KADIN,
SORUNLARI VE İSLÂM
Bu
ayetlerde cinsel ilişki konusuna bir kere daha dönülüyor. Ayet, bu ilişkiye
Allah katında bir değer veriyor. Organizmanın en şiddetli biyolojik haz alma
anında dahi amacı şehevi basitlikten daha üst düzeye yüceltiyor.
222-
Sana kadınların aybaşı kanaması hakkında soru sorarlar. De ki; "O bir
eziyet, bir rahatsızlıktır."Aybaşı dönemlerinde kadınlardan uzak
durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendiklerinde Allah'ın
size emrettiği yoldan onlarla cinsel ilişki kurun. Hiç şüphesiz Allah tevbe
edenleri ve tertemiz olanları sever.
223-
Kadınlarınız sizin çocuk üreten tarlalarınızdır. O halde, tarlanıza
dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için ileriye dönük hazırlık yapın, günah
işlemekten sakının ve mutlaka Allah `a kavuşacağınızı bilin. Bunu müminlere
müjdele.
Kadın-erkek
ilişkisi içinde cinsel ilişki amaç değil, araçtır. Hayatın doğal akışı
içinde daha etkili yeri olan bir amacı gerçekleştirmenin aracıdır. Bu amaç
çoğalmak, hayatın sürekliliğini sağlamak sonuçta bunların tümünü
Allah'a bağlamaktır. Aybaşı kanaması döneminde cinsel ilişki kurmak
hayvansal haz sağlayabilir. Gerçi bu ilişkinin hem kadına ve hem de erkeğe
rahatsızlık verdiği, her iki taraf için de sağlık yönünden zararlı olduğu
kesindir. Fakat bu, ilişkinin ardındaki yüce amacı gerçekleştirmez. Üstelik
sağlıklı ve bozulmamış fıtrî eğilim, bu dönemde cinsel ilişkiden kaçınır.
Çünkü normal fıtrata egemen olan iç kanunlar hayata egemen olan kanunların
aynısıdır. Fıtrî yapı, döllenmeye ve canlı üretimine imkân sağlamayan
bu durumda,bu kanunlar uyarınca doğal olarak cinsel ilişkiden uzak durur.
Buna karşılık kadınların temiz dönemlerinde kurulan cinsel ilişki hem doğal
hazzı ve hem de bununla birlikte fıtratın bu ilişki ile güttüğü amacı
gerçekleştirir. İşte bundan dolayı ayetin başında sözü edilen soruya
cevap olarak bu yasaklama geliyor:
"Sana
kadınların aybaşı kanaması hakkında soru sorarlar. De ki; `O bir eziyet,
bir rahatsızlıktır: Bu yüzden aybaşı dönemlerinde kadınlardan uzak
durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın."
Artık
bu, başıboş, nefsin arzularına ve sapık eğilimlerine bırakılmış bir
mesele değildir. Tersine Allah'ın emrine bağlıdır. Çünkü emirden ve yükümlülükten
doğmuş bir görevdir. Nitelik ve sınırlarla kayıtlanmıştır:
"Temizlendiklerinde Allah'ın size emrettiği yoldan onlarla cinsel ilişki
kurun." Bu ilişki verimli üretim yolundan kurulacaktır, başka yoldan değil.
Bu ilişkinin amacı sadece cinsel arzunun doyumu değildir, onun amacı hayatın
sürekliliğini sağlamak ve yüce Allah'ın yazdığını aramaktır. Allah,
helâl olanı yazar ve farz kılar. Müslüman, yüce Allah'ın kendisi için
yazmış olduğu bu helâlin peşinden koşar, yoksa peşinden koşacağı şeyi
kendisi oluşturup, meydana çıkarmaz. Allah farz kıldığı görevleri,
kullarını temizlemek, arıtmak için farz kılar. O, günah işlediklerinde
tevbe eden ve af dilemek amacı ile kendisine başvuran kullarım sever:
"Hiç
şüphesiz Allah tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever."
Bu
ince ifadede karı-koca ilişkisinin bu yönünün niteliği, amaçları ve
istikameti ile ilgili birtakım işaretler vardır. Evet, karıkoca ilişkisinin
bu yönü, erkek kadın ilişkisinin diğer yönlerini kapsamaz. Bu diğer yönler,
başka ayetlerde, o ayetlerin konuları ile uyumlu olarak anlatılmış, tasvir
edilmişlerdir. Örnek olarak şu ayetleri hatırlayabiliriz:
"Kadınlar
sizin elbisenizdir, siz de onların elbiselerisiniz" (Bakara Suresi, 187)
"Allah'ın
ayetlerinden biri de kendileri ile kaynaşmanız için size kendi
nefislerinizden türemiş eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır."
(Rum Suresi, 21) Bu ayetlerdeki ifadelerin herbiri, içinde yeraldıkları
ayetlerin konusu ile uyumlu olarak bu derin ve önemli ilişkinin, yani karı-koca
ilişkisinin bir yanını tasvir ederler. Fakat buradaki ayetlerin akışı,
"tarla" deyimi ile tam bir uyum gösterir. Çünkü ayetin akışı
verim, doğum ve gelişme akışıdır. Madem ki, tarla söz konusudur, buna göre
tarlaya istediğiniz gibi varınız, fakat oraya ekin ekmenin amacını gerçekleştirecek
olan verimlilik döneminde varınız:
"Buna
göre tarlanıza dilediğiniz gibi varın."
Aynı
zamanda bu ilişkinin amacını, hedefini de düşünün, bu ilişki anında
ibadet ve takva duygusuyla Allah'a yönelin. Böylece bu ilişki, kendiniz için
ileriye hazırlık olarak ayırdığınız iyi bir amel olur. Bu arada yüce
Allah ile buluşacağınızdan kesinlikle emin olun. O yüce Allah ki, size
ileriye dönük amellerinizin karşılığını verecektir.
"Kendiniz
için ileriye dönük hazırlık yapın, günah işlemekten sakının ve mutlaka
Allah'a kavuşacağınızı bilin."
Bu
ayet, müminleri, Allah'a kavuştuklarında karşılaşacakları en güzel sonuçla,
-hayatın devamı için nesil yetiştirmeleri de bu sonucun kapsamı içinde
olmak üzere- müjdeliyor. Zira Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak amacı ile,
O'na yönelerek yapılan her iş ibadettir:
"Bunu
müminlere müjdele"
Burada
İslâmın hoşgörüsüyle karşılaşıyoruz. İslâm, insanı, doğal eğilimleri
kaçınmaları imkansız ihtiyaçları ile olduğu gibi kabul eder, yücelme ve
arınma adına fıtratı yok etmeye kalkışmaz, varolup olmaması insanın
elinde olmayan, kaçınılmaz içgüdülerinden tiksinmeye yönelmez. Aslında
insan, hayat hesabına, hayatın devam etmesi ve gelişmesi hesabına bu içgüdülerin
gereğini yerine getirmekle yükümlüdür. İslâm sadece insanın insanlığını
belirginleştirmeye, onun düzeyini yükseltip yüce Allah ile ilişki kurmasını
sağlamaya girişir. Bu girişimleri sırasında insan organizmasının içgüdülerini
anlayış ve hoşgörü ile karşılar. Organizmanın içgüdülerini önce
insanca duygularla, son aşamada ise din duyguları ile biraraya getirerek gelip
geçici organik isteklerle sürekli insanî amaçları ve bunların her ikisi
ile vicdanın ince dini titreşimlerini birbirine bağlamaya ve bunların her
üçünü aynı anda, tek bir davranışta, tek bir istikamette kaynaştırmaya
girişir.
Aslında
bu bütünlük, bu kaynaşma, yüce Allah'ın yeryüzündeki halifesi olan,
karakteristik yapısının taşıdığı güçler ve bünyesinde potansiyel
olarak varolan enerjiler dolayısıyle bu halifeliğe lâyık olan insanın
hamurunda, mayasında vardır. Bu yaşama metodu, insâna yönelik tutumu ile fıtratı
tümü ile gözönünde bulunduran bir hayat sistemidir. Çünkü bu sistem, söz
konusu fıtrî yapının yaratıcısının eseridir. Bu sistemle az ya da çok
çatışan, herhangi bir başka yaşama sistemi, insan fıtratı ile çelişir
ve onu boğar. Bunun sonucu olarak insan, hem birey ve hem de toplum olarak
bedbaht olur. Çünkü "Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz."
Bu
ayetlerin ardından aybaşı akıntısı döneminde cinsel ilişkide bulunmanın
hükmüne ve daha sonra da "ilâ"nın, yani kadınla birlikte yatağa
girmemeye, onunla cinsel ilişkide bulunmamaya ilişkin yemin etmenin hükmüne
geçiliyor. İlk önce kısaca yemin konusuna değiniliyor ve "ilâ"
meselesine giriş olması amacı ile bu konuda birkaç önemli nokta vurgulanıyor:
224-
Sakın Allah adına yaptığınız yeminleri iyilik etmeye. günahlardan sakınmaya
ve insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Hiç Şüphesiz Allah işiten
ve bilendir.
225-
Allah sizi ağız alışkanlığı sonucu yaptığınız yeminlerden sorumlu
tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden
sorumlu tutar. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayıcıdır ve halimdir.
226-
Eşlerine yaklaşmamaya yemin edenler dört ay bekleyebilirler. Eğer bu
yeminlerinden dönerlerse, kuşku yok ki, Allah bağışlayıcıdır ve
merhametlidir.
YEMİNLER
VE KEFFARET
Bu
ayetlerin başında yeralan "Sakın Allah'ı, yeminlerinize engel yapmayın"
cümlesinin açıklaması konusunda bize gelen belgilere göre Abdullah b. Abbas
şöyle diyor; "Sakın yeminini, iyilik yapmamanın bir bahanesi olarak
kullanma. Yeminini boz ve iyiliği yap". Ünlü tefsir bilgini İbn-i
Kesir'in bildirdiğine göre Mesruk, Şâbi, İbrahim Nehaî, Mücahid, Tavus,
Said b. Cübeyr, Ata, İkrime, Mekhul, Zehrî, Hasan,Katâde, Mukatil b. Hayyan,
Rebii b. Enes, Dahhak, Horasanî ve Sidi de bu açıklamayı benimsemişler, ona
katıldıklarını belirtmişlerdir.
Ayrıca
bu açıklamayı destekleyen hadisler de vardır. Nitekim Ebu Hureyre'nin (Allah
ondan razı olsun) bildirdiğine göre Peygamber efendimiz (salât ve selâm üzerine
olsun) şöyle buyuruyor:
"Kim
bir konuda yemin eder de ettiği yeminin gereğinin dışında bir davranışın
hayırlı olduğunu görürse, yeminin keffaretini yerine getirerek hayırlı gördüğü
işi yapsın." (Müslim)
Yine
Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Vallahi,
içinizden birinin yemini sebebiyle ailesine haksızlık etmesi, Allah katında
ceza olarak farz kılınan keffareti gerektiren yeminini bozmasından daha ağır
bir günahtır." (Buhari)
Bu
açıklamaların ışığında yukardaki ayetlerin ilkinin anlamı şöyle olur;
"Allah adına yaptığınız yeminleri, iyilik etmenize, günahlardan kaçınmanıza
ve insanların arasını bulmanıza engel haline getirmeyin. Eğer bu yararlı işleri
yapmamaya yemin etmiş iseniz, yemininizin keffaretini yerine getirerek iyiliği
yapın. Çünkü iyilik yapmak, günahlardan sakınmak ve barıştırıcı rol
oynamak, yemine bağlı kalmaktan daha önde gelir."
Nitekim
böyle bir olay Hz. Ebu Bekir'in (Allah ondan razı olsun) başından geçmişti.
Hz. Ebu Bekir, kızı Hz. Aişe'ye yapılan iftiraya adı karışan bir yakınına
hiçbir zaman iyilik etmeyeceğine dair yemin etmiş ve bununla ilgili olarak aşağıdaki
ayet inmişti:
"İçinizden
fazilet ve varlık sahibi olanlar yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda
yurtlarından göç edenlere yardım etmemeye yemin etmesinler. Affetsinler, hoş
görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah bağışlayıcıdır
ve merhametlidir." (Nur Suresi, 22)
Bunun
üzerine Hz. Ebu Bekir yemininden döndü ve keffaret ödedi. Üstelik yüce
Allah insanlara karşı son derece merhametli ve kolaylık göstericidir. Bu yüzden,
yalnız geçerli yeminler için, yani bile bile yapılan ve yemin konusu
niyetlenerek gerçekleştirilen yeminler için keffareti farz kılmıştır.
Buna karşılık kasıtsız olarak ağız alışkanlığı sonucu ve dil sürçmesi
ile yapılan yeminleri bağışlamış, onlara keffaret yükümlülüğü
getirmemiştir:
"Allah
sizi ağız alışkanlığı sonucu yaptığınız yeminlerden sorumlu tutmaz,
fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu
tutar. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayıcıdır ve halimdir."
Nitekim
Hz. Ayşe'nin (Allah ondan razı olsun) bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz
şöyle buyuruyor:
"Ağız
alışkanlığı sonucu yapılan (geçersiz) yemin, herhangi bir kişinin evinde
`otururken söylediği `Hayır, vallahi', `evet, vallahi' şeklindeki sözlerdir."
(Ebu Davud)
İbn-i
Cerir, bu hadisi yine Hz. Ayşe'ye dayandırarak şöyle naklediyor:
"Allah,
sizi ağız alışkanlığı sonucu yaptığınız yeminlerden sorumlu tutmaz.
Bu yeminler `Hayır, vallahi', `Evet, vallahi' biçimindeki yeminlerdir."
Öte
yandan Hasan b. Ebu Hasan'ın bildirdiğine göre Peygamberimiz, aralarında ok
atma müsabakası yapan bir grubun yakınından geçiyordu. Yanında
sahabilerden biri de vardı. Bu sırada okçulardan biri "vallahi ben
hedefi vurdum, vallahi sen vuramadın" dedi. Bunun üzerine Peygamberimizin
yanındaki sahabi "Ya Resulallah, adam yalan yere yemin etti ve üzerine
keffaret düştü" dedi. Peygamberimiz, arkadaşının bu sözlerine karşılık
şöyle buyurdu:
"Hayır,
hayır. Okçuların aralarında yaptıkları yeminler, geçersiz yeminlerdir.
Bunlar ne keffaret ve ne de ceza gerektirmezler."
Rivayet
edildiğine göre Abdullah b. Abbas bu konuda, "Geçersiz (rastgele yapılmış)
yeminden maksat, öfkeli iken yapılan yemindir" demiştir. Başka bir
rivayete göre de bu konuda şunları söylemiştir; "Geçersiz (rastgele
yapılmış) yemin, Allah'ın helâl kıldığı birşeyi haram etme anlamı taşıyan
yemindir. Böyle bir yeminden dolayı sana keffaret düşmez."
Öte
yandan sahabilerden Said b. Museyyeb, bu konu ile ilgili olarak şöyle bir olay
anlatıyor: "Ensar (Medineli) müslümanlarından iki kardeşe bir miras düşmüştü.
Kardeşlerin biri öbüründen bu mirası bölüştürmeyi istedi. Öbür kardeş
de `eğer bir daha benden bu mirası bölüştürmeyi istersen bütün malımı
Kâbe'ye vakfediyorum' diye yemin etti. Hz. Ömer bunun üzerine şunları söyledi;
`Kâbe'nin senin malına ihtiyacı yoktur. Yeminin keffaretini yerine getir ve
kardeşinle konuş. Zira ben Peygamberimizin şöyle dediğini işitmiştim:
"Yüce
Allah'ın emrine karşı gelmek ve akrabalık ilişkisini kesmek anlamına
gelecek konularla,mülkiyetinde olmayan bir mal hakkında yaptığın yemin ve
adak geçersizdir."
Bu
hadislerden ve sahabi sözlerinden çıkan sonuç şöyle özetlenebilir: Niyete
dayalı olmayan, sadece dil alışkanlığı ile ağızdan kaçırılan yemin,
keffaret gerektirmez. Geçerli yemin; yemin eden kimsenin yemin konusu şeyi
almaya ve vermeye niyet ettiği yemindir. İşte bozulduğu takdirde keffaret
gerektiren yemin türü budur. Böyle bir yeminin konusu eğer bir iyiliği
yapmamak ya da bir kötülüğü işlemek olursa bu yemini bozmak gerekir. Eğer
bir kimse yalan söylediğini bile bile bir şeye yemin ederse, bazı görüşlere
göre bu yeminin cezası keffaretle kurtulacak kadar basit değildir. İmam-ı
Malik, "Muvatta" adlı eserinde bu konuda şunları söylüyor;
"Bu konuda işittiğim en güzel açıklama şudur: Geçersiz yemin; insanın
dediği gibi olduğuna kesinlikle inandığı, fakat sonra öyle olmadığını
gördüğü yemindir. Böyle bir yemin keffaret gerektirmez. Buna karşılık eğer
bir kimse, birinin hoşuna gitmek ya da maddî menfaat sağlamak amacı ile
yalan söylediğini, günaha girdiğini bile bile yemin ederse onun bu hareketi
keffaretle telâfi edilemeyecek kadar ağır bir suçtur."
Yeminden
dönerek iyi ve yararlı olan şeyi yapmayı hükme bağlayan bu ayet şu uyarıcı
sonuç cümlesi ile sona eriyor:
"Hiç
şüphesiz Allah işiten ve bilendir."
Bu
uyarıcı cümle, kalplere şu mesajı vermek istiyor: Yüce Allah söylenen her
sözü işitir ve hayırlı olanın ne olduğunu bilir. İşte bu yüzden bu hükmü
getirmiştir.
Öte
yandan geçersiz yemin ile niyete dayalı geçerli yemini hükme bağlayan
ayetin sonunda şu uyarıcı cümleyi okuyoruz:
"Hiç
şüphesiz Allah bağışlayıcıdır ve halim (yumuşak tutumlu)dir."
Bu
cümle ile müminin kalbine şu mesaj veriliyor: Yüce Allah, kullarına karşı
yumuşak davranır, onları ağızlarından kaçırdıkları her sözden sorumlu
tutmaz, ayrıca kalplerin bilerek işledikleri günahları da tevbe edilmesi şartı
ile affeder.
Bu
iki uyarıcı cümle, yemin konusu ile yüce Allah arasında sıkı ilişki
kuruyor; kalpler her yaptıkları işte ve her söyledikleri sözde O' na yöneltiliyor,
O' na bağlanıyor.
Yemin
ile ilgili genel kural belirlendikten sonra söz "ilâ" yeminine, yani
bir erkeğin ya belirsiz bir süre için ya da belirli bir süre ile sınırlı
olarak eşi ile cinsel ilişkide bulunmayacağına dair yemin etmesi konusuna
getiriliyor:
"Eşlerine
yaklaşmamaya yemin edenler, dört ay bekleyebilirler. Eğer bu yeminlerinden dönerlerse
kuşku yok ki, Allah bağışlayıcıdır ve halimdir.
227-
Eğer boşanmaya karar verirlerse kuşku yok ki Allah işiten ve bilendir.
Erkekler,
evlilik hayatı sırasında çeşitli sebeplere ve sık sık görülen değişik
şartlara bağlı olarak zaman zaman herkesin karşılaşabileceği birtakım
psikolojik hallere, ruhi bunalımlara kapılabilirler ve bu bunalımlar,
kendilerini eşleri ile cinsel ilişkide bulunmama yemini etmeye sürükleyebilir.
Fakat eğer bu ilişkisiz dönem makul bir süreyi aşarsa kadına psikolojik
rahatsızlık getirir, onun ruhunu ve sinir sistemini sarsar, dişilik onurunu
zedeler, evlilik hayatını sekteye uğratır, işi karı-koca ilişkilerinin
kopmasına kadar götürebilir ve böylece ailenin temellerini yıkabilir.
İslâm,
erkeğin bu yolda yemin etmesini temelden yasaklamaya yönelmiyor. Çünkü böyle
bir yatak ayırımı bazan arsız, dik başlı, kendini beğenmiş, güzelliğine
güvenerek erkeğini her an kendi önünde boyun eğdireceğine, diz çöktüreceğine
inanan kadınları yola getirmek için bir çözüm olabilir. Aynı zamanda
gelip geçici bıkkınlık duygusunu gidermenin ya da bir öfke parlamasını
yatıştırmanın uygun bir fırsatı da olabilir ki, o zaman böyle bir ayrılık
döneminden sonra karıkoca hayatı daha canlı ve daha hareketli olur.
Bunun
yanında İslâm, erkeğe kayıtsız bir irade serbestliği de tanımadı. Çünkü
erkek, kimi zaman, karısını zora koşmak, onun kişiliği ile oynamak isteyen
bir zalim olabilir. Ya da karısını ne ortak bir karı-koca hayatından
yararlanacak ve ne de bağını çözüp başka bir erkekle yeni bir hayata kavuşmasına
imkân vermeyecek şekilde ortada bırakarak mutsuz etmeyi amaçlayabilir.
İslâm
değişik ihtimalleri sakıncalarını gidererek bağdaştırmak ve hayatın
somut şartlarına karşılık vermek için bu küskünlük yemininin süresine
bir üst sınır getirmiş, onun dört ayı aşamayacağını hükme bağlamıştır.
Bu sınırlama belirlenirken belki de kadının kocasızlığa dayanma sınırının
uç noktası gözetilmiş, böylece onun psikolojik bunalıma düşerek fıtrî
arzularının baskısı altında küskün kocası dışında başka bir erkek
arayışına kalkışması önlenmek istenmiştir. Nitekim rivayetlerden edindiğimiz
bilgiye göre, Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) halifeliği döneminde bir
gece gizli bir geziye çıkmıştı. Maksadı kimliğini saklayarak halkın
ihtiyaçlarını ve durumlarını yakından belirlemekti. O sırada kulağına
bir kadın sesi geldi, kadın şu dörtlüğü söylüyordu.
Şu
gece uzadı, her tarafa karanlık çöktü
Oynaşacak
bir sevgilimin olmayışı uykularımı kaçırdı. Vallahi, eğer aklımdan hiç.
çıkarmadığım Allah olmasaydı, Şimdi şu altımdaki yatağın uçları kımıl
kımıl oynuyor olurdu
Bunun
üzerine Hz. Ömer, kızı Hafsa'ya bir kadının kocasızlığa en çok ne
kadar dayanabileceğini sordu. Hz. Hafsa da bu sürenin altı-ya da dört- ay
olabileceğini söyledi. Kızının bu cevabı karşısında Hz. Ömer
"Bundan böyle hiçbir ordu mensubunu bu süreden daha fazla ailesinden
uzak tutmayacağım" dedi ve hemen arkasından orduda görev yapan
askerlerin kızının bildirdiği süreden daha fazla eşlerinden ayrı bırakılmamalarını
kararlaştırdı.
Kısacası
insanların tabii yapıları bu tür konularda farklılık gösterir. Fakat
kocanın vicdanını ve duygularını denemesi için dört ay, yeterli bir süredir.
Bu süre sonunda ya küskünlüğüne son vererek eşi ile yeniden normal bir
karı-koca hayatı yaşamaya başlar, eşine ve yuvasına döner, ya da nefreti
ve isteksizliği devam eder. Bu durumda eşi ile arasındaki bağı çözmeli,
onu boşayarak serbest bırakmalıdır. Eğer kendisi boşama kararı vermez ise
hakim kararı ile karısı kendisinden boşanabilecek, böylece her ikisi de
yeni bir eş ile yeni bir karı-koca hayatı kurma imkânına kavuşmuş olacaktır.
Bu sonuç, kadın i in en onurlu en iffetli, en güvenlikli olduğu gibi erkek için
de en huzurlu, en yararlı, aynı zamanda yüce Allah'ın hayatı dondurma gerekçesi
değil, hayatı devam ettirme vesilesi olmasını dilediği karı-koca ilişkisi
hesabına da adalete ve ciddiyete en yakın çözümdür.
228-
Boşanmış kadınlar üç aybaşı boyunca kendilerini gözlem altında
tutarlar. Eğer Allah'a ve Ahiret gününe inanmışlar ise Allah'ın
rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları kendilerine helâl değildir. Eğer
kocaları barışmak isterse bu dönemde karılarını geri almakta öncelik
hakkına sahiptirler. Bu durumdaki kadınların görevleri olduğu oranda meşru
hakları da vardır. Yalnız bu dönemde erkeklerin hakkı daha önceliklidir.
Hiç şüphesiz Allah'ın gücü üstündür ve O hikmet sahibidir.
BOŞANMIS
KADINLAR; HAK VE SORUMLULUKLARI
Şimdi
sıra boşama konusuna geliyor. İncelemekte olduğumuz ayetlerin bundan sonraki
bölümünde boşamaya ve boşamanın sonuçları olarak karşımıza çıkan
bekleme süresi (iddet), fidye, nafaka ve boşama yardımı (mu'ta) gibi
konulara ilişkin hükümler ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Ayet önce
bekleme süresi ve erkeğin karısına tekrar dönmesi, meseleleri ile söze
giriyor:
"Boşanmış
kadınlar üç aybaşı boyunca kendilerini gözlem altında tutarlar."
Yani
"üç aybaşı kanamasının sonuna kadar ya da üç aybaşı kanamasını
izleyecek kanamasız dönemlerin sonuna kadar..." Bu nokta tartışmalıdır.
"Kendilerini gözlem altında tutarlar.." İnce bir psikolojik durumu
tasvir eden bu espri dolu ifade karşısında hayranlığımı gizleyemedim. Bu
cümlenin düşündürmek istediği yalın anlam "Boşanmış kadınlar
yeni bir evliliğe girişmeden önce üç aybaşı süresi geçinceye ya da bu
aybaşları kanamaları kesilinceye kadar beklerler" şeklindedir. Fakat
Kur'an-ı Kerim'in bu ifade tarzı, bu yalın anlamın üzerine başka duyguların
ve düşüncelerin gölgelerini yansıtıyor. Bu ifade tarzı yalın anlamı yanında,
boşanmış kadınların yeni bir evlilik hayatı kurmaya yönelik arzusunun; gözetim
altında tutmaya, arzularını kontrol altına almaya, çağrıldıkları
nefislerinin, bu gözlem altında tutma süresi boyunca sabırsızlık ve
acelecilik karışımı arzularını da yansıtıyor. Bu da doğal bir durumdur.
Boşanmış kadını bu sabırsız bekleyişe iten faktör kendini kanıtlama
arzusudur. Bu kadın sona eren evlilik hayatındaki başarısızlığın kendi
eksikliğinden, kendi yetersizliğinden kaynaklanmadığını, bundan dolayı başka
bir koca bulup yeni bir hayat kurabileceğini, kendisine ve başkalarına
ispatlamak istiyor. Bu sürükleyici duygu, doğal olarak, erkekte bulunmaz.
Çünkü boşayan odur. Oysa kadın ruhunda güçlü bir eziklik duygusuna
sahiptir. Çünkü O, boşanan, boşama kararına muhatap olan taraftır. İşte
Kur'an-ı Kerim'in bu cümlesi, vurguladığımız bu ifade tarzı ile bu
psikolojik durumu tasvir ediyor. Aynı zamanda onu gözönüne alıyor, hükümlerini
etkileyen bir faktör olarak hesap ediyor.
Boşanmış
kadınlar, yeni bir evlilik hayatına girişmeden önce, rahimlerinin, sona eren
evliliklerinin izlerinden ayrı olduğunu kesinliğe kavuşturmak için bu süreyi
kendilerini gözetim altında tutarak geçirirler.
"Eğer
Allah'a ve Ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yaratmış olduğu
(çocuğu) saklamaları kendilerine helâl değildir."
Yani
"Bu kadınlara, Allah'ın rahimlerinde yaratmış olduğu çocuğu ya da
aybaşı kanamasını saklamaları helâl değildir." Burada rahimlerindeki
varlıkları yaratan yüce Allah'ın adı anılarak bu kadınların kalpleri
uyarılıyor, bunun yanısıra Allah'a ve Ahiret gününe ilişkin iman bilinçleri
harekete geçiriliyor. Çünkü yüce Allah'ın rahimlerinde yarattığı çocuğu
ya da aybaşı kanamasını gizlememeleri, bu imanın şartı olarak gösteriliyor.
Burada özellikle Ahiret gününden sözedilmesinin ağırlıklı bir anlamı
vardır. Çünkü yapılanların hesabı orada görülecektir. Bu gözlem altında
kalma süresi yüzünden kaçırılabilecek kısmetlerin karşılığı orada
verilecek ve eğer rahimlerinde Allah'ın yarattıklarını saklı tutmuşlarsa
bunun cezasına orada çarpılacaklardır. Eğer böyle bir saklı tutmaya girişilmişse
Allah bunu bilir, çünkü rahimdeki canlı yavrusunu yaratan O' dur. Bu işin
hiçbir yönü O' na gizli kalmaz. Buna göre boşanmış kadının herhangi bir
dış etkinin, herhangi bir arzunun, herhangi bir keyfî isteğin, duygular!na
yansıyan herhangi bir amacın baskısı altında kalarak rahminin durumunu yüce
Allah'tan saklamaya kalkışması doğru değildir.
Bu,
meselenin bir yönü. Diğer yandan eşlerin, birbirinden ayrıldıktan sonraki
duygularını deneyden geçirebilecekleri makul bir bekleme dönemine ihtiyaçları
vardır. Belki de kalplerinde yeniden tazelenebilecek bir sevgi izi, uyarılabilecek
duygu kalıntıları; hiddetin, kabalığın ve kendini beğenmişliğin etkisiz
hale getirdiği yakınlaştırıcı faktörler vardır da öfkeler dinince, kaba
duygular durulunca ve vicdanlar rahatlayınca ayrılığa yolaçan sebepler küçük
görülmeye başlanır. Belki de başka gelişmeler, yeni bakış açıları
ortaya çıkar da özlem duygusu tarafları eski hayatlarına döndürür ya da
sorumluluk duygusu onları dini bir gerekliliğe uymaya sürükler. Boşama,
Allah katında helâllerin en sevimsizidir. Bu, ancak bütün çarelerden umut
kesilince başvurulabilecek olan istenmeyen bir çözüm yoludur.
Kur'an-ı
Kerim'in çeşitli yerlerinde kararı verilmeden önce başvurulması gereken çareler
anlatılır. Ayrıca boşama kararı, aybaşı kanamalarının kesildiği bir
anda ve cinsel ilişkiye girilmeden verilmelidir. Bu durum çoğunlukla boşama
kararının verileceği an ile uygulamaya başlanması arasında düşünme fırsatı
kazanılacak bir süre doğurur. Çünkü erkek, karısının temizlik döneminin
gelmesini, kanamasının kesilmesini bekleyecek, sonra onu boşayacak. Buna
benzer daha birçok önlemler, boşama uygulamasından önce gerekli girişimler
vardır.
İlk
talak, boşamanın birinci evresi, eşlerin gerçek duygularını öğrenmelerine
fırsat veren bir tecrübedir. Karı-koca bu ilk evrenin bekleme döneminde
birlikte yaşayabileceklerinin farkına varırlarsa önlerindeki yol açıktır.
"Eğer
kocaları barışmak ve dirlik isterse bu dönemde karılarını geri almakta öncelik
hakkına sahiptirler."
Bu
sırada, yani bu bekleme ve gözetleme döneminde -ki bu dönem "iddet"
adı ile anılır- eğer erkeklerin bu geri almaktaki amaçları yeniden sağlıklı
bir aile yuvası kurmaksa, maksatları kadını sıkıntıya sokmak; ya öc
almak için ya gurur gösterisi olarak ya da başka biri ile evlenmesini onur kırıcı
saydıkları için onu dikenli bir hayatın duvarları arasına tekrar
kapatabilmek değilse.
"Bu
durumdaki kadınların görevleri olduğu oranda meşru hakları da vardır."
Boşanmış kadınların bu durumda görevleri oranında hakları da vardır.
Meselâ bu kadınlar belirli bir bekleme dönemi geçirmekle ve rahimlerindeki
çocukları saklamamakla yükümlüdürler. Kocaları da, eşlerine geri döndükleri
takdirde iyi niyetli olmakla, onlara zarar verme amacı taşımamakla yükümlüdürler.
Ayrıca az ilerde anlatılacağı gibi bekleme dönemi boyunca eşlerinin
nafakasını sağlamakla görevlidirler.
"Yalnız
bu dönemde erkeklerin hakkı daha önceliklidir."
Öyle
sanıyorum ki, burada söz konusu olan erkek üstünlüğü sadece bekleme süresi
içinde karılarını geri alma imtiyazı ile sınırlıdır. Bu hak erkeğe tanındı,
çünkü boşayan odur. Boşayan taraf erkek olduğu halde geri dönme hakkının
kadına tanınması, kadının adamın ayağına giderek tekrar erkeğinin nikâhı
altına girmeyi istemesi mantıkla bağdaşmaz. Demek ki bu, durumun özelliğinden
doğan bir haktır. Burada söz konusu olan üstünlük, bu durumla sınırlı
bir üstünlüktür, yoksa çoklarının anladığı ve başka durumlar için de
delil olarak kullandıkları gibi mutlak anlamlı değildir" Ayetin sonunda
yine uyarı cümlesi geliyor:
"Hiç
şüphesiz Allah gücü üstün olandır ve hikmet sahibidir."
Bu
uyarı cümlesi, bu hükümleri farz kılan Allah'ın güçlü olduğunu ve bu
farz kılmanın hikmete dayalı olduğunu vurguluyor. Bu uyarıda kalpleri, çeşitli
etkilerin ve şartların baskısı altında sapıklığa ve eğriliğe yönelmekten
alıkoyan bir mesaj vardır.
Daha
sonraki ayette yeralan hüküm; talâkların, yani boşama evrelerinin sayısına,
boşanan kadının nikah sözleşmesinde belirlenen mehrin sahibi olmaya hakkı
olduğuna, boşanırken bundan hiçbir şeyin geri alınamayacağına ilişkin-dir.
Bu son hükmün bir tek istisnası vardır ki, o da şudur: Eğer bir kadın
istemediği bir evliliği sürdürdüğü taktirde günaha gireceğinden çekinirse
kocasına vereceği fidye karşılığında hürriyetini satın alabilir ki buna
"Hal" durumu denir.
229-
Boşamak iki defa olur. Bundan sonra kadını ya meşru biçimde tutmak ya da
iyilikle bırakmak gerekir. Kadınlara evliyken verdiklerinizden birşey geri
almak helâl değildir. Ama eğer erkek ve kadın, Allah'ın koyduğu sınırları
gözetemeyeceklerinden korkarlarsa o başka. Eğer kadın ile kocanın, Allah'ın
koyduğu sınırları gözetemeyeceklerinden korkarsanız kadının boşanmak için
kocasına fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın
koyduğu sınırlardır, onları aşmayın. Kimler Allah'ın koyduğu sınırları
aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Evlilik
hayatına tekrar dönülebilecek boşama (talâk) iki kezdir. Eğer bu sayı aşılırsa
tekrar o evlilik hayatına dönülemez. Yalnız bir sonraki ayette anlatılan
bir şartla o evliliğe dönülebilir. Bu şart şudur: Kadın, başka bir
erkekle evlenecek. Sonra bu yeni koca, kadını herhangi bir sebeple normal biçimde
boşayacak ve meşru süreler içinde bir daha kadına dönmeyecek, böylece
adamın kadını kesinlikle boşadığı meydana çıkacak. İşte ancak o zaman
kadının eski kocası onunla yeniden evlenebilir, tabii ki, eğer kadın, bu
eski kocası ile tekrar evlenmek isterse bu evlilik söz konusu olabilir.
Bir
rivayete göre boşamaya ilişkin bu sınırlayıcı hükmün iniş sebebi şudur:
islâm'ın ilk yıllarında boşama, hiçbir sayı ile sınırlı değildi.
Erkek, boşadığı kadına, bekleme süresi içinde dönebilir, sonra onu
yeniden boşayıp tekrar ona dönebilir ve bu işlemi istediği kadar
yineleyebilirdi. Bu arada Ensar (Medine yerlisi) müslümanlarından biri karısı
ile bozuşmuş, ona iyice kızmıştı. Bu kızgınlıkla eşine "vallahi,
seninle ne bir daha bir araya gelirim ve ne de senden ayrılırım" diye
yemin etti. Eşi "Bu dediğin nasıl olacak?" diye sorunca adam
kendisine "Seni boşarım, son bekleme sürenin sonlarına yakın tekrar alırım
ve bu işlemi sürekli tekrar ederim" diye cevap verdi. Bu olay
Peygamberimize yansıtıldı ve bir süre sonra şimdi incelemekte olduğumuz
"Boşama iki kezdir" cümlesi ile başlayan ayet indi.
Yüce
Allah'ın müslüman cemaati eğitmeye yönelik sistemi ve metodunda değişmez
bir hikmet görülür. Bu hikmet, hüküm(erin, onlara ihtiyaç doğduğu zaman
indirilmeleridir. Sistem, bütün temel hükümlerini bu şekilde tamamladı.
Geriye sadece somut gelişmelere, pratik olaylara ilişkin tanımlamalar kalmış.
Tanımlama işleminden sonra somut olaylar, sözünü ettiğimiz geniş kapsamlı
temel hükümlerin ışığında çözüme bağlanacaktı.
Bu
sınırlama, boşamayı kısıtlı ve kayda bağlı bir niteliğe büründürdü.
Artık onunla sürekli biçimde oynama imkânı ortadan kaldırıldı. Erkek,
karısını ilk kez boşayınca kadının bekleme süresi içinde, başka
herhangi bir işleme gerek kalmaksızın, eşine dönebilir. Eğer erkek bir
girişimde bulunmaksızın bu bekleme süresi dolar ve kadın da kocasının
ilgisizliğinden emin olursa bu durumda kocanın, karısına dönebilmesi için
yeniden mehir belirlenerek yeni bir nikâhın kıyılması gerekir. Eğer erkek,
bekleme süresi içinde eşine döner,ya da "küçük ayrılık" adı
verilen durumda nikâh tazelerse eşini bir kere daha boşayabilir, bu boşamaya
ilişkin hükümler bütün ayrıntıları ile tıpkı ilk boşamanın hükümleri
gibidir. Fakat eğer bu erkek, eşini üçüncü kez boşarsa, boşama işlemi
gerçekleşir gerçekleşmez, bu eşler arasında "büyük ayrılık"
adı verilen durum meydana gelir. Bu durumda erkek, eşine ne bekleme süresi içinde
ve ne de daha sonra dönemez. Dönebilmesi için kadının bir başka erkekle
evlenmesi, arkasından yeni kocanın, kadını normal bir sebeple boşaması,
bekleme süresi içinde barışma girişiminde bulunmamış olması ya da boşamaları
izleyen bekleme sürelerinin dolması üzerine kadın açısından bu boşamanın
iyice kesinleşmesi gerekir. Ancak o zaman kadının da isteğiyle bir önceki
koca eski karısı ile yeniden evlenebilir.
Yukarda
belirttiğimiz gibi ilk boşama bir mihenk taşı, bir tecrübedir. İkincisi
ise bir başka tecrübe girişimi ve son sınavdır. Eğer bundan sonra ortak
hayat iyi yürürse ne alâ, yoksa üçüncü boşama bu evlilik hayatında
birlikte yaşamayı imkânsızlaştıran köklü bir bozukluk olduğunun kanıtı
olur.
Sözün
kısası, boşama başka hiçbir önlemin çare olamadığı bir rahatsızlığın
son çözüm yolundan başka birşey değildir... Boşamanın ikinci aşaması
gerçekleşince erkeğin önünde iki yol kalır. Ya eşini meşru bir şekilde
nikâhı altında tutacak, birlikte mutlu ve huzurlu bir hayat yaşayacaklar ya
da eşini sıkıntıya sokmaksızın, eziyet etmeksizin iyilikle bırakacak. Bu
da boşamanın üçüncü aşamasını oluşturur, kadın bundan sonra hayatına
yeni bir yön vermek üzere serbest kalır. Bu yasal düzenleme, somut olayları
pratik çözümler ile karşılayan objektif bir düzenlemedir. Somut
realiteleri gözardı etmez, çünkü böyle bir tutum hiçbir işe yaramaz;
insanları yüce Allah'ın fıtratı dışına kaydırarak adeta yeniden
yaratmak gibi bir saçmalığa girişmez; bunun yanında insanı kendi halinde bırakmanın
fayda getirmeyeceği durumlarda onu kendi haline de bırakmaz.
Eğer
erkek karısı ile geçinemiyorsa onu boşamasına karşılık olarak evliyken
kendisine verdiği mehiri ya da diğer hediyeleri kısmen de olsa geri alamaz.
Yalnız, eğer kadın, kocasından ayrılmak zorunluluğunu duyarsa, kişisel
duygularından kaynaklanan bir sebeple kocası ile birlikte yaşayamayacağını
anlar ve kocasını sevmemesinin ya da ona karşı duyduğu nefretin tepkisi ile
ya aile dirliği ya iffet veya edep kuralları bakımından yüce Allah'ın çizdiği
sınırları aşacağını hissederse bu durumda kocasından kendisini boşamasını
isteyebilir, bunun için evlenirken kocasından almış olduğu mehri ve
nafakaları tamamen ya da kısmen geri verebilir, böylece kocasının kasıtlı
bir kusurundan kaynaklanmayan bu yuva yıkımını kısmen telâfi edeceği gibi
kendini Allah'a karşı gelmekten, O'nun sınırlarını çiğnemekten ve
nefsine zulmetmekten koruyabilir. Bütün bunlar, İslâm'ın, insanların karşısına
çıkan bütün somut olayları ve durumları gözettiğini gösterir. İslâm
samimi kalplerin insan tarafından denetim altına alınamayacak olan duygularını
gözönüne alır, kadını nefret ettiği bir hayatı sürdürmeye zorlamaz,
bunun yanında erkeğin de hiçbir kusur işlemediği halde maddî zarara uğramasına
göz yummaz.
Bu
hükmün pratiklik derecesini anlayabilmemiz için Peygamber efendimiz dönemindeki
bir uygulama örneğine dönerek bu tutarlı ilâhi sistemin ne kadar ciddi, ne
kadar anlayışlı, ne kadar iyi niyetli ve adaletli olduğunu somut bir şekilde
görmemiz yerinde olur.
İmam-ı
Malik, ünlü eseri "Muvatta"da rivayet yolu ile edindiği bilgilere
dayanarak şöyle bir olay anlatır: Ensar müslümanlarından Habibe binti Sehl,
Sabit b. Kays b. Şemmas'ın eşi idi. Peygamberimiz bir sabah, namaza giderken
evinin kapısı önünde alacakaranlıkta bu kadınla karşılaştı. "Kim
o?" diye sorunca kadın; "Ben Habibe b. Sehl'im" diye karşılık
verdi. Peygamberimiz; "Ne istiyorsun?" diye sordu. Kadın, kocasını
kasdederek; "Ben ve Sabit b. Kays artık bir arada yaşayamayız"
dedi.
Bir
süre sonra kadının kocası geldi, Peygamberimiz adama; "Eşin Habibe,
aranızda olup bitenleri ayrıntılı biçimde anlattı" buyurdu. Bu arada
kadın; "Ya Resulallah, bana verdiklerinin hepsi yanımda' dedi.
Peygamberimiz, adama; "Verdiklerini ondan geri al" dedi. Adam da
verdiklerini geri aldıktan sonra kadın, eşinden ayrılarak ana-babasının
yanına gitti.
Buhari
aynı olay, Abdullah b. Abbas'a dayanarak şöyle anlatır: Birgün Sabit b.
Kays b. Şemmas'ın eşi Peygamberimize gelerek şunları söyledi; "Ya
Resulallah, ne ahlâk ve ne de din açısından kusurlu bulmuyorum. Fakat müslüman
olduktan sonra tekrar kâfirliğe dalmak istemiyorum." Peygamberimiz, kadına;
"Mehir olarak sana verdiği hurma bahçesini ona geri veriyor musun?"
diye sordu. Kadının; "Evet" demesi üzerine Peygamberimiz, Sabit'e dönerek;
"Hurma bahçeni geri al ve onu boşa" buyurdu.
Aynı
olayın daha ayrıntılı bir rivayetine göre İbn-i Cerir, bir defasında
sahabilerden İkrime'ye; "Hal'in, yani kadının isteği üzerine kocasından
ayrılabilmesinin İslâm'da yeri var mı?" diye sordu ve İkrime'den şu
cevabı aldı:
-
Abdullah b. Abbas'dan işittiğime göre İslâm'da ilk Hal kararı Abdullah b.
Ubeyy'in kız kardeşine uygulandı. Kadın, bir gün Peygamberimize gelerek şöyle
dedi; "Ya Resulallah, bundan böyle asla Sabit ile aynı yastığa baş
koymam. Geçenlerde perdeyi aralayınca onu bir grup arkadaşı arasında eve
gelirken gördüm. Adam o grubun içindekilerin en kara derilisi, en kısa
boylusu, en çirkin yüzlüsü idi." Bunun üzerine kadının kocası;
"Ya Resulallah, ben ona en değerli malımı, hurma bahçemi verdim. Öyleyse
bahçemi geri versin" dedi. Peygamberimiz, kadına; "Ne
diyorsun?" diye sorunca kadın; "Geri veririm, isterse daha fazlasını
da veririm" diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, onları
birbirinden ayırdı.
Bu
rivayetlerin tümü şunu anlatıyor. Peygamberimiz, kadının psikolojik
kaynaklı bir rahatsızlığını kabul etmiş, bu rahatsızlığın yok sayılmasını
yararsız bir inkar saymış, kadını istemediği böyle bir hayata katlanmak
zorunda bırakmayı doğru görmemiş, bu tür bir duygu tarafından gölgelenen
bir karı-koca hayatından hayır gelmeyeceğine karar vermiş ve bu problemi,
ilâhi sisteme uygun bir çözüme bağlamıştır. O ilâhi sistem ki, insan fıtratına
açık, pratik ve objektif biçimde karşılık veriyor, insan psikolojisine karşı,
onun içinden geçen duyguların içyüzünü kavrayan bir anlayışla tavır alıyor.
Bu
tür meselelerde ciddiliğin ve oyun peşinde olmanın, samimiyetin ve düzenbazlığın
kriteri ve müeyyidesi takva, Allah korkusu olduğu için ayetin son cümlesi
Allah'ın sınırlarını aşmaktan sakınmaya çağıran bir uyarı ile bağlanıyor:
"Bunlar
Allah'ın koyduğu sınırlardır, onları aşmayın. Kimler Allah'ın sınırlarını
aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir."
Burada
bir an durup aynı anlama gelen iki Kur'an ifadesi arasındaki ince farka değinmek
istiyoruz. Bu fark, anlatılan şartlara paralel olarak karşımıza çıkıyor.
Bu surenin daha önce incelediğimiz oruç konusunun işlendiği bir ayetin son
cümlesi "Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın bu sınırlara
yaklaşmayın" şeklinde sona eriyordu. Şimdi incelediğimiz ayetler
demetinin uyarı cümlelerinden birinde ise "Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır,
sakın bu sınırları aşmayın" buyuruluyor. Birinci cümlede "yaklaşılmama"
uyarısı yapılırken ikinci cümlede "aşılmama" uyarısı yöneltiliyor.
Acaba bu uyarı farklılığının sebebi nedir?
İlk
cümlenin öncesinde şehevi iç dürtülere getirilen yasaklardan sözediliyordu.
O ayeti bir daha okuyalım:
"Oruç
tuttuğunuz günlerin gecelerinde eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı.
Onlar sizin, siz de onların örtüsü, elbisesisiniz. Allah sizin nefisleriniz
tarafından aldatıldığınızı biliyordu, bunun için tevbelerinizi kabul,
sizleri de affetti. Şimdi artık eşlerinize serbestçe yaklaşın ve Allah'ın
size yazmış olduğunu arayın, isteyin.
Tanyeri
ağarıp siyah ipliği beyaz iplikten ayırd edinceye kadar yiyin, için. Sonra
orucu geceye kadar sürdürün. Mescidlerde itikâfa girdiğinizde eşlerinize
yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın çizdiği sınırlardır, onlara yaklaşmayın.
Allah, ayetlerini insanlara böyle açık açık anlatıyor ki, yasaklardan sakınabilsinler."
İçgüdü
türünden yasakların çekim gücü son derece güçlü olduğu için bu
konudaki uyarıda Allah'ın sınırlarına yaklaşılmasından kaçınılmasının
vurgulanması gayet yerindedir. Çünkü eğer insan bu yasakların alanına
yaklaşır ve çekim düzlemine girerse çekim güçleri karşısında
iradesinin zayıf kalmasından korkulur.
Ama
bu ayette söz konusu olan alan, istemeyerek yapılan hareketlerin, çatışmaların
ve sürtüşmelerin alanıdır. Burada bu çatışmaların herhangi bir aşamasında
söz konusu sınırların önünde durulmamasından, bunların çiğnenmelerinden,
aşılmalarından korkuluyor. Bu gerekçe ile sınırlara yaklaşılmaması uyarısı
değil, sınırların aşılmaması uyarısı yöneltilmiştir. Çünkü şimdiki
uyarı ortamı öbüründen farklıdır. Bu, değişik gereklilikleri gözeten
hayranlık uyandırıcı bir ifade inceliğidir!
230-
Eğer erkek bundan sonra karısını kesinlikle boşarsa bu kadın başkası ile
evlenmedikçe artık kocasına helâl olmaz. Eğer sonraki koca, kadını boşar
da Allah'ın sınırlarını gözeteceklerine inanırlarsa eski karıkocanın
tekrar birbirlerine dönmelerinin sakıncası yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu
sınırlardır, onları bilen topluluğa açık açık anlatıyor.
Daha
önce vurgulandığı gibi üçüncü boşama, bu evlilikte kısa vadede düzelmesi
imkansız, köklü bir bozukluğun bulunduğunu kanıtlar. Bu durumda eğer
erkek boşama kararında ciddi ve kesin ise- tarafların kendilerine birer yeni
eş araması en doğru hareket olur. Yok, eğer bu boşamalar, düşüncesizce
bir an gelen parlamalar veya hakkın kötüye kullanılması sonucu verilen
kararlar sonucu meydana gelmişse o zaman bu hakla bu şekilde oynanmasına bir
sınır koymak gerekir. Çünkü bu hak bir emniyet sübabı, iyileştirilmesi
imkânsız bir rahatsızlığın zorunlu tedavisi olsun diye tanınmış, yoksa
aptallığa ve ciddiyetsizliğe pirim olarak tanınmamıştır. Bu durumda koca
tarafından gerekli saygıyı görmeyen, tersine ayak altına alınan bu evlilik
hayatının sona ermesi gerekir.
Biri
ortaya çıkıp diyebilir ki, "Bu durumdaki kadının günahı nedir ki,
ciddiyetsiz ve sorumsuz bir erkeğin iki dudağı arasından çıkan bir söz yüzünden
hayatı, güvenliği ve huzuru tehlikeye girsin?" Fakat insan hayatının
somut bir olayı karşısında olduğumuz unutulmamalıdır. Peki eğer bu çözüm
biçimini bir yana atarsak bu olayın çözümü nasıl olacak? Acaba eşi ile
arasındaki ilişkiyi ciddiye almayan, bu beraberliğe zerrece saygı duymayan böyle
bir erkeği eşi ile birarada yaşamaya zorlayarak ona meselâ şöyle mi
demeliyiz; "Biz senin bu boşama kararını hiçe sayıyoruz, onu tanımıyor,
onaylamıyoruz. Bu kadın senin zimmetli eşindir, buyur, elinden tut, götür."
Hayır...
Böyle bir tutum, gerek kadını ve gerekse karı-koca ilişkisini son derece
hafife almak olur, İslâm böyle bir şeye razı olmaz. O İslâm ki kadına ve
karı-koca ilişkisine saygı duyuyor ve bu ilişkiyi Allah'a ibadet düzeyine yükseltiyor.
Böyle bir erkeğe verilmesi yerinde olan ceza şudur: Adamı ilişkisini oyuncağa
çevirdiği eşinden ayırırız, ilk iki boşamanın sonunda kadını gözden
çıkardığı izlenimini bırakmış ise yeni bir mehir belirleyerek nikâh
tazelemek zorunda tutarız ve üçüncü boşamadan sonra karısına -yeni bir
evlilik yapıp tekrar boşanmadıkça- dönmesini kesinlikle yasaklarız. Bu
durumda kadına verdiği mehir de evlilik süresince verdiği hediyeler de
elinden gitmiş olur. Ayrıca onu boşama evrelerinin bekleme süreleri boyunca
karısına nafaka vermekle yükümlü tutarız. Önemli olan insan
psikolojisinin somut gerçeklerini, pratik hayatın realitelerini görmemizdir.
Yoksa gerçekler dünyasına ayak basmâksızın rüya aleminde kanatlanıp uçmak
hüner değildir!
Üçüncü
boşamadan sonra hayatın normal akışı içerisinde kadın bir başka erkekle
evlenir ve bu yeni koca kendisini boşarsa o zaman yeniden evlenmelerinin, ne
kadın açısından ve ne de eski kocası açısından sakıncası yoktur. Yalnız
bir şartla:
"Eğer
Allah'ın sınırlarını gözeteceklerine inanırlarsa."
Çünkü
mesele arzulara uymak, içgüdülerin isteklerine karşılık vermek değildir.
Taraflar gerek biraraya gelmekte ve gerekse ayrılmakta nefisleri, cinsel içgüdüleri
ve arzuları ile başbaşa bırakılmış değillerdir. Ortada, gözetilmesi
gereken yüce Allah'ın sınırları vardır. Bu öyle bir hayat çerçevesidir
ki, eğer bunun dışında kalınırsa artık yüce Allah'ın dilediği ve hoşnut
olduğu hayat yaşanamaz.
"Bunlar
Allah'ın koyduğu sınırlardır, Allah onları bilen topluluğa açık açık
anlatıyor."
Yüce
Allah'ın, bu sınırlarını belirsiz ve meçhul bırakmaması, tersine bunları
Kur'an'da net bir biçimde belirlemesi O'nun kullarına yönelik bir rahmetidir.
O bu sınırlamalarını "bilen insan topluluğuna" anlatıyor. Çünkü
gerçek anlamda bilgi sahipleri bu sınırları bilirler ve onların önünde
dururlar. Bunun tersi ise iğrenç bir cahillik ile kör bir cahiliye düzeninden
başka birşey değildir!
Daha
sonraki iki ayette yüce Allah'ın birbirlerinden ayrılmış eşlere yönelik
direktifi geliyor. Bu direktif onları, boşandıktan sonra her durumda iyiliğe,
hoşgörüye ve meşru sınırlar içinde kalmaya çağırıyor: