KISSADAKİ
HAKİKAT
Ayeti
kerimelerin seyri, tartışmanın ve mücadelenin etrafında dönüp dolaştığı
Hz. İsa hakkında kıssadan çıkarılacak temel gerçekleri belirtmeye başlamaktadır.
Hz. Peygamber'e (salât ve selâm üzerine olsun) ehl-i kitabla aralarındaki
diyaloğa ve tartışmaya son verecek, getirdiği ve kendine çağrıda bulunduğu
davanın gerçekliğinde net bir açıklık ve kesin bir inançla karar kılacak
bir karşı koyuşu telkin etmekle sona ermektedir:
58-
Sana okuduğumuz bu kıssalar ve direktifler, ayetlerden ve hikmetli
zikirdendirler.
59-
Allah katında İsa örneği, Allah'ın topraktan yarattıktan sonra ' ol"
demesi ile oluveren Adem örneği gibidir.
60-
Bu anlattıklarımız Rabbinden gelen gerçektir. Sakın kuşkuya kapılanlardan
olma.
61-
Sana gelen bilgiden sonra kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki;
`Geliniz, evlatlarımızı ve evlatlarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı,
kendinizi ve kendimizi biraraya çağıralım; sonra karşılıklı lânetleşerek
Allah'ın lânetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim.
62-
Bu anlatılanlar gerçek olaylardır. Allah'tan başka ilah yoktur. Hiç kuşkusuz
Allah üstün iradeli ve hikmet sahibidir.
63-
Eğer sırt çevirirlerse kuşkusuz Allah kimlerin bozguncu olduğunu bilir.
64-
Deki; `Ey kitap ehli, sizinle aramızda ortak olan şu söze geliniz: Sırf
Allah'ın kulluk edelim, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp
birbirimizi ilâh edinmeyelim.'
Aynı
şekilde bu açıklamanın da başta Hz. Muhammed'e (salât ve selâm üzerine
olsun) gönderilen vahyin doğruluğuna parmak basmakla işe başladığını görüyoruz:
"Sana okuduğumuz bu kıssalar ve direktifler, ayetlerden ve hikmetli
zikirlerdendir"
Bu
kıssalar ve bu Kur'anî direktiflerin tamamı Allah tarafından bir vahiydir.
Allah onları Peygamberine okuyor. İfade şeklinde değer verme, yakınlık ve
sevgi var. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed'e okumayı öğretmeyi bizzat üzerine
aldıktan sonra geriye ne kalır? Ayetlerin ve "Zikr-i Hakîm"in
okumasını... Kuşku yok ki O, hikmet sahibidir. İnsanın ruhu ve hayatındaki
büyük gerçekleri, fıtrata hitap eden bir yöntem ve uygun bir yolla
belirtir. Bu biricik kaynağın dışından kaynaklanan, alışılmadık bir biçimde,
şefkat ve sevgi ile onlara ulaşmaya çalışır.
Sonra
Hz. İsa'nın (selâm üzerine olsun) gerçekliği ve herşeyi var ettiği gibi,
İsa'yı da var eden, yaratma ve iradenin özelliğini belirtmede kesin açıklamalar
getiriliyor:
"Allah
katında İsa örneği, Allah'ın topraktan yarattıktan sonra "ol"
demesi ile oluveren Adem örneği gibidir."
İsa'nın
doğuşu, insanların alışageldiği realitelerle kıyaslandığında gerçektèn
ilginçtir. Fakat insanlığın babası Hz. Adem'in yaratılışına kıyas
edildiğinde ilginç tarafı kalır mı? -Doğuşu nedeniyle- İsa konusunda
tartışma yapan, mücadele eden ve babasız olarak yaratıldığındàn dolay
O'nun etrafında kuruntu ve masallardan ağlar örmeye çalışan ehli kitap...
Evet aynı ehli kitap, Adem'in topraktan yaratıldığını Allah'ın ruhundan
soluk üflenmekle O'na bu insani organizmanın kazandırıldığını kabul
ediyor... İsa'nın etrafında ördükleri masalları hikayeleri Adem in etrafında
örmeye çalışmıyorlar! Adem için; O'nun Lahuti bir tabiatı vardır"
demiyorlar! Halbuki Adem'in kendisinden insan olarak yaratıldığı unsur, İsa
nın babasız olarak doğmasına neden olan unsurun aynısıdır: Her ikisinde
de temel faktör ilahi nefhadır! Ve bu İlâhî nefha da "ol!" sözünden
başka bir şey değildir. Yaratılmak istenen herşey onunla yaratılır:
"O da oluverir".
Böylece
bu gerçeğin... Hz. İsa gerçeğinin... Hz. Adem gerçèğinin... Bütünü
ile yaratma gerçeğinin yalınlığı ortaya çıkar. Kolayca ve net bir biçimde
insanın gönlüne iner. Öyleki insan onà hayret eder: Allah'ın büyük yasasına,
yaratma ve geliştirme yasasına birden uygun düşen bu olay etrafında nasıl
tartışma körüklenebilir?
İşte
"Zikri Hakim"in fıtrata, fıtratın realitesine dayalı yalın mantığıyla
hitap etmede izlediği yol budur. Bu yolla en karmaşık problemler o kadar
kolay ve rahat çözülüyor ki hayran olmamak mümkün mü?
Ayetlerin
akışı problemi bu açıklama noktasına getirdikten sonra Hz. Peygamber e (salât
ve selâm üzerine olsun) yöneliyorken, kendisi ile beraber bulunan, kendisine
okunmakta olan algısı ile pekiştirildiği gibi, zaman zaman ehli kitap tarafından
körüklenen şüphelerin, karıştırmaların ve çirkin saptırmaların bazıları
üzerinde, etkili olduğu etrafındaki müslümanların algılariyle de pekiştirilen
gerçek üzere diretmeye yöneltmektedir.
"Gerçek
senin Rabbindendir; şüphe edenlerden olmaz"...
Rasulüllah
(salât ve selâm üzerine olsun) hayatının hiç bir anında Rabbinin
kendisine okuduğundan şüphe etmedi ve onlardan kuşkulanmadı. Bu uyarı
ancak Hak üzere sebat etmesine teşviktir. Bu sırada müslüman cemaatın
kendi bireylerinden bazıları aracılığıyla ne denli desîselerle karşı
karşıya olduğunu kavrayabiliyoruz. Aynı şekilde müslüman ümmetin bütün
nesiller boyunca bu düzenbazlıklardan neler çektiğini çıkarabiliyoruz. Düzenbazların
ve aldatıcıların karşısında müslümanların Hakk üzere sebat etmesinin
zorunlu olduğunu, düşmanların her asırda daha modern yöntemlerle onu bu
gerçekten alıkoymaya çalıştığı idrak ediyoruz.
Burada
mesele aydınlandıktan ve gerçek net olarak ortaya çıktıktan sonra yüce
Allah, sevgili Peygamberini açıklık kazanan meselede, bu apaçık gerçekle
ilgili olarak tartışma ve cedelleşmeyi bırakmaya çağırıyor: Aşağıdaki
ayetle açıklandığı şekilde onları lanetleşmeye çağırmasını istiyor:
"Sana
gelen bilgiden sonra kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki;
"Geliniz, evlatlarımızı ve evlatlarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı,
kendimizi ve kendinizi biraraya çağıralım; sonra karşılıklı lânetleşerek
Allah'ın lânetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim."
Hz.
Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) bu konuda kendisi ile tartışanları
bu kalabalık toplantıya çağırmış ve iki taraftan hangisi yalancıysa,
Allah'ın ona lanet etmesini dilemelerini istemişti. Fakat onlar işin sonundan
endişe ederek lanetleşmeye yanaşmamışlardı. O zaman gerçek açık biçimde
ortaya çıkmıştı. Rivayetlerin bildirdiğine göre onlar, toplumlarındaki
konumlarını korumak, kilise adamlarının yararlandığı otorite, makam,
menfaat ve nimetleri elden kaçırmamak için bu gerçeğe teslim olmamışlardı!
Bu dinden alıkoyanların muhtaç olduğu şey apaçık delil değildi. İnsanları
gizli kapaklı tarafı bulunmayan apaçık gerçekten alıkoyan menfaatler,
maddi beklentileri ve heva ve heves peşinde koşmalarıydı.
Lanetleşmeye
çağıran ayeti kerimelerden sonra -belki de bu ayetler onların lanetleşmeye
yanaşmamalarından sonra inmiştir- Vahiy hakikati... Kıssaların gerçeği
yani konunun eksenini oluşturan Vahdaniyet gerçeği açıklanıyor. Hakikatten
yüz çevirenler ve bu yüz çevirmeleriyle yeryüzünde bozgunculuk yapanlar
tehdit ediliyor:
"Eğer
sırt çevirirlerse kuşkusuz Allah kimlerin bozguncu olduğunu bilir"
"Bu
anlatılanlar gerçek olaylardır. Allah'tan başka ilâh yoktur. Hiç kuşkusuz
Allah üstün iradeli ve hikmet sahibidir."
Bu
nassların belirttiği gerçekler daha önce de belirtilmişti. Bunlar lanetleşme
çağrısından ve onun reddedilişinden sonra pekiştirme için anlatılmaktadır.
Burada yeni olan, gerçekten sırt çevirenlerin bozguncular diye nitelenmeleri
ve Allah'ın bozguncuları bildiği gerçeğiyle onların tehdit edilmesidir.
Tevhid
gerçeğinden yüz çevirenlerin üstlendikleri bozgunculuk büyük bir fesattır.
Realite olarak bozgunculuğun kaynağı, bu gerçeği kabul etmeye yanaşmamaktan
başka bir şey değildir. Bu kabul ediş sadece dille onaylamak şeklinde
olamaz. Dil ile onayın hiç bir değeri yoktur. Olumsuz anlamdaki kalp ile
kabul edişin de bir değeri olamaz. Çünkü bu kabul ediş insanların
hayatlarında realiteye dayalı etkilerini ortaya çıkarmaz. Bozgunculuğun başlıca
kaynağı, bu gerçeği insan hayatının realitesinde kendisinden ayrılmayan
etkileriyle beraber kabul etmekten yan çizmektir. Tevhid gerçeğinin birinci
ve ayrılmaz parçası ilâhlığı bire indirgemek ve dolayısıyla kulluğun
da bir olduğunu kabul etmektir. Allah'tan başkasına kulluk yoktur. Allah'tan
başkasına itaat yoktur. Allah'tan başka hiç kimseden emir almak yoktur.
Allah'tan başka kulluk yapılacak kimse yoktur.
Allah'tan
başka itaat edilecek kimse yoktur. Ondan başka emir alınacak kimse yoktur.
Kanun koymada emir alma, değer yargıları ve kuralları belirlemede emir alma,
eğitim ve ahlâkta emir alma, insanın hayat düzeni ile ilgili her şeyde emir
alma kaynağı Allah'tır. Böyle hareket edilmediği sürece bu şirkin ve küfrün
kendisidir. İstediği kadar dille kabul edilsin; insanların tüm hayatlarında,
teslimiyet, itaat, kabullenme ve sahiplenme gibi somut verilerini meydana
getirmeyen pratiğe dönüşmeyen kalp ile kabul edişlerin bir değeri
olmayacaktır.
İşlerini
idare eden bir tek ilah olmadan bütünü ile bu evrenin işi düzelmez ve
durumu düzene girmez: "İkisinde Allah'tan başka ilahlar olsaydı ikisi
de bozulurdu" (Enbiya suresi; 22) İnsanlara göre ilahlığın en belirgin
özellikleri şunlardır: Kulların kulluk etmesi, insanların hayatlarında
egemen yasalar belirlemesi ve onlara bir takım ilkeler koyması... Bunların
herhangi birisinde kendisinin hak sahibi olduğunu iddia edenler, ilahlığın
en belirgin özelliklerini kendilerinde görüyor ve kendilerini Allah'a rağmen,
insanların Rabbi konumuna sokuyor demektir.
Yeryüzünde
bu türden ilahların çoğaldığı.. İnsanların birbirine tapınmaya başladığı
noktadaki bozgunculuk kadar çirkin bir bozgunculuk örneği gösterilemez.
Kullardan bir kulun, insanların bizzat kendisine itaat etmesi gerektiğini
bizzat kendisinin onların hayatlarına hükmedecek yasaları belirleme hakkına
sahip olduğunu, bizzat kendisinin değer yargılarını ve ilkeleri belirleme
hakkı olduğunu iddia etmesi sırasındaki bozgunculuk... Bu kendisini putlaştıranlar
Firavun gibi "Ben sizin en yüce Rabbinizim"·(Naziat suresi; 24)
demese de ilahlık iddiasında bulunuyor demektir. Bu putlaşmalara yücelik
verip kabul etmek ise, Allah'a ortak koşmak ya da O'nu inkar etmektir. Bu ise
yeryüzündeki bozgunculuğun en çirkin şekillerinden biridir.
İLÂHÎ
ÇAĞRI
Onun
için ayetlerin akışı içinde bu tehditten sonra ehli kitabın ortak bir söze
daveti yer almaktadır. Yalnız Allah'a kulluğa, O'na ortak koşmamaya ve
birbirini Allah'ın dışında Rabbler edinmemeye davet. Aksi takdirde bu mesaja
aykırı bir davranış hiçbir konuşmaya ve tartışmaya yer verilmeyecek bir
yol ayrımını gerektirecektir:
"De
ki: "Ey kitap ehli, sizinle aramızda ortak olan şu söze geliniz: Sırf
Allah'a kulluk edelim, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp
birbirimizi ilah edinmeyelim."
Şüphesiz
ki bu insaflı bir çağrıdır. Peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun)
kendisinin ve beraberindeki müslümanların onlara üstünlük sağlamaya çalıştığı
bir çağrı değildir. Ortak bir çağrıdır. Hepsi aynı hizada O'nun önünde
duracaktır. Bazısı bazısına üstünlük taslamayacak, bir kısmı bir kısmını
kul edinmeyecektir. Bu çağrıyı inatçı, bozguncu, sarsılmaz gerçeğe
gelmek istemeyenden başkası reddedemez.
Bu,
yalnız Allah'a kulluğa çağrıdır. Ona hiçbir varlığı.. hiçbir insanı
hiçbir taşı ortak koşmamaya çağrıdır. İnsanların birbirlerini hiçbir
Nebiyi, hiçbir Resulü Allah ile birlikte ilah edinmemesine çağrısıdır.
Peygamberlerin hepsi de Allah'ın kullarıdır. Allah onları emirlerini tebliğ
etsinler diye seçmiştir. İlahlık ve Rububiyette kendilerini Allah'a ortak
etsinler diye değil...
"Eğer
sırt çevirirlerse, deyin ki: Bizim müslüman olduğumuza tanıklık
edin" Eğer ortaksız olarak yalnız Allah'a ibadet etmeyi, yalnız Allah'a
kulluk ki bu iki eylem, kulların uluhiyete karşı tutumlarını
belirlemektedir reddederlerse... "Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki:
"Bizim müslüman olduğumuza tanıklık edin"
Müslümanlarla
Allah'a rağmen birbirlerini Rabbler edinenler arasındaki bu karşılaştırma,
müslümanların kimliğini net ve kesin olarak ortaya koymaktadır. Müslümanlar
yalnız Allah'a ibadet edenler, kendisine kul olmaya yalnız Allah'ı lâyık görenler
ve Allah'a rağmen birbirini Rabbler edinmeyenlerdir. Müslümanları diğer
uluslardan ve inançlardan, müslümanların yaşam tarzını, bütün insanların
yaşam tarzından ayıran başlıca nitelikler bunlardır. Ya bu nitelikler
onların üzerinde gerçekleşecek ve onlar müslüman olacaktır. Ya da bu vasıflar
onların üzerinde gerçekleşmeyecek ve ne kadar müslüman olduklarını iddia
etselerde müslüman olmayacaklardır!
İslâm
insanları, kullara kulluktan kurtaran tam bir özgürlüktür. İslâm nizamı
da diğer düzenler arasında özgürlük hareketini gerçekleştiren biricik düzendir.
İnsanlar, yeryüzü kaynaklı düzenlerin hepsinde birbirini Allah'a rağmen
Rabbler edinirler.. Bu birbirini rabb edinme olayı en katı dikta rejimlerinde
göze çarptığı gibi, en ileri demokrasilerde de ortaya çıkmaktadır. İlahlığın
en başta gelen özelliği, insanları kendisine taptırma ve kurumlarını,
sistemlerini yasalarını, kanunlarını, değer yargılarını ve ilkelerini
benimsetmedir. Bu, yeryüzü kaynaklı bütün düzenlerde şu veya bu şekilde
birtakım insanların tekeline girmiştir. Şu veya bu konumda insanlardan bir
topluluğa havale edilmiştir. Geniş halk kitlelerinin kendisinin belirlediği
yasalara, değer yargılarına, ilkelerine ve düşüncelerine boyun eğdiği bu
topluluk yeryüzü ilahlarıdır. İnsanların ilahlık ve rububiyet özelliklerini
kendilerinde görmelerine izin vermeleri ve Allah'a rağmen birbirlerini rabler
edinmelerinin tipik örneğidir bu. İnsanlar, bu ilahları böyle kabul
etmekle, onlara secde etmeseler de, önünde eğilmeseler de Allah'a rağmen
onlara kulluk etmiş olurlar. Zira kulluk Allah'tan başkasına yönelme imkanı
olmayan bir ibadettir. İşte ancak İslam nizamında insan bu boyunduruktan
kurtulur. Özgürlüğe kavuşur. Düşüncelerini, düzenlerini, yaşam biçimlerini,
yasalarını, kanunlarını, değer yargılarını ve ilkelerini yalnız
Allah'tan alan bir özgürlüğe kavuşur. Bu konuda onun konumu diğer tüm
insanların konumu gibidir. O ve diğer bütün insanlarla eşit konumdadır.
Hepsi aynı düzeydedir. Hepsi Allah'ın emrindedir. Allah'a rağmen
birbirlerini Rabbler edinmezler. İşte bu anlamıyla İslâm, Allah katında
kabul gören tek dindir. Ve tüm Peygamberlerin Allah katından getirmiş olduğu
din budur. Allah, peygamberleri bu din ile gönderdi ki, insanları kullara
kulluktan kurtarıp Allah'a kul etsinler. Kulların zulmünden Allah'ın
adaletine kavuştursunlar... Bundan yüz çeviren Allah'ın şehadetine göre müslüman
olmamıştır.. Meseleyi çarptıranlar istediği kadar çarptırsın... Saptıranlar
istediği kadar saptırmaya çalışsın.
"Allah
katında geçerli olan din İslâm'dır." (Al-i İmran suresi; 19)
Sûrenin
bu bölümü, baştaki geniş ve temel çizgiye paralel olarak devam etmektedir.
Ehli kitap ile müslüman cemaat arasındaki savaş... İnanç savaşı çizgisi.
Bu dinin düşmanları tarafından yapılan çalışmalar, oyunlar, tuzaklar,
aldatmalar, yalanlar, planlar, hakk ile batılı karıştırmalar, şüphe ve kuşku
tohumlarım yayma; bu ümmete kötülük etmek ve zarar vermek için ortaya
koydukları ardı arkası kesilmez amansız mücadeleyi dile getirmektedir...
Sonra... Kur'an'ın bunların hepsine karşı koyuşu.. Kur'an'ın müminleri,
üzerinde bulundukları Hakkın gerçekliği ile düşmanlarının üzerinde
bulunduğu batılın gerçekliği, bu düşmanların kendilerine karşı
kurdukları tuzakların mahiyeti bilincine erdirmesi... Sonra bu düşmanların
vasıflarını, karakterlerini, ahlâklarını, eylemlerini ve niyetlerini müslüman
cemaatin gözleri önüne sermesi. Müslüman cemaate düşmanlarının
mahiyetini bildirmesi, kendilerine yakıştırdıkları bilgi ve marifet süslerini
kaldırması ve aldatılmış müslümanların onlara güvenlerini yok etmesi önemlidir.
Müslümanları onların tutumlarından nefret ettirmesi. Onların tuzaklarım gözler
önüne serip çirkinliklerini göstermekle, kimseyi kandıramayacak ve kimseye
şirin görünmeyecek şekilde etkisiz bırakması detaylıca ele alınmıştır.
Bu
bölüm, ehli kitabın Hz. İbrahim (selâm üzerine olsun) hakkında tartışmak
suretiyle düşmüş oldukları gülünç duruma parmak basmakla söze başlı-yor.
Yahudiler. İbrahim'in yahudi olduğuna inanıyor. Hıristiyanlar da O'nun Hıristiyan
olduğuna inanıyor. Halbuki İbrahim Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan;
Tevrat'tan ve İncil'den önce yaşamıştır. Bu konuyu bu tarzda tartışmak
hiçbir delile dayanmadan münakaşa etmektir. Sonra İbrahim'in üzerinde
bulunduğu hakikat belirtiliyor. O, İslâm üzerindeydi... Allah'ın sağlam
dini üzerinde... Allah'ın dostları onun yolu üzerinde yürüyenlerdir.. ve
Allah bütün müminlerin dostudur. Böylece Yahudilerin ve Hıristiyanların da
iddiaları suya düşüyor. Asırlar boyunca Allah'ın peygamberini ve onlara
iman edenleri birbirine bağlayan İslâm çizgisi netleşiyor.
`Gerçekten
İbrahim'e en yakın insanlar O'na uymuş olanlar ile bu Peygamber ve de O'na
inananlardır. Allah müminlerin dostudur."
Ardından
ehli kitabın Hz. İbrahim ya da diğer peygamberler hakkında kuşkulandırmaların
ve gizli olan temel amacın ne olduğu belirtmektedir. Sûrenin daha önceki bölümlerinde
ve gelecek bölümlerde de belirtildiği gibi, bu temel amaç; müslümanları
dinlerinden saptırmak ve onları inançlarında kuşkuya düşürmekti. Bu
nedenle ayetler saptıranlara azarlamalar yöneltmektedir:
"Ey
Kitap ehli, niye göz göre göre Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz?"
"Ey
Kitap,ehli niye gerçeğin üzerine batılı örtüyor ve bile bile gerçeği
saklıyorsunuz?" (Al-i İmran suresi; 70-71)
Biraz
ilerde düşmanlarının onları inançlarında ve dinlerinde kuşkuya düşürmek
için baş vurdukları çirkin bir yola, alçakça düzenlenen bir tezgaha ve
bir oyuna müslümanların dikkati çekiliyor. Başvurulan bu oyun; sabahleyin
İslâm'a iman ettiklerini ilan edip akşamleyin İslâm'ı inkara kalkışmaları,
Müslümanların saflarında henüz sağlam olarak yer almamış kimseleri -bu tür
insanlara her safta ve her zaman rastlamak mümkündür- kuşkuya düşürmekti.
Kitaplardan, Peygamberlerden ve önceki dinlerden haberi olan ehli kitap mutlaka
önemli bir iş için Ïslâm'dan dönmüş olmalıdır kanaatini uyandırmak
idi amaçlan...
"Kitap
ehlinden bir gurup dedi ki; "Mü'minlere indirilen mesaja günün başlangıcında
inanınız, fakat günün sonunda onu reddediniz, böylece belki onlar da inançlarından
dönerler." (Al-i İmran suresi; 72)
Ardından
ehl-ı kitabın karakteri, ahlâkı, antlaşma ve sözleşmelere bakış açıları
açıklanıyor. Onlardan bazılarının emanet duygusuna sahip oldukları teslim
edilmekle beraber diğerlerinin ne emanet ne sözleşme ne de sorumluluk görevi
diye bir dertlerinin olmadığı belirtiliyor. Onların bu dönekliklerine ve
hainliklerine felsefi bir temel, dinlerinde bu yaptıklarına bir dayanak
bulmaya çalıştıklarım ifade ediyor. Halbuki dinlerinin bu yaptıklarından
uzak olduğu belirtiliyor.
"Kitap
ehlinden öylesi var ki, yanına yüklü bir emanet bıraksan onu sana geri
verir, buna karşılık öylesi var ki, eğer ona bir dinarcık emanet versen, sürekli
tepesinde dikilmedikçe onu sana geri vermez. `Ümmîlere (kendi dinimizden
olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur.' dedikleri için böyle
davranırlar, böylece bile bile Allah adına yalan söylerler. (Al-i İmran
suresi; 75)
Tam
bu esnada İslâm'ın ahlâk görüşünün karekteri, kaynağı ve Allah
korkusu ile ilişkisi belirtiliyor.
"Hayır,
öyle değil. Kim sözünü yerine getirir ve günahtan sakınırsa bilsinki
Allah kesinlikle takva sahiplerini sever."
"Allah'a
verdikleri sözü ve yeminlerini birkaç para karşılığı satanlar var ya,
onların ahirette hiçbir payları olmaz; Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz,
taraflarına bakmaz ve kendilerini günahlardan arındırmaz; onları acıklı
bir azap beklemektedir." (Al-i İmran suresi; 76-77)
Daha
ilerde ehl-i kitabın, hepsi ucuz bir pahadan ibaret olan yeryüzü kazançlarını
elde etme uğruna din konusundaki yalanlarına ve dönekliklerine bir örnek
veriliyor.
"Onlardan
öyleleri var ki, kutsal kitabı dil kıvırarak okurlar, okuduklarını Allah'ın
kitabından sanmanızı sağlamaya çalışırlar. Oysa, bu okudukları şeyler
kitaptan değildir. `Bu Allah katındandır' derler. Oysa Allah katından değildir.
Böylece bile bile Allah adına yalan söylerler." (Al-i İmran suresi; 78)
Ehl-i
kitabın diline doladığı meselelerden biri de Mesih ve Kutsal Ruh'un ilahlığı
iddialarıydı. Yüce Allah, Mesih'in (selâm üzerine olsun) kitapta bu ilahlığı
onlara getirmiş olması ihtimalini veya onlara bunu emretmiş olmasını
reddediyor.
"Hiçbir
insana yakışmaz ki, kendisine kitap, yetki ve peygamberlik verildikten sonra
insanlara dönsün de "Allah'ı bırakarak bana kul olunuz" desin
tersine ona yakışan söz "Okuyup öğrendiğiniz bu kitap gereğince
Allah'a kul olmayı benimseyiniz" demektir."
"Onun
size melekleri ve peygamberleri ilâh edinmenizi emretmesi de düşünülemez. O
size müslüman olduktan sonra, kâfir olmayı emreder mi hiç?" (Al-i İmran
suresi; 79-80)
Bu
münasebetle birbirini izleyen peygamberler kafilesinin gerçek ilişkisi dile
getiriliyor: Allah'ın, peygamberlerin kendilerinden sonra gelen peygamberlere
bu görevi devretmeleri ve onlara destek olmaları için onlardan söz aldığı
belirtiliyor. Burada ehl-i kitabın son gönderilen peygambere iman etmesi ve
O'na destek olmaları gerektiği kesinleşiyor. Fakat onlar, Allah'ın
kendileriyle ve daha önceki peygamberleriyle yaptığı antlaşmaya bağlı
kalmıyorlar. Hâla yürürlükte bulunan bu antlaşmanın gereği olarak Allah'ın
dininden İslâm'dan başka din arayanların, Allah'ın belirttiği gibi `Aslında
evrenin bütün düzenine karşı koymuş oldukları' belirtiliyor.
"Yoksa
onlar Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar. Oysa göklerde ve yerde
bulunanların tümü ister istemez O'na eslim olmuşlardır ve O'nun huzuruna döndürüleceklerdir."
(Al-i İmran suresi; 83)
İşlerini
bütünüyle Allah'a teslim etmeyenlerin ve gönül huzuru ve teslimiyetle
Allah'ın yoluna itaat edip bağlanmayanların büyük kainat düzeninin dışına
çıkan anormal yaratıklar olduğu ortaya çıkıyor. Burada ayetler Peygamberi
(salât ve selâm üzerine olsun) ve O'nunla beraber bulunan müslümanlar bütün
peygamberlerin getirdiği herşeyde somutlaşan Allah'ın biricik dinine iman
edişlerini ilan etmeye yöneltiyor Allah'ın bu dinden başkasını insanlardan
kabul etmeyeceği belirtiliyor.
"Kim
İslâm'dan başka bir din ararsa o din ondan kabul edilmez ve ahirette hüsrana
uğrayanlardan olur." (Al-i İmran suresi; 85)
Bu
dine iman etmeyenlerin Allah'ın hidayetine ermesi onun azabından kurtulması
beklenemez, Kafir olarak ölenler bütün servetlerini dağıtmış olsalar dahi
onlara bir yararı olmayacaktır. Dünya dolusu fidye verseler bile onları
kurtaramayacaktır! Bu malların verilmesi ve dağıtılması ile ilgili olarak
müslümanlara dönülmekte sevdikleri mallardan Allah yolunda dağıtmaları
sevdirilmektedir. Böylece onlar kıyamet gününde dağıttıkları malların
karşılıklarını Allah katında göreceklerdir.
"Sevdiğiniz
şeylerden infak etmedikçe iyilik mertebesine eremezsiniz. Her ne infak
ederseniz, hiç şüphesiz Allah onu bilir." (Al-i İmran suresi; 92)
Böylece
bu bir tek bölüm onca yüklü gerçekleri ve yönlendirmeleri bir arada
sunmaktadır ve bunlar sûrenin değindiği büyük savaşın bir parçasıdır.
Müslüman cemaat ile bu dinin düşmanları arasında asırlardan beri süre
gelen savaş... Bu savaş, kullanılan vasıta ve araçların şekli değişse
de hedefleri ve amaçları değişmeden bugünde bütün şiddetiyle sürmektedir.
Uzun zamandan beri sürüp gelen çizgisini devam ettirmektedir. Bu toplu bakıştan
sonra şimdi ayetleri kapsamlı ve detaylı olarak ele alalım:
65-
Ey kitap ehli; ne diye İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat ve İncil
O'ndan sonra indirildi. Bunu düşünemiyor musunuz?
66-
Diyelim ki, hakkında bilgi sahibi olduğunuz İsa konusu üzerinde tartıştınız.
Peki hiç bilmediğiniz bir konu üzerinde ne diye tartışıyorsunuz? Allah
bilir fakat siz bilmezsiniz.
67-
İbrahim ne yahudi ve ne de hıristiyan idi. O dosdoğru bir müslümandı. müşriklerden
değildi.
68-
Gerçekten İbrahim é en yakın insanlar O'na uymuş olanlar ile bu peygamber
ile O'na inananlardır. Allah müminlerin dostudur.
Muhammed
İbni İshak diyor ki: Zeyd İbni Sabit'in Muhammed İbni Ubeyy, Said bin Cübeyr'den
-veya İkrime'den-, O da İbni Abbas'tan (Allah hepsinden de razı olsun) bana
haber verdi. İbni Abbas dedi ki: "Necran Hıristiyanları ile yahudilerin
hahamları Resulullah'ın (salât ve selâm üzerine olsun) yanında biraraya
geldiler ve O'nun yanında tartışmaya başladılar. Yahudi hahamlar İbrahim
yahudi idi diyorlardı hıristiyanlarda: İbrahim Hıristiyan'dı diyorlardı.
Bunun üzerine yüce Allah "Ey kitap sahipleri ne diye İbrahim hakkında
tartışıyorsunuz?.." ayetini indirdi.
Ayetin
iniş nedeni ister bu olay, isterse başka bir olay olsun metninden anlaşıldığına
göre ehli kitabın iddialarını reddetme amacıyla indiği anlaşılıyor.
Peygamber ile ya da peygamberin huzurunda birbiriyle tartışmaktan ve bu konuda
tezler ileri sürmekten birinci amaç; Allah'ın vaadini yalnız Hz. İbrahim'de
(selâm üzerine olsun) sınırlı kılmak, peygamberliği yalnız O'nun
ailesine bağlamak, hidayet ve fazileti de O'nda odaklaştırmaktı. İkincisi;
-önemli olan da budur Peygamberimizin kendisinin İbrahim'in dini üzerinde
bulunduğu ve müslümanların Hanifliğin başta gelen mirasçıları olduğu
iddiasını yalanlamaktı. Böylece müslümanları bu gerçekten kuşkuya düşürmek
ya da en azından onlardan bazılarının gönlüne şüphe tohumları ekmek
istiyorlardı.
Onun
içindir ki Allah onları bu şekilde eleştirmekte ve hiçbir delile dayanmayan
göstermelik tartışmalarını açıklamaktadır. Hz. İbrahim Tevrat'tan da önce;
İncil'den de önceydi. Peki bu durumda O nasıl Yahudi veya Hıristiyan
olabilirdi? Bu akla aykırı bir iddiaydı. Gerçeğe aykırılığı, tarihe
bir göz atmakla hemen anlaşılıverirdi.
"Ey
kitap ehli, ne diye İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat ve İncil
O'ndan sonra indirildi. Bunu düşünemiyor musunuz?"
Sonra
onların eleştirilmesine, getirdikleri delillerin değersizliğine, inatlarının
açıklanmasına, tartışma ve diyalogda sağlıklı bir mantık yoluna
dayanmamalarına değinmektedir.
"Diyelim
ki hakkında bilgi sahibi olduğunuz İsa konusu üzerinde tartıştınız. Peki
hiç bilmediğiniz bir konu üzerinde ne diye tartışıyorsunuz. Allah bilir
fakat siz bilmezsiniz."
Onlar
Hz. İsa (selâm üzerine olsun) konusunda tartışmışlardı. Aralarında hükmetmesi
için Allah'ın kitabına çağırıldıkları sırada hukuki birtakım hükümlerde
tartıştıkları ve sırtlarını dönüp yüz çevirdikleri de bir vakıa idi.
Bu da, Hz. İsa konusu da onların bildiği şeylerin kapsamına giriyordu.
Fakat
kendilerinden, kitaplarından ve dinlerinden önceki bir kişi hakkında tartışmanın
anlamı nedir? Bu sırf tartışmış olmak için tartışmaydı. Hiçbir dayanağı
olmayan bir münakaşaydı. Öyleyse bu, şehevî arzuların heva ve hevesin peşinde
sürüklenmekti. Bu durumda olan bir kişinin söylediklerine güven olmaz onun
söylediklerine kulak vermek bile gerekmez!
Ayeti
kerimeler, onların tartışmalarının temelsiz olduğunu belirtip söylediklerinin
güvenilir olmadığını beyan ettikten sonra Allah'ın öğrettiği gerçeği
tekrar belirtmeye geçiyor. Bu uzak tarihin gerçekliğini öğreten yüce
Allah'tır. Kulu İbrahim'e indirdiği dinin gerçekliğini de bilen O'dur.
O'nun sözü öyle nettir ki O'na kimsenin diyeceği olmaz. Delilsiz desteksiz
tartışmaya ve münakaşaya kalkışanlar hariç tabi:
"İbrahim
ne yahudi idi ne de hıristiyan idi. O dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden
değildi."
Daha
önce dolaylı belirttiği noktayı şimdi biraz daha açıyor Hz. İbrahim'in
(selâm üzerine olsun) ne yahudi ne de Hıristiyan olduğunu, Tevrat'ın ve İncil'in
ancak O'ndan sonra indirildiğini belirtiyor ve O'nun İslâm dışında bütün
dinlerden yüz çevirdiğini ifade ediyor: O'nun sadece müslüman olduğunu,
detaylı olarak açıkladığımız kapsamlı anlamıyle müslüman olduğunu
belirtiyor.
"Müşriklerden
değildi."
Bu
gerçek daha önceki "Dosdoğru bir müslümandı" ifadesinde anlamını
bulur. Onun burada açıkça belirtilmesi birtakım ifade ve işaret
inceliklerine dikkat çekmektedir:
l-
Dinleri bu saptırılmış inançlara dönüşen yahudi ve hıristiyanlar artık
müşrik olmuşlardır. Onun içindir ki Hz. İbrahim'in ne yahudi ne de hıristiyan
olması mümkün değildir. Yalnız O dosdoğru bir müslümandır.
2-
İslâm başka, şirk başkadır. İkisi bir noktada buluşamaz. İslâm bütün
özellikleriyle ve tüm gerekleriyle mutlak Tevhidin adıdır. Bu nedenle şirkin
herhangi bir çeşidi ile asla bağdaştırılamaz.
3-
Kureyş müşriklerinin İbrahim'in dini üzere oldukları ve Mekke'deki evinin
hizmetçileri oldukları şeklindeki iddialarını da reddediyor. Hz. İbrahim
dosdoğru bir müslümandı. Onlar ise müşrik: "Ve O, müşriklerden değildi."
İbrahim
(selâm üzerine olsun) dosdoğru bir müslüman olduğuna ve müşriklerden
olmadığına göre, hiçbir yahudinin veya hıristiyanın yahud da bir müşrikin
O'na varislik iddia etme hakkı olamaz. O'nun inancından uzak oldukları halde
O'nun dinine bağlı olduklarını söylemelerinin anlamı olmaz. İnanç, İslâmda
insanların üzerinde birbiriyle buluştuğu ilk bağdır. Burada insanları
birbirine bağlayan bağlar; soy, kabile, ırk ve vatan değildir. İman
edenlerin üzerinde buluştuğu bu bağ sağlamlaştığında insanlar; artık,
soy, kabile, ırk ve ülke bağlarıyla birbirine bağlanmazlar. İslam'a göre
insan özü itibariyle insandır. Bu nedenle insan, kendisindeki özün en özel
niteliklerine varıncaya kadar inanç üzerinde buluşabilir. İnsan, hayvanlar
gibi toprak, ülke, ot, otlak, sınır ve ırk üzerinde buluşmaz. Birey ile
birey arasında, topluluk ile topluluk arasında, insanlardan bir nesil ile başka
bir nesil arasındaki dostluk; inanç bağı dışındaki hiçbir bağ üzerinde
kurulamaz. Müminin mümin, ilk müslüman cemaatın müslüman cemaat ile
zaman-ve mekan sınırlarının ardından soy ve kan bağının, ırk ve ülke sınırlarının
ötesinde, müslüman neslin müslüman nesiller ile buluşmasını sağlayacak,
onları birbirinin dostu olarak bir araya getirecek bağ, yalnız ve yalnız
inanç bağıdır. Bunların bütününün yanında Allah hepsinin dostudur.
"Gerçekten
İbrahim'e en yakın insanlar O'na uymuş olanlar ile bu peygamber ve O'na
inananlardır. Allah müminlerin dostudur."
Sağlığında
Hz. İbrahim'e uyanlar, O'nun yolu üzerinde yürüyenler, ve O'nun sünnetini
esas alanlar O'nun dostlarıdır. Sonra İslam'da onunla buluşan şu peygamber,
Allah'ın şehadetiyle de şahitlerin en doğrusudur. Sonra bu Peygamber'e (salât
ve selâm üzerine olsun) iman edip İbrahim'le (selâm üzerine olsun) sistemde
ve yolda buluşanlar da O'nu izleyenlerdir.
"Ve
Allah, müminlerin dostudur."
Onlar,
kendilerini Allah'a izafe eden, O'nun sancağı altında birleşen, O'na bağlanan
ve O'ndan başka hiç kimseye bağlanmayan Allah'ın hizbidir. Onlar bir
ailedir. Bir tek ümmettir... Nesiller ve asırların ötesinde yurt ve vatanların
ötesinde ulusların ve ırkların ötesinde evlerin ve boyların ötesinde bir
ümmet!..
Bu
tablo, insanın yapısına uygun düşen en ideal toplum tablosudur. Onları
hayvan sürülerinden ayıran özellik de budur zaten. Bu, aynı zamanda gizli
veya açık zincirlere vurulmadan toplanmaya izin veren biricik sosyal yapıdır.
Çünkü buradaki bağ iradeye bağlıdır. Herkes kendi isteğiyle bu bağı
çözme özgürlüğüne sahiptir. Bu bağ inançtır. Kişi kendisi onu seçer
ve iş biter... Buna göre eğer toplumsal yapının temeli ırki olursa insan
ırk değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli millet olarak alınırsa,
insan milletini değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli renk olursa
insan rengini değiştiremez. Eğer toplumsal yapının temeli dil olarak alınırsa,
insan zorluğa katlanmadan dilini değiştiremez. Eğer toplumsal yapının
temeli sınıf olarak alınırsa, insan kolay kolay sınıfını değiştiremez.
Hatta Hindistan'daki Kast sistemi gibi sınıflarda babadan oğula geçiyorsa
insan bunu asla değiştiremez. Bu nedenle sürekli olarak insanın toplumsal
yapılanması önünde bu tür engellere rastlanacaktır. İnsanların toplumsal
yapılanma temeli, insanın bireysel yönelişlerine terk edilen; bireyin kendi
aslını, rengini, dilini, sınıfını değiştirmeden rahatlıkla değiştirebileceği
ve buna bağlı olarak safını seçebileceği düşünce, inanç ve yaklaşım
bağı üzerine kurulduğunda ancak mesele çözülebilir.
Bu
niteliği toplumsal yapının esası kabul etmek insana bahşedilen bir şeref
olmasının yanında, O'nu hayvan sürüsünden ayıran en değerli unsurlarıyla
da ilgili bir meseledir!
İnsanlık
ya İslâm'ın öngördüğü biçimde insanca yaşayacak ruhun azığı, gönlün
huzuru ve bilincin bir işareti üzerinde bir araya gelecektir... Ya da toprak sınırları,
ırk ve renk sınırları ardında paramparça hayvan sürüleri halinde yaşayacaktır.
Aslında ikinci türdeki sınırların hepsi otlakta bir sürünün diğerine
karışmasını önlemek amacıyla hayvanlar için belirlenen sınırlardır.