KÜFÜR
YIKIMDIR
Bu
barışın anlamını, imanla tatmin olmamış vicdanlarda endişenin nasıl
cirit attığını ve şaşkınlığın nasıl kol gezdiğini bilmeyenler hakkı
ile kavrayamazlar. Bu iman doyumsuzluğuna İslâm'ı hiç tanınmamış
toplumlarda rastladığımız gibi bir zamanlar İslâm'ı tanıdıktan sonra çağına
göre çeşitli yaftalar altında tekrar cahiliye dönemine dönen mürted
toplumlarda da rastlayabiliriz. Bu toplumlar, ulaştıkları bütün maddî
refaha, uygarlık alanındaki gelişmişliğe ve bozuk ölçülü, şaşkın düşünceli
cahiliye zihniyetinin ön plâna aldığı diğer bütün kalkınma dayanaklarına
rağmen mutsuz ve şaşkındırlar.
Bu
konuda dünyanın en ileri ülkelerinden biri olan İsveç'te olup bitenleri örnek
olarak gözden geçirmek yeterlidir. Bu ülkede fert başına düşen milli
gelir beş yüz cüneyh dolayındadır. Genel sağlık sigortasının yürürlükte
olduğu bu toplumda herkese nakdi olarak hastalık yardımı yapılır ve
hastanelerde parasız ilaç verilir. Eğitim hizmetleri, bu öğretim aşamalarında
ücretsizdir. Ayrıca başarılı öğrencilere elbise yardımları yapılır ve
çeşitli burslar verilir. Devlet her yeni evlenen çifte üç yüz Cüneyh ev döşeme
yardımı yapar. Bu ülkede maddi refah ve uygarlığın göstergesi olan daha
birçok ilerlemeler ve başarılar elde edilmiştir.
Fakat
bütün bu maddî gelişmişlik düzeyinin, bu ileri uygarlığın ve Allah'a
inanmaktan yana bomboş kalplerin arkasında gördüğümüz nedir?
İsveç
toplumu topyekün yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Çünkü cinsel
anarşi yüzünden ülke nüfusu sürekli bir azalma eğilimindedir. Cinsel başıboşluk,
eşler arası bunalımın kol gezmesi ve kadın-erkek arasındaki ilişkilerin
ölçüsüz serbestliği yüzünden her altı evli çiftten birinin boşandığı
görülür. Genç kuşak imansızlıktan ve ruhi tatminsizlikten kaynaklanan
bunalımını alkollü içki ve uyuşturucu alışkanlığı ile karşılama
gibi bir çıkmaza saplanmıştır.
Psikolojik
hastalıklar, sinirsel bunalımlar ve her türlü anormallikler onbinlerce
vicdanı, ruhu ve sinir sistemini pençesi altına almış durumda. Sonra da
çözüm olarak başvurulan metod; intihar. Amerika'da da durum aynı. Rusya'da
ise daha da kötü.
Sözün
kısası iman hazzından ve inanç doygunluğundan yoksun olan her kalbin alın
yazısı olan bir mutsuzluk yıkımı ile karşı karşıyayız. Böyle bir
kalp, müminlerin topyekün varlıkları ile içine girerek güven, huzur, ruh
dengesi ve korunma bulmaya, çağrıldıkları barışın hazzını asla
tadamaz.. Tekrarlıyoruz:
"Ey
müminler, bütün varlığınızla İslâm'a (barışa) girin, sakın Şeytanın
izinden gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır."
Yüce
Allah burada müminleri topyekün varlıkları ile barışa girmeye çağırırken
aynı zamanda onları Şeytanın peşinden gitmemeleri hususunda uyarmaktadır.
Yani ortada sadece iki istikamet vardır. Ya topyekün barışa girmek ya da Şeytanın
izinden gitmek. Ya doğru yol ya sapıklık. Ya İslâm ya cahiliye. Ya Allah'ın
yolu ya Şeytanın yolu. Ya Allah'ın rehberliği ya Şeytanın kışkırtması.
İşte müslüman durumunu böylesine bir kesinlikle kavramalı ve bu kavrayışın
sonucu olarak sağa sola yalpalamamalı, tereddüde düşmemeli, değişik
yollar, değişik istikametler arasında şaşırıp kalmamalıdır.
Ortada
birden çok yaşama sistemi yok ki, mümin bunların içinden birini seçsin ya
da biri ile öbürünün bileşimini benimsesin. Hayır, asla! kim bütün varlığı
ile barışa girmez, kim kendini bütünü ile yüce Allah'ın ve O'nun şeriatının
egemenliğine teslim etmez, kim diğer bütün düşünceler ile, diğer bütün
sistemler ile ve diğer bütün yasal düzenlemeler ile ilişkisini kesin olarak
kesmez ise bu kimse Şeytanın yolundadır, onun izinden gitmektedir.
Burada
uzlaşmacı bir çözüm, şununla bunun arasında yeralan her düşünceye açık
bir sistem, yarısı şundan ve öbür yarısı bundan oluşmuş bir ortak plân
yoktur. Ortada hakk ile batıl, doğru yol ile sapıklık, islâm ile cahiliye,
Allah'ın sistemi ile Şeytanın kışkırtması vardır. Yüce Allah müminleri
ilk plânda bütün varlıkları ile barışa girmeye çağırmakta ve ikinci aşamada
da onları Şeytanın izinden gitmemeleri hususunda uyarmaktadır. Bunun arkasından
kendilerine Şeytanın düşmanları olduğunu hatırlatarak vicdanlarını ve
duyarlıklarını bilemekte, korkularını harekete geçirmektedir. Bu öyle açık
ve bariz bir düşmanlıktır ki, onu ancak gafiller hatırlarından çıkarabilirler.
Oysa gaflet ile iman birbiri ile bağdaşmaz.
Daha
sonraki ayette müslümanlar, kendilerine açık gerçekler geldikten sonraki
ayak sürçmelerinden korkmaya çağrılıyor:
"Size
açık deliller geldikten sonra yine sürçerseniz, ayaklarınız kayarsa bilin
ki, Allah her zaman üstündür ve hikmet sahibidir."
Burada
müminlere yüce Allah'ın "aziz (üstün iradeli)" oluşunun hatırlatılmış
olması, dolaylı olarak yüce Allah'ın güçlülüğünü, kuvvetliliğini,
tartışmasız baskınlığını ve O'nun direktiflerine ters düştükleri
takdirde bu üstün güçle karşı karşıya geleceklerini anlatma amacı taşır.
Yüce Allah'ın "hikmet sahibi" oluşunun hatırlatılması da O'nun
kullar için seçtiği her şeyin hayırlı, onlara yasakladığı herşeyin kötü
olduğunu, eğer müminler O'nun emrine uymaz ve yasaklarından kaçınmazlarsa
zarara uğramalarının kaçınılmaz olacağını düşündürme amacı taşır.
Buna göre ayetin sonuç cümlesi her iki kanadı ile burada korkutma ve uyarma
anlamı taşıyor.
Bundan
sonraki ayette barışa girmekten yan çizerek Şeytanın izinden gitmenin akıbetinden
korkutma hususunda farklı bir üsluba başvurularak ikinci şahıs (muhatap) sığası
yerine üçüncü şahıs (gaip) sığası kullanılıyor:
210-
Acaba onlar bulut gölgeleri arasından Allah'ın ve meleklerin tepelerine
inmesini ve böylece işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Oysa bütün işlerin
çözümü Allah`a götürülecektir.
Buradaki
soru aslında olumsuzluk belirten ve onaylamayan bir ifade biçimidir.
Onaylanmayan, kabul görmeyen, hoş karşılanmayan şey ise tüm varlıkları
ile barışa girmeye yanaşmayan, bu konuda tereddütlü davrananların bekleyiş
sebebidir. Onları bu çağrıya olumlu karşılık vermekten alıkoyan sebep
nedir? Ne bekliyorlar? Gözledikleri nedir? Sanki bunlar "Allah ve melekler
bulut gölgeleri arasından tepelerine ininceye" kadar bu tereddütlü
tutumlarını devam ettirecek gibidirler. Başka bir deyimle acaba bunlar
vadedilen korkunç gün gelinceye kadar inatlarını sürdürüp bekleyecekler
mi? O korkunç gün ki, yüce Allah o gün kendisinin bulutlar arasından çıkageleceğini,
meleklerin saf halinde ortaya çıkacağını, Allah'ın izin verdiği ve doğru
sözlü kimseler dışında hiç kimse ile konuşmayacaklarını haber veriyor.
Şimdi
biz, tehdit ve korkutma içeren bu soruya muhatap oldukları halde inatçılığı
sürdürenlerin ansızın o korkunç günün gelip çattığını herşeyin
bittiğini ve korkutulmaları amacıyla kendilerine tasvir edilen o sürprizle yüzyüze
geldiklerini hissediyoruz:
"İş
bitirilmiş, sona erdirilmiştir."
Zaman
geçmiş, fırsat elden kaçırılmış, kurtuluş çaresi kalmamış ve bu şaşkın
kimseler bütün işlerin çözümünün tek başvuru mercii olan yüce Allah'ın
huzurunda yüzyüze dikilmişlerdir:
"Oysa
bütün işlerin çözümü Allah'a götürülecektir."
Bu
cümle Kur'an-ı Kerim'in şaşırtıcı anlatım üslubunun tipik bir örneğidir.
Bu anlatım yolu Kur'an'ı diğer sözlerden ayırıp ona özgünlük ve
orjinallik kazandırır. Bu üslup, tasvir edilen sahneyi canlandırarak anında
okuyucunun önüne getiren bir üsluptur. Kalpler bu canlı sahnenin önünde gören,
işiten ve tablonun içeriği ile bütünleşen bir duyarlılıkla dikilir.
Peki
barışa girmekten geri duranlar bu ertelemeyi ne zamana kadar uzatacaklar? işte
"en büyük korkulu an" onları bekliyor. Daha doğrusu "en büyük
korkulu an" onları çepeçevre kuşatmıştır. söz konusu barış onların
yakınındadır. "Gökyüzü beyaz bulutlar halinde parçalandığı ve
melekler bölük bölük indirildiği" (Furkan Suresi, 25) ve "Cebrail
ile meleklerin saflar halinde durdukları, Allah'ın izni olmaksızın hiç
kimsenin konuşamayacağı ve konuşunca doğruyu söyleyeceği" (Nebe
Suresi, 38) gün gerçekleşecek olan, hem dünyayı ve hem de Ahireti etkisi
altına alacak olan barış çok yakınlarındadır. Herşeyin bittiği günkü
barış... Gerçekten herşey bitti ve "Bütün işlerin çözümü için
Allah'a başvuruluyor."
Bundan
sonraki ayette bu üçüncü şahıs simasından ikinci şahıs (muhatap) simasına
geçilerek Peygamberimize sesleniliyor ve O'na yahudilere soru sorması
emrediliyor. Bu surenin daha önceki ayetlerinde anlatıldığı gibi yahudiler
ilâhi çağrıya karşı ayak diremenin tipik örneğini oluştururlar. Yüce
Allah onlara nice açık ayetler (mucizeler) sunduğu halde yine de kendilerine
yönelik çağrılara kulak asmamışlardır. Kendilerine verilen nice nimeti,
iman ve barış nimetini değiştirmişler, tahrif etmişlerdir:
211-
İsrailoğulları'na sor; kendilerine nice açık ayetler, deliller sunduk. Kim
Allah'ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse hiç kuşkusuz
Allah'ın azabı pek ağırdır.
Burada
tekrar yahudilere dönülmesi son derece normal bir olaydır. Çünkü onların
çığır açıcılığını yaptıkları bir tutum hakkında uyarıda
bulunuyor. İlâhi çağrı karşısında ayak direme ve olumlu cevap vermeme
tutumu. Bütünü ile barışa girmeme, dışarda kalma tutumu. Bunun yanısıra
inatlaşma, önce olağanüstü bir mucize isteyip sonra yine inatçılığa ve
inkârcılığa devam etme tutumu. İşte yüce Allah'ın burada müslüman
cemaate, hakkında uyarı yönelttiği sürçmeler, ayak kaymaları bunlardır.
Bu uyarı, yahudilerin uğursuz akıbetinden kurtulsun diye müslümanlara yöneltiliyor:
"Sor
İsrailoğulları'na; kendilerine nice açık ayetler, deliller sunduk."
Buradaki
soru karşı taraftan cevap bekleyen normal soru olarak kabul edilmemelidir. O,
Kur'an'a özgü anlatım özelliğidir. Amacı yüce Allah'ın yahudilere sunduğu
ayetlerin ve gösterdiği mucizelerin çokluğunu hatırlatmaktır. Bu ayetler
ve olağanüstülükler kimi zaman yahudilerin inadı ve isteği üzerine ve
kimi zaman da doğrudan doğruya yüce Allah'ın inisiyatifi ile, belirli bir
hikmete dayalı olarak sunulmuştur. Fakat bu mucizelerin çokluğuna rağmen
yahudiler yine de tereddüde düşmüşler, inatlarından vazgeçmemişler, ayak
diremişler ve imanın gölgesi altına aldığı barışa girmeye yanaşmamışlardır.
İşte ayet, soru üslubu ile bu nankörlüğü vurguluyor. Ayetin sonunda
genelleyici bir yorum cümlesi ile karşılaşıyoruz:
"Kim
Allah'ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse, hiç kuşkusuz,
Allah'ın azabı pek ağırdır."
Burada
sözü edilen ilâhi nimet barış nimeti olabileceği gibi iman nimeti de
olabilir. Zaten bunların ikisi de aynı anlama gelir. Bu nimeti değiştirmenin
doğurduğu tehlikenin başta gelen somut örneği yahudilerin durumudur.
Yahudiler, Allah'ın nimetini değiştirdikten, gönüllü itaati reddettikten
ve Allah'ın direktifine teslim olmaya yan çizdikten sonra artık bir daha barış,
huzur ve güven yüzü görememişlerdir. Onlar sürekli olarak kuşkulu ve
tereddütlü bir tutum sergilemişlerdi. Bu tutumun sonucu olarak her adımda ve
her olayla ilgili olarak sürekli olağanüstülük ve mucize istiyorlar, sonra
da gördükleri mucizeye inanmıyorlar, yüce Allah'ın ışığı ve kılavuzluğu
ile tatmin olmuyorlardı. Bu yüzden ayette dile gelen şiddetli azap uyarısı
ilk somut örneğini yahudilerin şahsında buluyor. Bunun yanısıra bu tehdit
her dönemde Allah'ın nimetini değiştiren bütün serkeşler için de geçerlidir.
İnsanlık
bu nimeti ne zaman değiştirdi ise daha Ahiretteki azapla karşılaşmadan önce
dünyadayken bu ağır azaba uğramışlardır. Bunun böyle olduğunu anlamak için
yeryüzünün her yanında yaşayan bahtsız ve zavallı insanlığın haline göz
atmamız yeterlidir. Bu insanlar ağır bir azabın pençesinde kıvranıyorlar,
her an başka bir yıkımla ve uğursuz gelişme ile karşılaşıyorlar, endişe
ve şaşkınlığın sürekli acısını yaşıyorlar, birbirlerini acımasızca
kırıyorlar, bir kısmının da psikolojik yapıları ve sinir sistemleri
tahrip oluyor. Sonu ölüm olan ruhi boşluk ve psikolojik yıkım olan kararsızlık
ve emniyetsiz bir ortamda cemiyet ferdin, fert de cemiyetin kuyusunu kazıyor.
Bu öldürücü ruhi boşluğu medeni dünya kimi zaman alkollü içkiler ve uyuşturucu
maddeler ile kimi zaman da bazı acayip hareketler ile doldurmaya kalkışıyor.
Eğer onları bu hareketleri yaparken görecek olursan onların kendilerini
kovalayan hayaletlerin önünde kaçmakta olduklarını zannedersin!
Bu
rubi boşluğun tutkunu olan zavallı insanların tuhaf kılıklarına ve zoraki
benimsenmiş görüntülerine bir göz atalım: Kimi saçını yana yatırmış,
kimi göğsünü açmış, kimi eteğini yukarıya kaldırmış, kimi bir hayvanı
canlandıran acaip bir şeyi başına geçirmiş, kimi boynuna kaplan ve fil
resmi işlemeli kolye takmış, kimi üzerine arslan ya da ayı figürü ile
boyalı bir tişört giymiş!
Bir
de bu zavallıların bazı şenlik ve törenlerde sergiledikleri çılgın
danslara, baş döndürücü şarkılarına, yapmacık görüntülerine ve
abartmalı, gülünç süslerine bakmâlı. Zavallıların işi-gücü gülünç
anormallikleri ile dikkatleri çekebilmek ya da rezil edici bir orjinallikle gönüllerini
hoş tutmaktan ibaret.
Bir
de bu zavallıların mevsimden mevsime, hatta sabahtan akşama baş döndürücü
bir hızla arzularının, eşlerinin, dostlarının ve modalarının değişmesine
göz atmalı.
Bütün
bu tuhaflıklar barıştan ve tatmin olma duygusundan yoksun öldürücü bir şaşkınlığı
ortaya koyar. Bu zavallıların kaçıp kurtulmak istedikleri somut bıkkınlık
halini, boş vicdanlarından ve paniğe kapılmış ruhlarından "kaçış"larını
kanıtlar. Sanki cinler ve hayaletler tarafından kovalanıyorlarmış gibi bir
panik içinde kendilerinden kaçıyorlar.
İşte
bu, durum, yüce Allah'ın sistemine boyun eğmeyenlere ve O'nun "Ey müminler
bütün varlığınızla barışa girin" çağrısına kulak vermeyenlere
layık gördüğü bir tür cezadır. Kim Allah'ın kullarına sunduğu
nimetlerle uyumlu olmayı sağlayan bu imanı değiştirirse, Allah korusun,
mutlaka böyle bir azaba çarpılır, bu kaçınılmazdır.
Yüce
Allah'ın çağrısı karşısında ayak direme ve ilâhi nimeti değiştirme
ile ilgili bu uyarının ışığı altında kâfirler ile müminlerin durumu
anlatılıyor ve bu vesile ile kâfir ile müslümanlar arasındaki değerlere,
durumlara ve kişilere yönelik ölçü farklılıkları ortaya konuluyor:
212-
Dünya hayatı kâfirlere cazip görünür. Bunlar müminler ile alay ederler.
Oysa Allah'ın azabından sakınanlar, Kıyamet günü, kâfirlerden üstün
konumdadırlar. Allah dilediğine hesapsız olarak rızık verir.
Gerçekten
şu dünya hayatı basit nimetleri ve küçük amaçlı uğraşları ile kâfirlere
cazip görünür. Onlar bu cazibeye kapıldıkları için dünya hayatına takılıp
kalırlar, onu aşamazlar, bakışlarını onun ötesinde bir şeye yöneltmezler,
onun değerleri dışında kalan değerleri bilmezler. Şu dünya hayatının sınırları
önünde dikilip kalan kimselerin düşüncelerinin, müminin kafa yorduğu yüce
ideallerin düzeyine yükselmesi, müminin bakışlarını diktiği uzak
ufuklara göz atması mümkün değildir.
Mümin,
dünya hayatının tüm nimetlerini küçümseyebilir. Fakat bu küçümseme söz
konusu nimetlere yönelik bir çaba eksikliğinden, bir enerji yetersizliğinden
ya da bu hayatı geliştirip ilerletmeyi umursamayan, olumsuz bir bakış açısından
kaynaklanmaz. Fakat müslüman, yeryüzündeki halifelik görevlerini yerine
getirmekle, uygar ve bayındır bir dünya uğruna sürekli çaba harcamakla,
gelişme ve bol üretim hedefleri peşinde ter dökmekle birlikte bu hayata
yukardan bakar. Hayatın, bu geçici nimetlerden daha önemli ve daha değerli
ideallere adar Hayatını, yeryüzünde ilâhî sistemi yerleştirme, insanlığı
şimdi yaşadığından daha gelişmiş ve daha mükemmel bir düzene ulaştırma,
yüce Allah'ın sancağını yeryüzünün ve insanların kısır amaçları üzerine
dikme amacına adar. Bu sayede insanlar bu sancağı o yüksek yerinde dalgalanırken
görsünler ve bakışlarını basit ve sınırlı realitenin ötesine diksinler
ister. O basit ve sınırlı realite ki, imanın sunduğu hedef yüceliğinden,
ideal büyüklüğünden ve geniş bakış açısından yoksun kalan kimseler sırf
onun uğruna yaşarlar.
Yeryüzünün
bataklığına saplanmış, dünya kaynaklı hedeflerin tutsağı olmuş basit
insanlar müslümanlara bakınca onların, kendilerini içine saplandıkları bu
bataklıkla, bu çirkefle, bu basit nimetlerle başbaşa bırakarak sırf
kendilerini özgü olmayan, fakat tüm insanlığı ilgilendiren, sırf şahısları
için değil, asıl inançları için önemli olan büyük idealler peşinden koştuklarını
görürler, aynı zamanda bu idealler uğruna birçok sıkıntılara katlandıklarını,
birçok acılara göğüs gerdiklerini, basit insanların gözünde hayatın özü
ve en yüksek amacı olan dünya hazlarından kendilerini yoksun bıraktıklarını
gözlerler. Bu durumda ruhsuz kimseler, müminleri görünce onların yüce
ideallerini kavrayamazlar. Bunun üzerine onları alaya alırlar. Müslümanların
durumlarım alaya alırlar, düşüncelerini alaya alırlar, gittikleri yolu
alaya alırlar!
"Dünya
hayatı kâfirlere cazip görünür. Bunlar müminler ile alay ederler."
Fakat kâfirlerin kullandıkları bu ölçü, bu kriter gerçek ölçü, gerçek
kriter değildir. O kâfirliğe özgü bir ölçüdür, cahiliye ölçütüdür.
Gerçek ölçü ise yüce Allah'ın yanındadır. Yüce Allah da müminlere
kendi ölçüsüne göre taşıdıkları ağırlığı şöyle duyuruyor:
"Oysa
Allah'ın azabından sakınanlar, Kıyamet günü, kâfirlerden üstün konumdadırlar."
İşte
yüce Allah'ın elindeki gerçek ölçü budur. Müminler, bu ölçüye göre
belirlenecek olan gerçek değerlerini bilmenin gönül huzuru içinde aptalların
beyinsizliğini, alaya alanların alaylarını ve kâfirlerin değer yargılarını
umursamaksızın bildikleri yoldan gitmeye devam etsinler. Onlar, doğrudan doğruya
en yetkili hakimin, yani yüce Allah'ın tanıklığı ile Kıyamet günü, son
hesaplaşma gününde ve her zaman kâfirlerden üstündürler.
Yüce
Allah onlar için hayırlı ve geniş kapsamlı olan rızkı, kazancı
biriktirir. Bu birikimi onlara dilediği alemde, yani isterse dünyada isterse
Ahirette ve kendileri için hayırlı gördüğü takdirde hem dünyada hem de
Ahirette verir:
"Allah
dilediğine hesapsız olarak rızık verir."
O
eli açık bir bağışlayıcıdır. Dilediğine verir, istediğine bol bol akıtır.
O'nun bağış ambarının ne bekçisi var ve ne de kapıcısı! O belirli bir
hikmete bağlı olarak, kâfirlere dünya hayatının güzelliklerini verebilir.
Fakat kâfirlere verilen bu güzellikler, onlara üstünlük sağlamaz, erdem
kazandırmaz. O kendi seçtiği kullarına ya dünyada ya Ahirette dilediğini
verir. Yani verdiği herşey kendi katındandır. Fakat onun iyi kulları hesabına
yaptığı bağış seçimi en kalıcı ve en yüksek düzeyli tercihtir.
Hayat,
bu iki insan örneğini her zaman tanımaya devam edecektir. Bir yandan değer
yargılarını, kriterlerini ve düşüncelerini yüce Allah'ın elinden alan,
bu anlayış sayesinde hayat bataklığının, geçici dünya nimetlerinin ve
basit ideallerin üzerine yükselen, böylece insanlıklarını gerçekleştirerek
hayatın köleleri değil, efendileri olan müminleri tanıyacaktır. Bunun yanısıra
hayat diğer insan tipini de tanıyacaktır. Yani dünya hayatının cazibesine
kapılan, dünyanın geçici nimetlerinin ve değer yargılarının tutsağı
olan, önlenemeyen ve dizginleri tarafından bataklığa sürüklenip de buraya
saplandıkları için yukarıya çıkamayanlara da her zaman tanık olacaktır.
Müminler,
basit şeylerin tutsağı olan bu kişilere yukardan bakmaya devam edeceklerdir.
Bu zavallılar ne kadar geçici dünya nimeti ve dünya malı elde ederse
etsinler, bu önemli değildir. Buna karşılık söz konusu kişiler
kendilerinin herşeye sahip olduklarına ve mü'minlerin her şeyden yoksun bırakıldıklarına
inanacaklar ve bu inancın etkisi ile müminlere bazan acıyacaklar ve bazan da
onları alaya alacaklardır. Oysa asıl alaya alınacak ve asıl acınacak
kimseler kendileridir.
Ölçüler
ve değer yargıları belirlendikten, kâfirlerin müminlere yönelik kanaatleri
tanıtıldıktan ve her iki insan tipinin yüce Allah katındaki ölçüleri
ortaya konduktan sonra insanlar arasındaki düşünce, inanç, ölçüler ve değer
yargıları uyuşmazlığı meselesine geçilmekte ve bu mesele, uyuşmazlığa
düşenlerce başvurulması gereken bir temel ilkenin, uyuşmazlık konusu
meselede son hükmü verirken dayanılacak ortak ölçütün belirlenmesi ile
noktalanmaktadır:
213-
İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı
olarak gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında
hüküm vermek için peygamberler ile birlikte hakk içerikli kitap indirdi.
Ancak
kitap verilenler, kendilerine açık deliller geldikten sonra karşılıklı
ihtirasları yüzünden bu kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bu arada
Allah'ın izni ile mü'minleri, kâfirlerin üzerinde anlaşmazlığa düştükleri
gerçeğe iletti. Zaten Allah dilediği kimseleri doğru yola iletir.
DİNLER
TARİHİ
İşte
insanlığın ortak hikâyesi. İnsanlar aynı yolu izleyen, aynı düşünceyi
benimseyen tek bir ümmet halinde yaşıyorlardı. Burada belki de Hz. Adem ile
Havva'dan ve bunların çocukları ile torunlarından oluşmuş olan küçük çaptaki
ilk insan toplumuna, bu toplumun henüz düşünce ve inanç farklılıklarının
baş göstermeden önceki haline işaret ediliyor.
Kur'an-ı
Kerim, burada insanlığın ortak bir kaynaktan geldiğini belirtiyor. Bu ortak
kaynak ilk insanlık ailesinin, yani Hz. Adem ve Havva ailesinin çocuklarıdır.
Yüce Allah bütün insanlığı tek bir küçük ailenin ürünü olarak
yaratmayı diledi. Böylece insanların hayatına aile ilkesini yerleştirdi, bu
kurumu toplumun ilk tuğlası yaptı.
insanlar,
bu ilk ailenin çerçevesi içinde bir süre boyunca aynı sosyal düzeyde, aynı
doğrultuyu ve düşünceyi benimsemiş olarak yaşadılar. Bu arada çoğaldılar,
sayıca artış gösterdiler, farklı yerlerde yaşamaya yöneldiler, hayat
standartları gelişti, bir yandan da daha önce yapılarında potansiyel olarak
varolan çeşitli yetenekler ortaya çıkmaya başladı. İnsanları bu
potansiyel yeteneklerle donatarak yaratmış olan Allah'tır. O, bunu kendince
bilinen bir hikmete dayalı olarak yarattı. O, bunun yanısıra yeteneklerin,
enerjilerin ve istikametlerin çeşitliliğinin ardında hayat için yararlı
.olduğunu da biliyordu.
Bunun
üzerine, insanlar arasında düşünceler farklılaştı, birbiriyle uyuşmayan
görüş açıları belirdi, birden çok yaşama tarzları ortaya çıktı ve çeşitli
inanç sistemleri doğdu. İşte o zaman da yüce Allah müjdelemekle ve
uyarmakla görevli olarak peygamberleri gönderdi:
"Allah,
peygamberler ile birlikte insanların anlaşmazlığa düştükleri konularda
aralarında hüküm vermek için hakk içerikli kitap gönderdi."
Burada
şu büyük gerçek açıkça ortaya çıkıyor: Farklı olmak, uyuşmazlığa düşmek
insanların doğasının, temel karakterinin sonucudur. Çünkü bu farklılık,
bu uyuşmazlık, insanlığın yeryüzü halifeliği ile görevlendirilişinin
arkasında saklı duran yüce hikmeti gerçekleştiren temel yaratılış
ilkelerinden birini oluşturur. Bu halifelik misyonu çeşitli görevlerin
yerine getirilmesini, buna bağlı olarak her türden farklı yeteneklerin
varolmasını gerektirir. Böylece insanlar hep birlikte birbirlerini
tamamlayacak, sıkı bir işbirliği gösterecek ve bunun sonucunda yüce Allah'ın
ezeli bilgisi ile tasarlanan evrensel karar uyarınca halifelik ve dünyayı
ma'mur kılma alanındaki evrensel fonksiyonlarını yerine getirebileceklerdir.
O halde söz konusu görev farklılıklarını karşılayacak çeşitlilikte hünerlerin
olması, farklı ihtiyaçları karşılayacak oranda değişik yeteneklerin
bulunması gerekir. Nitekim yüce Allah bu gerçeği bize şöyle açıklıyor:
"Fakat,
Rabbinin merhamet ettikleri dışında kalan insanlar sürekli uyuşmazlık
halindedirler. Zaten Allah insanları bunun için yarattı." (Hud
Suresi.118-119)
Yetenek
ve görevlerdeki bu farklılık, normal olarak düşüncelerde, ideallerde,
sistemlerde ve yollarda ayrılık meydana getirir. Fakat yüce Allah bu arzu
edilen ve gerçeklesen farklılıklarını enine-boyuna geniş bir çerçeve içinde
kalmasını, bu çerçevenin sağlıklı ve doğru istikametli olmaları şart
olan bu farklılıkların tümünü kapsamına almasını ister. Sözünü ettiğimiz
çerçeve, iman çerçevesidir. Bu çerçeve insanlarda görülen değişik
yetenekleri, değişik hünerleri ve değişik enerjileri i4ine sığdıracak
derecede geniştir. Bunun sonucu olarak söz konusu yetenek ve enerjileri ne öldürür
ve ne de baskı altına alır, fakat onları düzene koyar, koordine eder ve yapıcılık
yolunda harekete geçirir.
Bundan
dolayı elimizde uyuşmazlığa düşenlerin birlikte başvurabilecekleri değişmez
bir ölçü, dâvacı ve dâvalı tarafların müracaat edebilecekleri bir adil
hakem, taraflar arasındaki tartışmaya son verebilecek ve herkesi kesin bir
kanaate vardıracak bir son söz mutlaka olmalıdır:
"Allah,
peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa
düştükleri konularda aralarında hüküm vermek için peygamberler ile
birlikte hakk içerikli kitap indirdi."
Yüce
Allah'ın burada geçen "hakk" içerikli sözü üzerinde mutlaka
durmamız gerekir. Bu söz sadece ilâhi kitabın getirdiği bilgilerin "hakk"
olduğunu, bu hakkın kendi dışındaki insan sözleri, düşünceleri,
Sistemleri, değer yargıları ve kriterleri hakkında adil hüküm ve son söz
olsun diye indirildiğini kesinlikle belirliyor. Bu hakkın dışında bir başka
hak, bu hükmün yanında başka bir hüküm ve bu sözden sonra başka bir söz
geçerli olamaz. Birden fazla sayıda olmayan bu hakk ortada olmaksızın, bu
hakkı insanlar arasındaki bütün ihtilaflı konularda hakem yapmaksızın ve
onun hükmüne tartışmasız ve itirazsız olarak boyun eğmeksizin, bütün
bunlar olmaksızın, şu hayatın gidişatı yoluna girmez, insanlar arasındaki
uyuşmazlıklar ve ayrılıklar sona ermez, yeryüzünde barış ortamı gerçekleşmez
ve insanlar asla barışa giremez.
İnsanların
düşüncelerini ve yasal ilkelerini nereden alacaklarını ve aralarında doğacak
çeşitli uyuşmazlıkları çözmek için nereye başvuracaklarını belirleme
hususunda bu gerçeğin son derece önemli bir değeri vardır. söz konusu başvuru
mercii birden çok değil, bir tektir ve bu hakk içerikli kitabı indirmiş
olan mercidir. O kaynak birden çok değil, bir tanedir ve o da tartışma ve
uyuşmazlığa düşülen konularda insanlar arasında hüküm vermek için yüce
Allah tarafından indirilmiş olan kitaptır.
Bu
kitap özü itibariyle bütün peygamberlerin yanlarında getirdikleri tek bir
kitaptır. O halde gelen hep aynı kitaptır. Millet de genel anlamda tek bir
millettir. Bu kitapta dile gelen düşünce de temelde tek bir düşüncedir:
Yani tek bir ilâh, tek bir Rabb, tek bir kulluk mercii ve bütün insanlar için
tek bir yasa koyucu olduğudur.
Daha
sonra zamanla milletlerin ve kuşakların ihtiyaçları, hayatın gelişme
evreleri ve ilişkileri uyarınca ayrıntılarda farklılıklar meydana geliyor
ve islâm'ın sunduğu şekli ile son biçimini alıyor, bu son kitabın geniş
ve kapsamlı çerçevesinde hayatın akışı ve gelişmesi serbest bırakılıyor.
Bu gelişme yüce Allah'ın rehberliği sistemi ve söz konusu yaygın, kapsamlı
çerçevesinin sınırları içinde yenilenen, canlı şeriatı altında gerçekleşecektir.
Kitap
hakkında Kur'an-ı Kerim'in seslendirdiği bu görüş, dinlerin ve inanç
sistemlerinin tarihi gelişimi ile ilgili İslâm'ın dosdoğru bakış açısını
yansıtır. Bu bakış açısına göre her peygamber aslında, köklü bir
temel üzerine oturan bu tek dini getirmiştir. Bu temel, kayıtsız-şartsız
Tevhid (Allah'ın birliği) ilkesidir. Sonra her peygamber devriminin arkasından
zamanla sapmalar baş gösteriyor, hurafe ve masallar inançlara galebe çalıyor,
sonunda insanlar bu büyük kaynaktan tamamen uzaklaşıyorlar. Bunun üzerine
yeni bir peygamber devrimi gerçekleşiyor. Bu peygamberlik devrimi köklü
inancı yeniden ortaya çıkarıyor, bu inanca karıştırılan hurafeleri
temizliyor, ayrıntılar ile ilgili hükümlerde İslâm ümmetinin yeni şartlarını
ve gelişme düzeyini gözönünde bulunduruyor.
Bu
görüş, dinler tarihi konusunda araştırma yapan gayri-müslimlerin, zaman
zaman farkında olmaksızın müslüman araştırmacıları da etkileyen
teorilerine tercih edilmeli, o teoriler yerine bu görüş savunulmalıdır. Bu
teoriler, araştırmalarını tarih boyunca inancın özü ve düşünce
sisteminin temelinde değişme ve gelişme olduğu esasına dayandırırlar. Şarkiyatçıların
ve onların benzeri cahil Batılı araştırmacıların temel yaklaşımı
budur.
Oysa
yüce Allah'ın hakk içerikli olarak indirdiği ve tarihin başlangıcından
beri bütün zamanlarda ve her yeni peygamberle birlikte uyuşmazlık konularında
insanlar arasında hüküm vermek üzere gönderilen bu kitabın fonksiyonu,
ancak iman düşüncesinin özünün değişmezliği ilkesi ile bağdaşabilir.
Ortada
insanların sığınacakları değişmez bir ölçü, başvurabilecekleri bir
son söz mutlaka bulunmalıdır. Bunun yanısıra bu ölçü mutlaka insan dışı
bir kaynağın eseri olmalı, bu son söz, mutlaka insan ihtiraslarından, insan
yetersizliğinden ve insan bilgisizliğinden etkilenmeyen adil bir hakimin sözü
olmalıdır.
Bu
değişmez ölçüyü ortaya koymak için sınırsız bir bilgi, geçmişte
olanları, şimdiki zamanda olanları ve ilerde olacakları tümü ile içeren
bir bilgi gereklidir. Bu bilgi aynı varlık birimini geçmiş, şimdiki zaman
ve gelecek gibi kategorilere ayıran zaman kayıtları ile ya da yine bu aynı
varlık birimini kesin, şüpheli, meçhul, somut ve görünmez gibi kesimler
ile sınırlandırmamalıdır. Yine bu bilgi aynı varlık birimini yakın,
uzak, görünür, görünmez, algılanabilir ve algılanamaz gibi mekan kayıtları
ile de sınırlamamalıdır. Bu değişmez ölçü neyi ve kimi yarattığını,
bilen, herkese yarayan ve istikrarı sağlayan sistemin ne olduğunu bilen bir
ilâhın varlığına ihtiyaç gösterir.
Bunun
yanısıra bu ölçüyü ortaya koymak için şahsî ihtiyaç, yetersizlik, geçicilik,
yok olmak, ihtiras, arzu ve korku gibi insana özgü duygu ve kaçınılmazlıkları
aşmış olmayı, evrende bulunan herşeyin ve herkesin üstünde bulunmayı, başka
bir deyimle şahsi amacı, arzusu, hazzı, kişisel yetersizliği ve eksikliği
söz konusu olmayan bir ilâhın varlığını gerektirir.
Bu
arada insan aklına düşen görev, gelişen durumları, değişen şartları ve
yenilenen ihtiyaçları izlemek ve bunlar ile insan arasında geçici bir zaman
süresi için uyum sağlamaktır. Yalnız bu görevini yaparken yanlışını,
doğrusunu; sapıklığını, istikametliliğini; haklılığını ve eğriliğini
belirlemek için başvuracağı değişmez bir ölçüsü olmalı ve bu değişmez
ölçünün denetimi altında olmayı kabul etmelidir. Hayatın sağlıklı biçimde
devam etmesi ancak bu yolla mümkün olabilir ve yine ancak böyle olunca
kendilerini asıl yönetenin Allah olduğuna kesinlikle inanabilirler.
Bu
ilâhî kitap yetenek, hüner, tutulan yol ve yararlanılan araç farklılıklarını
törpüleyip ortadan kaldırmak için gelmiş değildir, insanlar uyuşmazlığa
düşünce sırf onu hakem tanımaları için gelmiştir.
Bu
gerçek İslâm'ın tarih görüşünün temelini oluşturan bir başka gerçeği
ortaya çıkarır ki o da şudur:
İslâm,
yüce Allah tarafından indirilmiş olan "hakk içerikli kitabı"
ihtilaflı durumlarda insanlar arasında hüküm versin diye kendilerine
sunuyor. Bu kitabı, insanlık hayatının temel dayanağı olsun diye ortaya
koyuyor. Sonra hayat devam ediyor. Eğer bu hayatın akışı bu temel dayanakla
uyuşur, onun üzerine oturursa o zaman hayatın akışı "hakk"tır.
Ama eğer hayatın akışı bu temel dayanağın dışına kayarak başka
temellere oturursa o zaman "batıl" olur.
Buna
göre insanlar, hakla batılın ne olduğuna karar veren hakem değillerdir. İnsanların
onayladıkları şey hakk değildir, insanların doğru saydıkları şey din değildir.
İslâm'ın tarih görüşü herşeyden önce şu ilkeye dayanıyor: İnsanlar
herhangi bir şeyi yapabilirler herhangi bir şeyi söyleyebilirler ve yaşam
tarzlarını herhangi bir şeye dayandırabilirler. Eğer söz konusu "şey"
Allah'ın kitabına ters düşüyorsa bu durum o şeyi "hakk"ın
yerine geçirmez, onu dinin esaslarından biri yapmaz, ona dinin pratik yorumu sıfatını
kazandırmaz; ardarda gelen kuşakların onu benimsemiş olması, ona haklılık
gerekçesi sağlamaz.
Bu
gerçek İslâm'ın temel ilkelerini, onların arasına insanlar tarafından karıştırılan
yabancı unsurlardan arındırma konusunda son derece önemlidir. Meselâ İslâm
tarihinin herhangi bir döneminde bir sapma meydana gelmiş ve bu sapma gitgide
büyümüş olsun. Şimdi denilebilir mi ki: söz konusu meydana gelmiş
sapmalar mademki hayatın pratiğine girmiştir o halde İslâmın sınırları
dahilindedir! Asla böyle birşey ileri sürülemez. İslâm, bu tarihî
uygulamadan hep uzak ve ayrı kalır ve meydana gelmiş olan bu sapma, bu yanılgı
hiçbir zaman delil ve örnek olarak kullanılamaz. Dahası, İslâmi hayat tarzının
kesintiye uğradığı yerden itibaren devam ettirmek isteyen kimse bu sapmayı
ortadan kaldırmak, uygulama alanından uzaklaştırmak ve yüce Allah tarafından
ihtilaflı konularda insanlar arasında hüküm vermek üzere indirilen kitaba dönmekle
görevlidir.
Gerçi
kitap geldi. Ama ihtiraslar şu ya da bu taraftan insanları yenilgiye uğratıyor;
çeşitli arzular, özlemler, korkular ve sapıklıklar onları bu kitabın hükmünü
kabul etmekten, bu kitabın içerdiği hakka dönmekten uzaklaştırıyor:
"Ancak
kitap verilenler, kendilerine açık deliller geldikten sonra karşılıklı
ihtirasları yüzünden bu kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler."
Burada
sözü edilen "azgınlık"; kıskançlık, açgözlülük, tamahkârlık,
hırs ve keyfilik azgınlığı olabilir. İnsanları düşünce ve sistemin özünde
anlaşmazlığa düşmeye; ayrılığa, inatçılığa ve serkeşliğe sürükleyen
baş faktör, işté bu azgınlıktır.
Bu
bir gerçektir. Bu kitabın özü hakktır, belirgindir, tutarlıdır, parlaktır,
aydınlıktır, pırıl pırıldır. Eğer onun özü konusunda iki kişi uyuşmazlığa
düşmüş ise mutlaka ikisinden birinde ya da her ikisinde azgınlık ve
keyfilik hastalığı vardır. Buna karşılık eğer ortada iman varsa mutlaka
bir noktada buluşma ve uyuşma gerçekleşir:
"Bu
arada Allah'ın izni ile mü'minleri, kâfirlerin hakkında anlaşmazlığa düştükleri
gerçeğe iletti."
Vicdanlarındaki
temizlik, ruhlarındaki arınmışlık ve kalplerindeki hakka ulaşma arzusu
sayesinde yüce Allah onları gerçeğe, doğru yola iletti. Böyle olunca gerçeğe
ulaşmak ve doğru yolu bulmak ne kadar kolay oluyor:
"Zaten
Allah dilediği kimseleri doğru yola iletir."
Bu
yol; bu ilâhi kitabın tanıttığı yol. Bu yaşama sistemi, hakka dayanan,
dosdoğru yolu izleyen, arzu ve ihtirasların saldırılarına uğramamış
olan, nefsin içgüdülerinin ve eğilimlerinin oyuncağı olmayan yoldur.
Yüce
Allah dilediği kimseleri, doğru yola iletilmeye yetenekli kimselerden
istediklerini bu doğru yola iletir. Bu kimseler "barışa girerler"
ve yine banlar "üstün olarılar"dır. Dünyadaki gelişmeleri, yüce
Allah'ın ölçüsüne göre değerlendirmeyenler her ne kadar bunları
mutluluktan mahrum kalmış saysalar ve kâfirlerin müminleri alaya aldıkları
gibi alay etseler de bu böyledir.
Şimdi
de müslümanların kalplerinde imana dayalı eksiksiz ve parlak bir düşünce
oluşturmayı amaçlayan bu direktifler, gerek kendi aralarında gerekse müşriklerden
ve kitap ehlinden oluşmuş düşmanları ile ilişkilerinde uyuşmazlığın,
çatışmanın pratik sıkıntılarını yaşayan ve bu uyuşmazlığın körüklediği
savaşlara, meşakkatlere ve sıkıntılara göğüs geren müminlere yöneltiliyor.
Onlara bu durumun müminleri arındırmak ve Cennet'e girmeye hazırlamak, mutlu
sona lâyık olmak amacına dayanan geleneksel bir ilâhî kanun (sünnetullah)
gereği olduğu anlatılıyor. Bunun için bu inanç sisteminin bağlıları
inançlarını savunmalı, bu uğurda sıkıntıyla, acıyla, baskıyla ve ızdırapla
yüzyüze gelmeli, zafer ile hezimet kutupları arasında gidip gelmelidirler. Böylece
hiçbir baskı altında sarsılmaksızın, hiçbir düşman güçten ürkmeksizin,
hiçbir fitnenin ve mihnetin darbeleri altında hayal kırıklığına düşmeksizin
inançlarına bağlılıklarını sürdürdükleri takdirde yüce Allah'ın yardımını
hakederler. Çünkü onlar o gün yüce Allah'ın dininin güvenilir korucuları
olmuşlar, uhdelerine verilen emanete sahip çıkmışlar, onu korumaya ve
savunmaya lâyık olmuşlardır. Bunların yanısıra Cenneti de hak etmişlerdir.
Çünkü ruhları korkudan, aşağılıktan (zilletten), yaşama tutkusundan, dünya
rahàtlığından ve refahından kurtulmuş, sıyrılmıştır. O zaman onlar
Cennet'e en yakın noktada ve dünyanın toprağından olan en yüksek düzeydedirler:
214-
Acaba sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza
gelmeksizin, kolayca Cennet'e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine ağır
sıkıntılara ve zorluklara uğradılar, öylesine sarsıldılar ki,
peygamberleri ile çevresindeki inanmışlar ';Allah'ın yardımı ne zaman
gelecek?" dediler. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.
Yüce
Allah ilk müslümàn cemaate böyle hitap ediyor, dikkatlerini kendilerinden önce
yaşamış olan mümin cemaatlerin tecrübelerine ve seçilmiş kullarının eğitilmesine
ilişkin ilâhî kanununa (sünnetullaha) yöneltiyor. O seçilmiş kullar ki, yüce
Allah, sancağını onların ellerine veriyor, yeryüzünde halifesi olma
emanetini, sistemini ve şeriatını omuzlarına yüklüyor. Bu hitap, aynı
zamanda bu büyük görevi üstlenen, bu son derece önemli misyonu taşımayı
seçen herkese yöneliktir.
Bu
ayetin anlatmış olduğu tecrübe; köklü, düşündürücü ve ürkütücüdür.
O dönemin peygamberi ile çevresindeki müminlerin sorusunu düşünelim. Bu
soru hakka ulaştığı kesin olan bir peygamber ile kendi çevresindeki Allah'a
inanmış kimseler tarafından soruluyor. Soru "Allah'ın yardımı ne
zaman?" şeklindedir. Bu soru bize böylesine hakka ulaşmış kalpleri
sarsan sıkıntının çapını somut olarak anlatacak niteliktedir. Sözünü
ettiğimiz soylu kalpleri baskısı altına alan sıkıntı tarif edilmez
boyutlara ulaşmış ki, bu kalplerden "Allah'ın yardımı ne zaman
gelecek?" şeklinde bezginliği dışa vuran bir soru yükselmiştir.
Kalpler,
bu sarsıcı sıkıntı karşısında sebat edince, direnişini sürdürünce, işte
o zaman yüce Allah'ın vaadi gerçekleşir, O'nun yardımı imdada yetişiverir:
"İyi
bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır."
Bu
yardım onu hakedenler için hazır bekletiliyor. Fakat onu ancak sonuna kadar
direnmeye devam edenler, sebat edenler hakedebilir. Sıkıntıya ve darlığa göğüs
gerenler, sarsıntıya kapılmaksızın bu direnişi gösterenler, zulüm karşısında
baş eğmeyenler, yüce Allah'ın bu yardımını dilediği kimselere göndereceğine
kesinlikle inananlar, hatta sıkıntı doruk noktasına ulaştığı anlarda
bile yalnızca Allah'ın yardımını gözleyenler; başka hiçbir çözüme,
Allah'ın katından gelmeyen herhangi bir desteğe kesinlikle ümit bağlamayanlar
bu yardıma hak kazanabilirler. Zaten söz konusu yardım sadece Allah katından
gelebilir.
İşte
müminler bu kesin direniş sayesinde Cennet'é girerler, buna lâyık olurlar,
buna öncelik kazanırlar. Cihaddan, imtihandan, sabırdan, direnişten,
sebattan, sırf Allah'a yönelmekten, bilinçlerinde sırf O'nu yaşatmaktan,
O'nun dışındaki herşeyle ve herkesle bağını kopardıktan sonra gelen bir
hak ediştir bu.
Mücadele
ve bu mücadele sırasında gösterilen sabır, vicdanlara güç verir; onlara
kendilerini aşma imkânı sağlar; onları potasında eritip arındırır;
cevherlerini saf ve parlak hale getirir. İnanca derinlik, güçlülük ve canlılık
bağışlar. Bunun sonucu olarak o inanç sistemi düşmanlarının gözünde
bile parlak görünür. O zaman söz konusu düşmanlar akın akın Allah'ın
dinine girerler. Bu, dün olduğu gibi bugün de daha yolun başında
taraftarlarının birçok eziyetle karşılaştığı her hak davanın karşılaşacağı
bir sonuçtur. Öyle ki, bu taraftarlar karşılaştıkları eziyetlere sabırla
katlandıklarında daha önce kendileri ile savaşan düşmanlarının saflarına
katıldıkları, en şiddetli hasımların ve katı inatçıların kendilerini
desteklemeye yöneldikleri görülür.
Üstelik
böyle birşey olmasa bile aslında bundan daha önemlisi meydana gelir. Hücuma
uğrayan çağrının taraftarlarının ruhları bütün yeryüzü güçlerinin,
bu güçlerin şerlerinin ve fitnelerinin üzerine yükselir. Bu ruhlar rahat ve
refah düşkünlüğünün, son olarak da yaşama hırsının tutsaklığından
kurtulur. Bu kurtuluş bütün insanlık hesabına bir kazanç olduğu gibi dünyaya
ve sıkıntılarına tepeden bakma yolu ile bu sonuca ulaşmış olan ruhlar
hesabına da bir kazançtır. Öyle değerli bir kazanç ki, Allah'ın yüce
sancağım yükseklerde dalgalandırma görevini, O'nun emanetini, dinini ve şeriatını
üstlenmiş olan müminlerin çekmiş oldukları bütün acılardan ve sıkıntılardan
daha ağır basar.
Bu
kurtuluş, sahibini son çözümde Cennet hayatına lâyık hale getirecek faktördür.
İşte yol budur. Yüce Allah'ın gerek ilk müslüman cemaate ve gerekse her kuşaktan
müslümanlara anlattığı gibi yol budur. İşte yol budur. Yani iman ve cihad,
sıkıntı ve meşakkat, sabır ve direnme ve sırf Allah'a yönelme yolu. Arkasından
zafer ve daha sonra da Cennet mutluluğu gelir.
İSLÂM
TOPLUMUNDA SOSYAL DAYANIŞMA
Surenin
bu bölümünü İslâm'ın çeşitli hükümleri hakkında sorulan sorular oluşturmaktadır.
Yukarda "Sana hilâller hakkında soru sorarlar" ayetini incelerken
belirttiğimiz gibi bu görüntü o zamanki müslümanların vicdanlarındaki
inanç uyanıklığını ve bu inancın ne kadar etkili olduğunu, müminlerin gündelik
hayatının her olayı ile ilgili olarak inançlarının hükmünü bilmeyi nasıl
arzu ettiklerini, davranışları ile inançlarının arasında uyum sağlamaya
ne kadar önem verdiklerini ortaya koyar.
Bu
tutum müslüman olmanın belirtisidir. Yani müslüman, hayatının küçük büyük
her olayı, her gelişmesi ile ilgili olarak,İslâm'ın hükmünü araştırmalı,
İslâm'ın o konudaki hükmünün ne olduğunu kesin olarak anlamadan hiçbir
davranışa girişmemelidir. İslâm'ın onayladığı uygulama onun ilkesi ve
kanunu olacağı gibi İslâm'ın onaylamadığı uygulama ona yasak ve haram
olur. İşte bu duyarlılık; bu inanç sistemine inanmış olmanın kesin
belirtisi, göstergesidir.
Bunun
yanısıra bu bölümdeki bazı sorular yahudilerin, münafıkların ve müşriklerin
birkısım İslâmî uygulamalarla ilgili olarak çıkarmış oldukları hilekâr
yaygaralar sebebiyle gündeme gelmiştir. Bu durum müslümanları bu konularda
soru sormaya sürüklemiştir. Müslümanlar bu soruları ya o ihtilaflı
konular hakkındaki İslami hükmün içyüzünü ve hikmetini iyice anlamak içir
ya da sözünü ettiğimiz yaygaralardan ve zehirli propagandalardan
etkilendikleri için soruyorlar. Kur'an-ı Kerim, bu tartışmalı meselelere
kesin sözünü söyleyerek yaklaşmakta, böylece müminlere kesin bilgi
sunmakta, komploları boşa çıkarmakta, fitnelerin kökünü kurutmakta ve
hilekâr düşmanların tuzaklarını kendi boyunlarına geçirmektedir.
İşte
bu bölümde bu tür soruların bir kısmıyla karşılaşıyoruz. Bu ayetlerde
hayır amaçlı harcamalar, bu harcamaların yerleri, miktarları ve hangi tür
maldan yapılacakları soruluyor. Yasak ayda savaşmanın hükmü soruluyor. İçki
ve kumar konusundaki hükmün ne olduğu soruluyor. Yetimler hakkında soru
soruluyor. Bu soruların gerekçelerini az önce söylediğimiz sebepler oluşturuyor.
Aşağıda ayetleri tek tek incelerken bu sebepleri ayrıntılı biçimde gözden
geçireceğiz.
215-
Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını sorarlar. De ki; "Vereceğiniz
mal (hayır) ana-baba, yakın akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar
içindir. Hiç şüphesiz Allah yaptığınız her hayrı bilir."
Bu
sorudan önce bu surede infak konusu ile ilgili çok sayıda ayet yeraldı. İnfak
ve yardımlaşma konusu, İslâm'ın doğup geliştiği şartlara benzer
ortamlarda müslüman cemaatin karşı karşıya kaldığı ve göğüslemek
zorunda tutulduğu sıkıntılarla, meşakkatlerle ve savaşlarla başa çıkabilmesi
için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bunun yanısıra yardımlaşma toplumsal
dayanışmanın, sosyal güvenliğin gerçekleşmesi ve fertler arasında
duygusal farklılıkların ortadan kaldırılması açısından da gereklidir.
Öyle ki, her fert bu organizmanın bir üyesi olduğunu, onun hiçbir imkânını
kendinden esirgemediğini ve hiçbir şeyden onu mahrum tutmadığını
hissetmelidir. Bu durum, cemaatin duygusal oluşumu açısından çok önemlidir.
Ayrıca fertlerin ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun pratik oluşumu açısından
da önemlidir.
Burada
bazı müslümanlar "Ne verecekler"ini soruyorlar. Bu soru,
verecekleri şeyin türüne ilişkin bir sorudur. Bu soruya verilen cevapta ise
vermenin niteliği anlatılmakta, bunun yanısıra yardım edilecek kimselerin
öncelik ve yakınlık sırası belirlenmektedir. Ayetin şu ifadesine dikkat
edelim:
"De
ki; `hayır (iyilik, yardım) olarak ne verirseniz..."
Bu
ifade tarzı bize iki şeyi düşündürüyor: Birincisi verilen şey, yapılan
yardım hayırdır, hayrın ta kendisidir. Veren için hayırdır, alan için
hayırdır, cemaat (toplum) hesabına hayırdır, başlı başına hayırdır,
iyi bir davranıştır, iyi bir sunuştur, iyi bir şeydir. Çünkü başkalarına
birşey vermek kalbi temizleyici, vicdanı arındırıcı bir davranıştır;
Bunun yanısıra başkalarına sağlanan bir yarar, bir yardımdır. Asıl kalbi
temizleyen, vicdanı arındıran ve özveriye soylu anlam kazandıran hayırda
bulunma, eldeki şeylerin en iyisini bulup başkaları adına onu gözden çıkarabilmektir.
Yalnız
bu ima yollu teşvik, zorunluluk anlamı taşımaz. Çünkü, başka bir ayette
belirtildiği gibi, yardım ederken benimsenmesi zorunlu olan tutum, verenin
elindeki şeyin normalini, ortalama kalitede olanını vermesi, bunun ne daha
kalitelisini ve ne de daha pahalısını vermemesidir. Fakat bu ayetin içerdiği
imalı teşvik, nefsi, iyi olan malı verebilmeye yatkın hale getirmeyi, Kur'an-ı
Kerim'de izlenen nefis eğitimi ve kalpleri hazırlama metodu uyarınca bu tür
özveriyi sevdirmeyi sağlar.
Verilecek
sadakanın türü belirlendikten sonra söz, verme biçimine ve kime sadaka
verilmesi gerektiğine getiriliyor:
"Vereceğiniz
mal (hayır) ana-baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir."
Ayetin
bu cümlesi, toplumda yaşayan insanlardan birkaç grup insanı birbirine bağlıyor.
Bu kesimlerin bazısını yakın akrabalık bağı, bazısını uzak akrabalık
bağı, bazısını merhamet bağı ve bazısını da bu inanç sisteminin çerçevesi
içinde yeralan kapsamlı insaniyet bağı yardım edene bağlıyor. Bütün bu
insan kesimleri aynı ayette sıralanıyor: Ana-baba, akrabalar, yetimler,
yoksullar ve yolda kalmışlar. Bütün bu kesimler, sağlam bir inanç çerçevesi
içinde insanlar arasında sosyal güvenliği sağlama ilişkisi uyarınca dayanışmaya
girişiyorlar.
Bu
ayetteki sıralama başka ayetlerde de tekrarlanıyor ve Peygamberimizin bazı
hadislerinde açık ve sınırlandırıcı bir dille ifade ediliyor. Meselâ
Cabir b. Abdullah'ın bildirdiğine göre Peygamberimiz bir sahabeye şöyle
buyuruyor:
"Yardım
etmeye, sadaka vermeye önce kendinden başla. Eğer kendinden birşey artarsa
ailene ver. Eğer ailenden birşey artarsa akrabalarına ver. Eğer akrabandan
birşey artarsa şunlara şunlara ver." (Müslim)
Bu
sıralama insan nefsini eğitirken ve yönlendirirken kullandığı yalın ve
hikmetli metod hakkında bize fikir veriyor. İslâm, insanı olduğu gibi, yani
fıtrî yapısı ile, doğal eğilimleri ve yetenekleri ile ele alıyor. Sonra
onu olduğu noktadan, durduğu yerden tutarak adım adım ileriye doğru, üst düzeye
doğru zorlamaksızın yürütüyor. İnsan yukarı çıkarken rahattır. İslâm
onun fıtratını, eğilimlerini ve yeteneklerini hesaba katıyor. Onun aracılığı
ile hayat düzeyini geliştirip ilerletiyor. Bu sırada insan yorgunluk ve bıkkınlık
duymuyor. İslâm, onu üst düzeylere tırmandırmak için zincirler ve
boyunduruklar aracılığı ile sürüklemiyor, onu yükseltmek için fıtri eğilimlerini
ve içgüdülerini baskı altına almıyor. Yolda onu kılavuzsuz bırakmıyor,
onu bulutlar üzerinde uçuşa geçirmiyor. Bunlar yerine onu zorlamaksızın,
kolayına gelecek şekilde yukarılara çıkarıyor. Yokuşu çıkarken insanın
ayakları yerde, gözleri semaya dönük, kalbi yücelikler ufkunun heyecanı
ile çarpmakta ve ruhu yukarılarda Allah'a bağlıdır.
Yüce
Allah başkalarından çok insanın kendini sevdiğini iyi biliyor. Bu yüzden
ona başkasına yardımda bulunmayı emretmeden önce en başta kendi ihtiyaçlarını
karşılamayı öneriyor, helâl nimetlerden yararlanmasını serbest bırakıyor,
onu savurganlığa ve bencilliğe düşmeksizin bu nimetleri kullanmaya özendiriyor.
İşte bu yüzden şahsi ihtiyaçlarını gidermedikçe sadaka vermeyi
emretmiyor. Nitekim sahabelerden Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre Peygamber
efendimiz şöyle buyuruyor:
"En
hayırlı sadaka varlıktan ayrılarak verilen sadakadır. Üstteki el, alttaki
elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye geçindirmek zorunda olduğun
kimselerden başla." (Müslim)
Bu
arada sahabilerden Cabir b. Abdullah şöyle diyor:
"Adamın
biri bir gün, elinde yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi ile çıkageldi
ve Peygamberimize `Ya Resulallah, bunu bir maden ocağında buldum, bunu sadaka
olarak al, başka hiçbir malım yok' dedi. Peygamberimiz yüzünü başka
tarafa çevirdi. Bunun üzerine adam Peygamberimize sağ yanından sokularak az
önceki sözlerini tekrarladı. Peygamberimiz yine yüzünü başka tarafa çevirdi.
Adam bu defa Peygamberimize sol yanından sokularak aynı sözleri söyledi.
Peygamberimiz yine yüzünü başka tarafa çevirdi. Fakat adam bu kez de
Peygamberimize arka tarafından yaklaşarak aynı sözleri tekrarladı. Bunun üzerine
Peygamberimiz adamın uzattığı altın külçeyi alarak üzerine fırlatıverdi.
Öyleki, eğer külçe, adama isabet etseydi mutlaka canını acıtırdı. Arkasından
da şöyle buyurdu:
"Aranızdan
biri nesi varsa getiriyor ve `Bu sadakadır' diyor. Sonra oturup başkalarına
el açıyor. En hayırlı sadaka varlıktan ayrılarak verilen sadakadır."
Yüce
Allah insanın en çok yakın aile fertlerini, yani ehli ile ana-babasını
sevdiğini iyi biliyor. Bunun için ona kendi ihtiyaçlarını karşıladıktan
sonra atacağı ilk yardımlaşma adımında bu sevdiklerine yararlı olmasını
öneriyor. Bunlara gönül hoşluğu ile yardım yapacak, böylece zararlı
olmayan fıtri eğilimlerini tatmin etmiş olacaktır. Bu eğilimleri tatmin
etmenin zararlı bir şey olmadığı bir yana tersine bunun arkasında bir
hikmet ve yarar vardır. Aslında kişinin, geçimlerini sağladığı ve yardım
elini uzattığı bu kimseler en yakın akrabalarıdır. Evet, ama bu insanlar
ayni zamanda bu ümmetin bir parçasıdırlar ve eğer bir yerden yardım görmezlerse
muhtaç duruma düşeceklerdir. Buna göre bunların yakınları olan birinden
yardım görmeleri, yakınları olmayan bir yabancıdan yardım almalarından
daha onurlu bir şeydir. Aynı zamanda bu aile içi yardımlaşma yuvada sevgiyi
ve iç barışı yaygınlaştırır, yüce Allah'ın büyük insanlık camiası
yapısının ilk tuğlası olmasını dilediği aile kurumunun bağlarını güçlendirir.
Yüce
Allah bundan sonra sevgisini ve yardımseverliğini yakınlık derecelerinin öncelik
sırasına göre bütün akrabalarına yayacağını iyi biliyor. Bunun bir
zararı yok. Çünkü bu kimseler aynı zamanda toplumun fertleri ve ümmet
organizmasının organlarıdırlar. Bu yüzden insana akrabalarını aşan bir
adım daha attırılıyor. Böylece hem duygularını ve fıtrî eğilimlerini
tatmin ediyor hem bu kimselerin ihtiyaçlarım karşılıyor hem geniş anlamlı
aile bağlarım güçlendiriyor ve bunun sonucunda müslüman cemaatin üyelerinden
biri, bağları güçlü ve ilişkileri kopmaz sağlam bir birliğe kavuşuyor.
Eğer
kendi geçimini sağlayan kişinin elinde, bu söylediğimiz yakınlarına yardım
ettikten sonra verecek birşey kalırsa, İslâm onun elinden tutarak onu
toplumun çeşitli muhtaç kesimlerine yardım etmeye götürüyor. Bu kesimler
ya zaten bozuk olan yaşam şartları ya da çeşitli sebeplerle maddî durumlarının
bozulması yüzünden insanın merhamet ve katkıda bulunma duygularını
harekete geçiriyorlar. Bu kesimlerin başında yetimler, yaşları küçük öksüzler
gelir. Sonra zarurî ihtiyaçlarını karşılayamadıkları halde onurları ve
saygınlıkları izin vermediği için el açıp hiç kimseden birşey istemeyen
yoksullar gelir. Daha sonra sıra yolcularda, yolda kalmışlardadır. Bu
kimselerin memleketinde varlıkları olabilir. Fakat bu mallarından ayrı düşmüşler
varlıkları ile aralarına çeşitli engeller girmiştir. Böylelerinin sayısı
ilk müslüman cemaatte fazla idi. Bunlar her şeylerini arkada bırakarak
Mekke'den Medine'ye hicret eden müslümanlardı.
Bütün
bu kesimler toplumun üyeleri, bireyleridirler. İslâm, yardımsever bağlılarını
bu ihtiyaçlı kesimlere yardım etmeye yöneltiyor. Bu yönlendirmeyi onların
arındırıp harekete geçirdiği doğal iyi duygularına bağlı olarak gerçekleştiriyor
ve böylece yumuşak ve zorlamasız bir biçimde bütün hedeflerine ulaşıyor.
Bu hedefler nelerdir?
En
başta yardımseverlerin vicdanlarını arındırma hedefine ulaşılıyor. Çünkü
kişi verdiğinde gözü kalmayarak, yaptığı yardımdan hoşnut olarak baskısız
ve ısrarsız bir şekilde vermiştir. İkinci olarak sözünü ettiğimiz muhtaç
kesimlere yardım sağlama, onları sosyal güvenlik şemsiyesi altına alma
hedefine ulaşılıyor. Üçüncü olarak da hiçbir baskıya ve zorlamaya başvurmaksızın
toplumun bütün fertleri arasında dayanışmalı ve yardımlaşmalı yoğun
bir kaynaşma ve bütünleşme meydana getiriyor. Görüldüğü gibi yumuşak,
gönüllülük ilkesine dayalı istediği hedefe varabilen; baskısız, yapmacıksız
ve düzenli olarak hayırlı olanı tümü ile gerçekleştiren hünerli bir yönlendirme
metodu ile karşı karşıyayız.
Sonra
bütün bunlar ile yüce ufuk arasında ilişki kuruyor; kalbi verdiğinde, yaptığında
ve içinde saklı niyet ve duygularında Allah'a bağlılığın coşkunluğu
ile çarpmaya sevk ediyor:
"Hiç
şüphesiz, Allah yaptığınız her hayrı bilir."
Hem
bizzat yapılan hayrı hem onu yaptıran sebepleri ve hem de ona eşlik eden
niyeti bilir. Onun için de bu iyilik, bu hayır boşa gitmez, kaybolmaz. O, yüce
Allah'ın hesabına geçer. O Allah ki, O'na ulaşan hiçbir şey kaybolmaz. İnsanları
aldatması, onlara haksızlık etmesi söz konusu olmadığı gibi O'na karşı
ikiyüzlü davranmak ve olduğundan farklı görünmek de mümkün değildir.
Bu
metodu kullanan İslâm, insan kalbini kötülüklerden arındırarak Allah'a bağlılık
derecesine yükseltir. Ancak bunu yaparken zora başvurmaz, insan psikolojisini
gözönünde bulundurarak çeşitli önlem ve dayatmalara başvurmaz.
İşte
mutlak anlamda bilgi sahibi ve yarattığını en iyi tanıyan Allah'ın
benimsediği ve üzerine sosyal düzenini oturttuğu eğitim metodu budur. İslâm'ın
öngördüğü sosyal düzen insanı olduğu gibi ve bulunduğu konumda kabul
ederek elinden tutar ve başka yollardan giderek ulaşamayacağı yüceliklere,
aydınlığa ve zirveye ulaştırır. İnsanlık geçen dönemlerde de ancak bu
metodu ve yolu benimsediği zamanlar sözü edilen zirveye ve aydınlığa ulaşabilmişti.
Sadaka
verme meselesinin hemen arkasından gelen cihad farzına da aynı metod uyarınca
yaklaşılıyor:
216-
Savaş, hoşunuza giden bir iş olmadığı halde size farz kılındı. Bazan hoşunuza
gitmeyen birşey hakkınızda hayırlı olabilir, buna karşılık hoşunuza
giden birşey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz
bilmezsiniz.
Allah
yolunda savaşmak, meşakkatli bir farzdır. Fakat böyle olmakla birlikte
yerine getirilmesi gereken zorunlu bir görevdir de. Yerine getirilmesi
zorunludur, çünkü gerek tek tek müslümanlar hesabına gerek İslâm toplumu
hesabına gerek tüm insanlık hesabına ve gerekse hakk, iyilik ve yapıcılık
adına birçok yararlar içerir.
İslam
insan fıtratının özelliklerini gözönünde bulundurduğu için bu farzın
meşakkatini, zorluklarını inkâr etmez; onun sıkıntılarını hafife almaz;
insan nefsinin bu görevi ağır sayan, ondan hoşlanmayan fıtrî duygularına
karşı çıkmaz. Çünkü İslâm fıtratla çelişkiye düşmez, onunla çatışmaya
girişmez, yok sayılmaları mümkün olmayan köklü duygularından onu
soyutlamaya, yoksun bırakmaya kalkışmaz. Bunun yerine soruna bir başka açıdan
yaklaşarak meseleyi aydınlığa kavuşturur.
İslâm
açık açık söyler ki, bazı farzlar zor, buruk ve acıdır. Ama arkalarında
öyle bir hikmet saklıdır ki, bu hikmet onların zorluğunu önemsizleştirir,
acılığını tatlıya dönüştürür, onun aracılığı ile dar görüşlü
insanların fark edemeyebilecekleri önemde bir hayır gerçekleştirir.
İnsan
nefsi bu sözleri işitince önüne yeni bir pencere açılır, olaya bu
pencereden bakar ve bu farklı bakış açısı sayesinde de onu daha önceki
algısından farklı bir şekilde değerlendirir. İnsan nefsi sıkıntılar
tarafından kuşatıldığı ve bu işin altından kalkamayacağını sandığı
zor anlarda bu pencereden ılık bir meltem esmeye başlar. Belki de hoşa
gitmeyen şeyin arkasında hayır, buna karşılık arzulanan şeyin arkasından
kötülük vardır. Bunu sadece uzun vadeli amaçları bilen, gizli akıbetlerden
haberdar olan yüce Allah bilir. İnsanlar böyle şeylerin içyüzü hakkında
hiçbir şey bilmezler.
Bu
ılık meltem soluğunu insan nefsinin üzerine üfleyince artık o kişi sıkıntıları
önemsiz görür, önünde ümit pencereleri açılır, yakıcı sıcak altında
kalan kalbine su serpilir, bunun sonucunda güven içinde ve gönüllü olarak
emre itaat etmeye, görevi yerine getirmeye atılır.
İşte
İslâm'ın insan fıtratı karşısında benimsediği tutum budur. Onun içinden
geçen doğal duyguları inkâr etmez, zor bir işi sırf teklif edildi diye
yapmasını istemez. Bunun yerine onu yavaş yavaş itaat eğitiminden geçirir,
önünde ümit kapılarını açık tutar. Böylece iyi olan şey uğruna asgarî
gayreti harcamasını, başkalarınca zorlanarak değil, gönüllü olarak
kendini aşmasını ister. Yine böylelikle onun zayıf noktalarını bilen,
omuzlarına yüklediği görevin zorluğunu peşinen söyleyen, onu mazur gören,
halini anlayan O'na hoşgörü, bağışlama ve ümitle yaklaşan yüce Allah'ın
engin şefkatini somut biçimde algılar.
İşte
İslâm insan fıtratını böyle eğitir. Bu eğitimden geçen fıtrat yükümlülükten
bıkmaz, ilk darbe karşısında paniğe kapılmaz, işin başında zorluk görünce
feryadı basmaz, zorluk karşısında zayıf kaldığı görüldü diye utanmaz,
mahcup düşmez. Aksine direnir. Çünkü yüce Allah'ın kendisini hoş gördüğünü,
yardımını imdadına yetiştirdiğini ve güçlendirdiğini bilir, sıkıntılara
rağmen yoluna devam etmeye karar verir. Çünkü yapmakta olduğu işin sıkıntılarının
arkasında bir hayır, zorluğun ardında kolaylık, zahmetin ve yorgunluğun
sonunda büyük bir rahat gizli olabilir. Buna karşılık sevdiği ve yapmaktan
haz duyduğu bir işe de düşüncesizce girmez. Çünkü hazzın arkasında pişmanlık
gizli olabilir, istenen şeyin ötesinde istenmeyen birşey saklı olabilir, yem
olarak verilen tatlı yiyeceğin arkasında ölüm pusuya yatmış olabilir.
Bu,
şaşırtıcı bir eğitim metodudur. Kökleri derinlere inen, sadece bir eğitim
metodu... İnsan psikolojisine sızmak, onun ücra köşelerine ulaşmak için
kullanacağı yolları, kanalları iyi bilir. Aracı doğruluktur, dürüstlüktür,
yalancı telkinlere, aldatıcı kaypaklıklara asla müracaat etmez.
Zira
kısa görüşlü ve zayıf insan nefsinin birşeyden hoşlanmaması, buna karşılık
o şeyin tam anlamı ile hayırlı olması sık sık karşılaştığımız bir
gerçektir. Buna karşın insan nefsinin birşeyi sevmesi, düşüncesizce o işe
yapışması fakat bu işin tam anlamı ile kötü olması da sıkça rastladığımız
bir hayat realitesidir. Bunların yanısıra yüce Allah'ın herşeyi bildiği,
fakat insanların birşey bilmedikleri de bir gerçektir. İnsanlar, olayların
akibetleri hakkında hiçbir şey bilemez. Yine onlar önlerine çekilen
perdenin arkasında nelerin gizlendiğini de bilemez. Zaten arzulara, cehalete,
yetersizliğe tutsak olmayan soylu gerçekler hakkında insanlar ne biliyorlar
ki?
Yüce
Allah'ın sözünü ettiğimiz bu kalbe değmesi, dokunuşu insanın önüne gözleri
ile algıladığı sınırlı alemin dışında başka bir alemin kapılarını
açar; karşısına evrenin görünmez özünü etkileyen, gelişmeleri tersine
çeviren, olayların sonuçlarını sandığından ve umduğundan farklı biçimde
düzenleyen başka faktörler çıkarır. Bu faktörler, onlara gönüllü
olarak uyduğu takdirde insanı kaderin eline bırakır. İnsan çalışır,
umar, bekler ve korkar, ama her işi gönül hoşluğu ve iç huzuru ile bu
hikmetli ele ve geniş kapsamlı bilgiye havale eder.
Bu
tutum, geniş bir kapıdan "barışa girmek"tir. İnsan nefsi hayrın
Allah'ın seçtiğinde olduğunu, Allah'ı tecrübe etmeye, bunun için O'ndan
kesin delil istemeye hiç kalkışmaksızın O'na itaat etmenin en yararlı yol
olduğunu kesinlikle anlamadıkça gerçek anlamda barışın bilincine varamaz.
Güvene eşlik eden itaat, soğukkanlı umut ve huzurlu çalışma, bunlar yüce
Allah'ın mümin kullarını "tüm varlıkları ile içine girmeye" çağırdığı
"barış"ın kapılarıdır. Yüce Allah, müminleri bu barışa işte
bu şaşırtıcı, etkili ve sade metod aracılığı ile iletiyor. Bu yönlendirmeyi
kolayca, soğukkanlılıkla ve sıkmadan gerçekleştiriyor. Allah, müminlerin
omuzlarına savaşma yükümlülüğünü yüklerken bile onları bu metod uyarınca
barışa yöneltiyor. Çünkü gerçek barış, savaş alanında bile ruha ve gönüle
egemen olan barıştır.
Yukardaki
ayetin taşıdığı bu mesaj., sunduğu bu telkin sadece savaş görevi ile sınırlı
değildir. Çünkü savaş, insan nefsine antipatik gelen, fakat arkasında hayır
saklayan konuların sadece bir örneğidir. Bu mesaj, müminin hayatının tümü
için geçerlidir, bu hayatın bütün olaylarını kapsamına alır.
Gerçekten
insan hayrın ve şerrin nerede olduğunu önceden tahmin edemiyor. Meselâ
Bedir savaşı günü yola çıkan müslümanların hedefi Kureyşlilerin
ticaret kervanı idi, onlar yüce Allah'ın kendilerine karşılaşmayı
vaadettiği kafilenin, silâhlı bir muhafız birliği değil, ticaret malları
taşıyan bir kervan olacağını umuyorlardı. Fakat yüce Allah ticaret kervanını
ellerinden kaçırarak onları Kureyşli bir savaş birliği ile karşı karşıya
getirdi. Bu savaş sonucunda kazanılan zafer, Arap yarımadasının tümünde
yankılandı ve İslâm sancağının dalgalanmasını sağlayan ilk başarı
oldu. Ticaret kervanı nerede, yüce Allah'ın müslümanlar için dilemiş olduğu
bu son derece hayırlı olay nerede? Müslümanların kendileri için yaptıkları
tercih nerede, yüce Allah'ın onlar hesabına yapmış olduğu seçim nerede? Kısacası
"Allah bilir, fakat insanlar bilmez."
Başka
bir örnek verelim. Bilindiği gibi Hz. Musa'nın genç arkadaşı azık olarak
yanlarında taşıdıkları balığı deniz kenarında unutmuş, balık da bir
delikten sızarak denizi boylamıştı. Kıssanın gerisini Kehf suresinin bu
konuyu anlatan ayetlerinden izleyelim:
"İki
denizin birleştiği yeri geçtiklerinde Musa, genç arkadaşına; `Azığımızı
getir, gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük' dedi. Genç arkadaşı
ona şu karşılığı verdi; `Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı
unutmuştum, bana onu hatırlamayı unutturan mutlaka Şeytandır.' Balık şaşılacak
şekilde denizde yolunu tutup gitmiş.
Musa;
`Zaten bizim istediğimiz buydu: dedi. Hemen geldikleri yoldan kendi izlerini sürerek
geri döndüler.
Orada
kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımızdan ilim öğrettiğimiz
bir kulumuzu buldular." (Kehf Suresi, 62-65)
Hz.
Musa, zaten bunun için bu yolculuğa çıkmıştı. Eğer balık olayı meydana
gelmeseydi, geriye dönmeyecekler ve bu yolculuklarının amacı olan bu karşılaşmanın
fırsatını kaçıracaklardı.
Eğer
insan, hayatında başından geçen olayları gözünün önüne getirdiği
zaman, hayır çıkan birçok istemediği şey ve yine arkasında kötülük
saklanan birçok hoşuna giden şey bulur. İnsanın nice istekleri olmuştur
ki, elinden kaçtılar diye neredeyse üzüntüden kahrolacak duruma düşmüş,
fakat bir süre sonra meydana çıkmıştır ki, söz konusu isteğinin vaktiyle
yerine gelmemiş olması, yüce Allah'ın bağışladığı bir kurtuluştur.
Buna karşılık insanın karşısına öyle sıkıntılar çıkmıştır ki,
istemeye istemeye, acı çekerek onlara katlanmış, faka! bir süre sonra o sıkıntılar
sayesinde hayatının en uzun ömürlü mutluluğuna kavuştuğunun farkına
varmıştır.
Yani
insanlar bilmez, Allah bilir. Şu insan teslim olsa ne olurdu sanki?! İşte
Kur'ana Kerim'in insan psikolojisine uyguladığı eğitim metodu budur.
Diğer
insanlarla birlikte birşeylerle uğraşan insanın elinden tutan Kur'an-ı
Kerim onu gaybî konularda güvene, teslimiyete ve gönül rahatlığına ulaştırıyor.