 |
| İRTİCANIN KÖKÜNDE NE VAR? |
|
Tınaz Titiz
İrtica
ile mücadelede bir Milli Strateji hazırlandığı yolundaki bir gazete
haberleri, Cumhuriyetimizin 75. yılında hala ortaçağ karanlıklarıyla
uğraşıyor olduğumuz sorununun, görünenlerden farklı nedenleri
olduğu, hem de hiç umulmayan nedenleri olduğu kuşkusunu destekler
niteliktedir.
"Sıra
politikacısının çeşitli çıkarlar uğruna verdiği tavizler" ya da
"sürekli olarak kaşınacak noktalar yaratarak Türkiye'yi kontrol
amacı güden yabancı devletlerin varlığı" gibi nedenlerin, o
umulmayan "neden"in basit türevleri olduğuna dikkat edilmelidir.
Canlı
organizmaların biyolojik bağışıklık sistemine benzetilebilecek olan
sosyal bağışıklık sistemimiz, çeşitli iç ve dış kaynaklı sorunları
çözebilme konusunda antikorlar üretebilmeliydi. Bunun üremesine
engel bir şeyler yapıyor olmalıyız. Nitekim, Güneydoğu terörü de bu
zayıf bağışıklık sisteminin bir ürünüdür. Sorun bugün için kuvvetli
bir kortizon hücumu ile yavaşlatılmıştır; ama bağışıklık sistemimiz
güçsüzlüğünü korumaktadır.
Bu
güçsüzlük yalnız irtica ve terörde değil, başka alanlarda da kendini
göstermektedir. Her yıl, bir savaştaki kadar kayıp verdiğimiz trafik
terörü de bir zayıf bağışıklık sistemi türevidir. Enflasyonla 20
yıldır başa çıkamayışımız da yine aynı yetersizliğin bu defa
ekonomik alandaki bir sonucudur.
Bu
güçsüzlük, bizzat irtica, etnik terör, enflasyon ya da trafik
teröründen daha önemlidir. Çünkü, üretebileceği "melanet
ürünleri"nin sayısı neredeyse sonsuzdur. Bu, diğer devletler de
dahil tüm niyet sahiplerince bilinmektedir ve de Türkiye'nin yumuşak
karnıdır.
Sorun
çözme kabiliyeti de denilebilecek bu bağışıklık sisteminin bu denli
güçsüz olması, bütün sistemlerin temel girdisi olan insan
malzememizde bir yanlış yaptığımızı gösteriyor. Öyle bir yanlış ki,
gayet yaygın olarak ve daha da kötüsü, iyi bir şeyler yaptığımızı
sanarak, tüm kaynaklarımızı seferber ederek, giderek süresini
artırarak ve de irticayla mücadelede tek araç olarak benimseyerek
yaptığımız bir eylem sonunda sürekli olarak üremektedir.
Bu
yanlış, tüm okullarımıza egemen olan, kimsenin aksini düşünemediği,
eğitim denilince ilk ve tek akla gelen kavram olan “koşullandırma”
konseptidir. Laik eğitim verdiğini düşündüğümüz okullarımız da dahil
olmak üzere, din eğitimini açık ya da gizli, örgün ya da yaygın,
kısa ya da uzun süreli olarak veren tüm okullarımızda ve de ana
okullarından üniversitelerimize kadar, her ne öğretiliyor ise birer
“mutlak doğru” olarak öğretilmekte, çocuk ve gençlerimiz, doğruların
tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda
koşullandırılmaktadır.
İşte,
sorun da bu noktada başlıyor: Bilinçli ve bilinçsiz ne kadar karanlık
odak varsa hepsi, kendi kısır doğrularını koşullandırma yoluyla
dayatabilmenin peşine düşmek için çok uygun bir aracın, bizzat
devlet tarafından kullanılabildiğini görüyorlar. Tahmin
edilebileceği gibi, bu odakların itaat etmek zorunda oldukları
hiçbir yasal ya da ahlaki sınır olmadığı için, eylemleri devletin
koşullandırıcılığından çok daha etkin olmaktadır.
Bu
tek doğrular yolunda koşullanan insanların, yaşamın çeşitli ortak
kesitlerinde karşılaşıp çatışması kaçınılmazdır; bugün etnik, dini,
ideolojik ya da herhangi kökenli çatışmaların altında hep bu tek
doğrular bulunmaktadır. Toplumumuz, çeşitli anahtarlar çevresinde,
".....den yana ve ....ye karşı" olmak üzere ikişerli
kesimlere ayrılmışlar, kamu düzenini sağlayan güçlerin izin verdiği
ölçülerde çatışmaktadırlar. Ama unutulmamalıdır ki, o düzeni
sağlamakta olan güçlerimiz de aynı toplumun bireyleridir. Eğitim
sisteminin koşullandırma ve kuşkusuzlaştırma geleneğine onlar da
aynı derecede açıktırlar.
Her
hangi bir yolla bu güçlerin kontrolunu eline geçiren, toplumu kendi
doğruları yönünde koşullandırmayı başarabilir. Zaman zaman ortaya
çıkan olaylarda asıl hedefin, bu kontrolu ele geçirmek olduğu ve
bunun da aslında koşullandırma hakkını ele geçirmek anlamına
geldiğine dikkat edilmelidir.
Üçüncü
bin yılda evrensel değerlerin nerelere gideceğini tahminlemek
güçtür. Ama bir şey kesindir: Devletlerin eğer tek görevi kalacaksa
o da, HER KİM TARAFINDAN, HER NE AMAÇLA, HER NE YOLLA YAPILIRSA
YAPILSIN KOŞULLANDIRMAYA İZİN VERMEMEK şeklinde özetlenebilir.
Böylece, karanlık amaçlı odakların en etkin silahları ellerinden
alınmış olacaktır.
Bu
önerinin altında ideolojik bir tercih değil, birisi yeni yeni
farkedilmeye başlanan, diğeri de teknolojik gelişimin getirdiği
imkan olan iki olgu yatmaktadır: Yeni farkına varılmaya başlanan,
insanın, herhangi bir koşullandırmaya tabi tutulmazsa doğuştan
doğru, iyi ve güzel'e eğilimli olduğu gerçeğidir.
Geleneksel inanç olan, "insan kötüye eğilimlidir; onu
ancak yoğurarak koruyabilirsiniz" görüşü artık çağdışı sınıfına
girmeye başlamıştır. Teknolojinin getirdiği imkan ise, her türlü
bilgiye erişimin kolaylaşması, bunun için aracılara değil
yardımcılara ihtiyaç olduğudur. Bu nedenle de öğretmenlere artık
öğrenme ortağı denilmeye başlanmıştır.
İnsanlık
tarihi boyunca din kurumunu, kitleleri doğru, iyi ve güzel yönünde
etkilemek için kullanan toplumlar gelişebilmişler, bu kurumun
siyasal amaçlara aracılık etmesini önleyemeyen toplumlar ise -bizim
gibi- yok olagelmişlerdir. Bugün, laiklik ve
inançlılık birbirinin karşıtı hale gelmiş, "...den yana ve
...ye karşı" tuzağının kurbanı olmuşlardır.
Din
kurumunu, siyasal -ve o yolla da toplumu, kendi kısır doğruları
yönünde koşullandırma- amaçlarını gerçekleştirmek isteyenlerin
tasallutundan kurtarabilmek için uygulanması gereken strateji, her
tür koşullandırmanın koşulsuz olarak önlenmesi; devletin bu konuda
gözetim ve yaptırım sağlaması biçiminde özetlenebilir.
Bu
ilke, uzun bir süredir devam eden, din eğitiminin nasıl ve ne zaman
yapılması, hatta yapılıp yapılmaması gerektiği sorununu da
çözebilecektir. Bugün dini eğitim konusundaki sorun, ne eğitimi
verildiği değil, verilen eğitimin koşullandırıcılığı ve bunun da
dönerek başkaları üzerinde baskıya dönüşmesidir. Koşullandırıcılık
ve kuşkusuzluk bakımından ise din eğitimi veren okullarla diğer
bütün okullarımızın, hatta teknik eğitim veren üniversitelerimizin
bir farkı yoktur. Her iki kurumda da "dogmalara dayalı yani kuşkusuz
ve koşullandırıcı" öğretim yapılmaktadır.
Nitekim,
şeriat sistemi peşinde koşanların önemli bir bölümünün teknik
öğrenim görmüş olması ilginçtir. Bağnazlığı besleyen kaynak din
eğitimi değil, koşullandırıcı ve kuşkusuzluğa dayalı eğitim
anlayışımızdır. Eğitim yaşamı boyunca bu anlayıştan kendini
tesadüfen ya da bilinçli olarak koruyabilenlerin dışındakiler, dini,
etnik, ideolojik ya da herhangi diğer bir tür bağnazlığın doğal
adaylarıdır. Avrupa ülkelerine dahi ihraç edebilecek kadar çok
sayıda bağnaz insanımız, laik diye nitelediğimiz okullarımızda,
kendilerini laik sanarak yetişmektedirler.
Acı
gerçek budur ve bunun, eğitim süresini sekiz ya da daha fazlaya
çıkararak çözümlenebilmesi mümkün değildir. Aksine, koşullayıcı
anlayış sürdüğü sürece eğitim süresinin uzaması, daha fazla fanatik
insan yetişmesine yol açacaktır. İnanması güç olabilir, ama maalesef
durum budur.
Geliştirilmesi
öngörülen stratejinin odak noktası, koşullandırıcılığın bir çeşit
suç ilan edilmesi ve kuşkusuzluk tuzağından uzak durulması
olmalıdır. Her kim, hangi konuda istiyor ise yalnızca bilgilendirme
yapmak, ama hiçbir şekilde koşullandırıcı bir faaliyette bulunmamak
ve kuşkusuzluk yaratmamak kaydıyla eğitim verebilir. Bunda bir
sakınca yoktur. Kendi doğrusunun tek doğru olduğu yolunda
koşullandırılmamış insanların bilgilenmesinin bir zararı olamaz.
Devlet, bunun güvencesi olmalı, bizzat ve vatandaşları kanalıyla
sağlayacağı yaygın denetim ortamı ve elindeki yaptırım gücünü
kullanarak koşullandırıcı faaliyetlere kesinlikle izin vermemelidir.
Bunun,
kamuoyunda olumlu karşılanabilmesi için ise, koşullandırıcılığın ve
kuşkusuzluğun bir zihinsel jenosit olduğu anlatılabilmeli, yaygın TV
ağından bu şekilde yararlanılmalıdır. Bunun dışındaki yollarla
yapılacak mücadeleler, kendi doğruları yönünde koşullanarak kuşku
duyma imkanını kaybetmiş insanlarımızı çeşitli kamplar olarak karşı
karşıya getirecektir. Derinleşmiş kutuplaşmaları çözmek ise her
geçen gün daha güçleşecektir.
Sayfa Başı
|
|
 |