği
gibi İslâm, kölelerin efendilerinden azad olmayı istedikleri andan itibaren
onların özgür olduklarını ilân eder ve efendilerden bu özgürlük karşılığında
köleleri ile derhal bir malî anlaşma yapmalarını ister. İşte o andan
itibaren eski köle, ücretli bir işçi konumuna geçer, çalışarak elde ettiği
kazanç hesabına yazılmaya başlanır, zekât verilebilecek kimseler arasına
girer, kendisine yapılacak zekât-dışı yardımlar, bu ayette sayılan
"genel iyilikler" kapsamında sayılır. Bütün bunlar kölelerin bir
an önce kölelikten kurtulup özgürlüğünü geri alması amacına dönük
tedbirlerdir.
Namaz
kılmaya gelince, acaba bu ibadetin "tüm iyilikler" anlamına gelen
"birr" kavramının içindeki yeri nedir?
Namaz,
"yüzü Doğuya ya da Batıya" çevirme eylemini aşan bir anlam taşır.
Bu ibadet insanın dışıyla, içiyle, vücuduyla, aklıyla ruhuyla bir bütün
olarak Rabbine yönelme pratiğidir. Namaz, ne sırf bir vücud egzersizleri yekünü
ve ne de sırf Allah'a tasavvufi bir yönelme girişimidir. İslâm'a uygun
namaz, bu dinin hayat ile ilgili temel düşüncesinin kısa bir özetini oluşturur.
İslâm,
insanı; beden, akıl ve ruh kesimleri ile birleşmiş bir bütün olarak tanır.
Ne toplam olarak insan dediğimiz canlı varlığı oluşturan bu üç güç
kaynağının (beden-ruh-akıl) faaliyetleri arasında çatışma olduğunu
varsayar ve ne de ruhun özgürlüğü hesabına bedeni baskı altına almaya
girişir. Çünkü ruhun özgür olabilmesi için böyle bir baskı gerekli,
zarurî değildir. İşte bu temel düşüncenin ışığı altında İslâm, en
büyük ibadet türü olan namazı bu üç insanî güç kaynağının
faaliyetlerini yansıtabilecek bir fırsat sayarak her üç güç kaynağını
da birarada uyum ve karşılıklı ilişki içinde yaradan'a yöneltir. Daha açık
söylemek gerekirse namazın kıyamını (ayakta durma eylemini), rükuunu ve
secdesini bedenin hareketini gerçekleştirici; onun okumasını (kıraatını),
okunan ayetlerin anlamını düşünme ve irdelemesini aklın faaliyetini yansıtıcı;
bunlar yanında onun içerdiği, Allah'a yönelmeyi ve O'na teslim olmuşluğu
ruhun faaliyetini aksettirici bir fırsat olarak kabul eder. Bu faaliyet
kesimlerinin her üçü de eş zamanlı olur. Bu şekilde namaz kılmak, her
vakit namazında ve her rekâtta İslâm'ın hayatla ilgili görüşünü bir bütün
olarak müslümana hatırlatır ve bu hayat görüşünü yine bir bütün
olarak pratiğe yansıtır.
Peki
zekât vermenin bu genel iyilik kavramı içindeki yeri nedir? Zekât vermek, yüce
Allah'ın zenginlerin malı içinde fakirlerin bir hakkı olarak belirlediği İslâmî
bir sosyal vergidir. Bunu yüce Allah belirliyor. Çünkü söz konusu malın asıl
sahibi O'dur ve onu belirli bir sözleşme ile fertlerin mülkiyetine vermiştir.
Bu sözleşmenin şartlarından biri de zekât vermektir. Bu ayette sevilen
maldan anılan kimselere mutlak anlamda yardım yapılması konusu anlatıldıktan
sonra; Zekât meselesine geçiliyor. Bu da gösteriyor ki, ayette anılan
kesimlere mutlak anlamlı yardımda bulunmak zekâtın alternatifi değildir;
zekât da bu tür mali yardımların yerini tutan bir alternatif değildir. Zekât;
farz olan bir vergi, genel anlamlı maddî yardım ise gönüllü bir özveridir.
"Birr" kavramı ile ifade ettiğimiz iyilikseverlik halı ise ancak
bunların her ikisinin biraraya gelmesi ile gerçekleşir. Bunların her ikisi
de İslâm'ın temel dayanaklarındandır. Bu ayetin, zekâtı, maddî yardım
meselesinden sonra ayrı bir konu olarak anlatması, zekâtın başlı başına
bir farz olduğunu, gönüllü yardımın zekât yükümlülüğünü düşüremeyeceğini
ve zekâtın da gönüllü yardımın yerini alamayacağını belirtmek içindir.
Verilen
sözleri tutmanın, yapılan andlaşmalara uymanın genel anlamlı
"iyilik" kavramı içindeki yerine gelince bu sıfat, İslâm'ın son
derece özen gösterdiği, karakteristik bir niteliğidir; Kur'an-ı Kerim, birçok
yerinde onu tekrar eder ve onu imanın, insanlığın ve dürüst kişiliğin
(ihsanın) belirtisi, göstergesi sayar. Bu sıfat; fertler, toplumlar,
milletler ve devletlerarası ilişkilerde güven ve emniyet havasının egemen
olması için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Sözlere ve anlaşmalara bağlılık
sıfatı, ilk önce yüce Allah'a verilmiş olan sözlere bağlı kalmaya dayanır.
Verdikleri sözleri tutmayan, antlaşmalarına uymayan insanların toplumunda
herkes endişe ve korku içinde yaşar; hiçkimse hiçkimsenin sözüne güvenmez,
hiçkimse hiçkimseye emniyet etmez ve hiçkimse hiçkimsenin vaadine inanmaz.
İslâm gerek dostlarına ve gerekse düşmanlarına verdiği sözleri tutma,
dostları ve düşmanları ile yaptığı anlaşmalara bağlılık konusunda öyle
bir titizlik düzeyine yükselmiştir ki, insanlık uzun tarihi boyunca böyle
bir düzeye hiç yanaşamamış, sadece İslâm'ın önderliği ve kılavuzluğu
altında bu zirveye tırmanmak mümkün olabilmiştir.
"Acaba
"Darlıkta, zorlukta ve savaş sırasında sabırlı olma"' ile genel
anlamlı "iyilik" kavramı arasındaki ilişki nedir? Bu sıfat; her
beklenmedik aksilik karşısında paniğe kapılmanın, her facia karşısında
hayal kırıklığına düşmenin, her zorluk karşısında dize gelmenin önüne
geçmek için vicdanların eğitilip hazırlıklı hale getirilmesi işlemidir.
Bu sıfat, çöken kara bulutlar dağılıncaya, sıkıntı ortadan kalkıncaya
ve yüce Allah'ın her zorluğun arkasından gösterdiği kolaylık belirinceye
kadar soğukkanlı davranmak, kendini tutmak ve direnmek demektir. Bu sıfat; yüce
Allah'tan umut kesmemek, Allah'a güvenmek, Allah'a dayanmaktır.
Bütün
insanlığın önderi olmakla, yeryüzünde adaleti ve huzuru gerçekleştirmekle
görevlendirilen bir ümmetin yolu üzerinde karşısına çıkacağı kaçınılmaz
olan meşakkatlere, sıkıntılara karşı kendini hazırlaması, "Darlıkta,
zorlukta, savaş sırasında sabırlı olması", yokluk ve yoksulluk karşısında
sabırlı olması, hastalığa ve güçsüzlüğe karşı sabırlı olması,
eksiklik ve yetersizlik karşısında sabırlı olması, savaşta ve kuşatma
altında sabırlı olması, kısacası her türlü musibete karşı sabırlı
olması şarttır. Çünkü ancak bu sayede büyük görevinin üstesinden
gelebilir, kendi için belirlenmiş rolü sebat, güven, soğukkanlılık ve gönül
rahatlığı içinde oynayabilir.
Bu
ayette bu sıfat, yani "darlıkta, zorlukta ve savaş sırasında
sabretme" sıfatı diğerleri arasında ön-plâna çıkarılıyor. Bu ön-plâna
çıkarma işlemi, metinde "sabirin (sabırlılar)" sözcüğü farklı
bir sözdizimi kuralına tabi tutularak, diğerlerinden ayrı tutulduğu
vurgulanmak suretiyle gerçekleştiriliyor. Sebebine gelince, daha önceki
iyilik sıfatları merfu' oldukları halde sırf "sabirin" kelimesi önünde
"Ehesse" fiilinin olduğu farzedilerek mensub olarak okunmuştur. İyiliğin
sıfatları anlatılırken sabırlılığa bu şekilde özel bir dikkat çekilmiş
olmasının' ağırlıklı bir anlamı vardır. Bu dikkat çekme üslubu sabırlıları
ön-plâna çıkarıp öbür sıfatları taşıyanlardan daha imtiyazlı bir
konuma çıkarıyor. Allah'a, meleklere, kitaba, peygamberlere inanmak, sevilen
malı gözden çıkararak başkalarına vermek, namaz kılmak, zekât vermek ve
antlaşmalara bağlı kalmak nitelikleri karşısında bu niteliğe seçkinlik
kazandıran bir dikkat çekme işlemidir bu. Bu da sabırlılar için büyük
bir derece ve sabır sıfatının Allah'ın terazisinde değerli sayıldığını
gösteren bir dikkat çekme olayıdır. (Daha ayrıntılı açıklama için bu Cüz'ün
bir önceki dersinde okuyup incelediğimiz "Ey iman edenler, namaz ve sabırla
yardım dileyin" diye başlayıp "... İşte onlar için Rabblerinden
mağfiret ve rahmet vardır." şeklinde biten ayetin açıklamasına başvurulabilir.))
Böylece
bir tek ayet inanç esasları ile bedenî ve malî yükümlülükleri biraraya
getirerek onları ayrılmaz bir bütün, parçalanmaz bir ünite halinde sunuyor
ve bu üniteye, birime "birr" ünvanını veriyor. Bïz buna
"toplam iyilikler" ya da bir hadiste geçen deyimi kullanarak
"iman" adını da verebiliriz. Gerçekten bu ünite, İslâmî görüşün
ileri İslâm düzenine dayanak oluşturan vazgeçilmez ilkelerin eksiksiz bir
özetidir.
Bundan
dolayıdır ki, bu ayetin sonunda bu sıfatları üzerlerinde taşıyanlar için
şöyle buyuruluyor:
"İşte
doğrular (sözlerinin erleri) onlardır, takva sahipleri de onlardır."
İşte müslüman olacaklarına dair Rabblerine vermiş oldukları sözü
tutanlar, inançlarına ve itikatlarına bağlı kalanlar, bu inanç ve itikadı,
pratik hayattaki uygulamalarına sadakatle yansıtanlar bunlardır. Yine bunlar,
Rabblerinden korkup O'na bağlılıklarını sürdüren, duyarlılık ve
titizlikle O'na karşı görevlerini yerine getiren kimselerdir.
Şimdi
biz bu ayetin ışığı altında önce yüce Allah'ın doğru ve değişmez
sistemi aracılığıyla insanları yükseltmek istediği o yüce doruklara bakıyoruz.
Arkasından da bu ilâhî sisteme sırt çeviren, ondan kaçan, ona karşı savaş
açan, ona ve ona çağıran herkese karşı düşmanlık besleyen, insanlara göz
atıyor ve ellerimizi esefle havaya açarak yüce Allah'ın şu sözünü
tekrarlıyoruz: "Yazıklar olsun kullara."·(Yasin Suresi, 30)
Sonra
bir daha gözlerimizi açıp etrafa bakınca az önceki hayıflanmamız ve üzüntümüz
dağılarak, yerini yüce Allah'a bağlanmış güçlü umudumuza ve bu hayat
tarzının sarsılmaz derecede kuvvetli olduğuna beslediğimiz kesin inanca bırakıyor.
Bu
arada bakışlarımızı geleceğe dikiyoruz ki, ufukta bir ümit, parlak ve
ışık saçan bir ümit parıldıyor. Şu insanlığın uzun bir sıkıntı sürecinden
sonra bu ileri hayat düzenine yöneleceğini ve bakışlarını bu aydınlık
ufka çevireceğini müjdeleyen bir ümit bu... Ve beklediğimiz yardım sadece
Allah'tan gelecektir.
Bu
bölüm, Medine'de ilk kuruluş dönemini yaşayan İslâm toplumunun bazı
sosyal düzenlemelerini, sosyal kurumlarını içerdiği gibi bir kısım farz
ibadetleri de içeriyor. Bunların her ikisi de bu surenin aynı bölümünde
yanyana yerleştirilmiş bir bütün oluşturuyor. Yine bu iki konu aynı şekilde
Allah'tan korkmaya ve takvaya sağlam bir bağla bağlanmıştır. Çünkü hem
sosyal düzenlemelerin ve hem de kulluk yükümlülüklerinin hemen arkasından
takvanın, Allah korkusunun hatırlatıldığını görüyoruz. Ayrıca bu her
iki bahis de geçen bölümün sonunda yeralan ve gerek imana dayalı düşüncenin
dayanaklarını ve gerekse pratik davranışların ilkelerini içeren "birr
(genel anlamda iyilik)" ayetinin hemen arkasından geliyorlar.
Bu
ayetler demetinde sırasıyla; adam öldürme olaylarına kısasla karşılık
verilmesi gerektiği ile bununla ilgili hukukî düzenlemelerden, ölmeden önce
yapılacak vasiyyetten, oruç tutmanın farz oluşundan, duanın ve itikâfın
İslâm'daki yerinden ve son olarak da mal ile ilgili olarak çıkacak
ihtilaflardan dolayı yargı organlarına başvurma yollarından sözediliyor. Kısasla
ilgili açıklamaların arkasından Allah korkusuna (takvaya) şöyle işaret
ediliyor:
"Ey
akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır. Bu sayede (Allah'tan
korkarak) adam öldürmekten sakınırsınız."
Vasiyyet
ile ilgili açıklamaların arkasından da Allah korkusuna (takvaya) şöyle işaret
ediliyor:
"İçinizden
biri ölmek üzereyken eğer geride mal bırakıyorsa anaya, babaya ve yakın
akrabalara geleneklere uygun bir vasiyyette bulunması Allah'tan korkanlar üzerine
bir borçtur."
Öte
yandan oruç ile ilgili açıklamaların arkasından da sözü geçen takva hakkında
şu uyarıya yer verilmektedir:
"Ey
müminler, sizden önceki ümmetlere olduğu gibi, günahlardan sakınasınız
diye, sayılı günler olarak oruç tutmak size de farz kılındı."
Oruçla
ilgili açıklamaların arkasından itikâftan sözedildikten sonra da aynı
uyarı, yani takva uyarısı şöyle vurgulanıyor:
"Bunlar,
Allah'ın çizdiği sınırlardır, onlara yaklaşmayın. Allah insanlara
ayetlerini böyle açıklıyor ki, yasaklardan sakınabilsinler."
Bütün
bunların yanında bir bölümünü yukarıya aldığımız ayetlerden başka bu
bölümün sonlarında okuyacağımız diğer bir grup ayet de takvayı
vurgulamaktan, kalplerde Allah duyarlığını ve bilincini harekete geçirmekten
geri kalmaz. Sözünü ettiğimiz sonuç cümlelerini birlikte okuyalım:
"Size
doğru yolu gösterdi diye O'nu tekbir etmenizi (ululuğunu dile getirmenizi)
ister, ola ki, kendisine şükredersiniz."
"O
halde onlar da benim çağrıma olumlu cevap vererek bana iman etsinler ki, doğru
yolu bulsunlar."
"Hiç
şüphesiz Allah her şeyi işitïr ve bilir."
"Hiç
şüphesiz Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir."
Bu
üslup, dikkatleri bu dinin özüne çeken bir tutarlılık, bir sürekliliktir.
Bu din bölünmez bir bütündür. Bu dinin gerek sosyal düzenlemeleri gerek
hukukî kuralları ve gerekse ibadet amaçlı hareketleri, bir bütün olarak, içerdiği
inanç sisteminin türevleridir, hepsi de bu inanç sisteminin doğurduğu genel
düşünceden kaynaklanır, tümü tek bir bağla yüce Allah'a sımsıkı bağlıdır
ve yine hepsi ortak amaçları olan kullukta buluşup birleşirler.. Tek Allah'a
kullukta.. Yaratan, rızık veren ve insanoğlunu şu varlık aleminde kendine
halife olarak atamış olan Allah'a kullukta. Yalnız, bu halifelik, insanların
O'na inanması, ibadetlerini sırf O'na yöneltmeleri ve düşüncelerini, yaşama
düzenlerini, hukuk sistemlerini sırf O'nun ilkelerine dayandırmaları şartına
bağlıdır.
Bu
bölüm, bu ayetler demeti, gerek işlediği konular, gerekse içerdiği sonuç
ve yorum cümleleri ile bu dinde varolan söz konusu kayıtsız-şartsız karşılıklı
ilişkinin bariz bir örneğidir.