Tınaz Titiz
Her
faciadan sonra gazetelerde konu ile ilgili (çoğu da ilgisiz)
kişilerin yorumları, eleştirileri ve ileriye dönük uyarıları yer
alır.
Bazen
de herhangi bir facia olmadan, alınması gerekli önlemlerle ilgili
öneriler yapılır.
Bütün
bunlardan sonra facialar olunca durum, insanımızın "vurdum
duymazlığı" ile açıklanır ve mesele biter.
Acaba
mesele bu kadar basit midir? İnsanımız dışarıdan bakan bir
gözlemcinin vardığı yargıda olduğu gibi gerçekten vurdumduymaz
mıdır?
Senede
birkaç bin insanını trafik kazalarında kaybeden, aynı yerde peşpeşe
olan depremlerde binlerce insanı yıkılan binaların altında kalan,
grizu patlamaları, göçükler, maden kazaları rutin hale gelen
ülkemizde insanlar basit bir yargıyla vurdumduymaz olarak
nitelenemez.
Bu
felaketlerden üzülmeyen, bir şey yapmak için yüreği çarpmayan bir
insan -hangi milletten, hangi inançtan, hangi görüşten olursa olsun-
bulunabilir mi? Bu teşhis doğru değildir. İnsanımız, (ve genellikle
bütün insanlar) vurdumduymaz değildir. Olaylara üzülürler, bir
şeyler yapmak isterler. Bunu kanıtlamak kolaydır.
Vurdumduymazlık
"konuya bağımlı" olamaz, olsa olsa bir karakter özelliği olarak
"konudan bağımsız" olarak mevcut olabilir.
Trafik
kazalarına ve depremlere karşı duyarlı bir insanın (ve toplumun),
benzer şekilde grizu patlamalarına karşı da duyarlı olması hiç de
beklenmez bir tutum değildir.
İnsanlarımızın
duyarlı oldukları, görevlerini ihmal etmedikleri alanlarla,
vurdumduymaz göründükleri, görevlerini yapmadıkları alanlara dikkat
ediniz. Acaba bunları inceleyerek bazı sonuçlara varamaz mıyız?
Kimsenin
birbirini ihmalcilikle suçlamadığı, insanların üzerlerine düşen
görevleri doğru dürüst yaptığı işler yok mudur?
Yapımı,
karmaşıklık içermeyen, yoğun bilgiye, çok yönlü iletişime
dayanmayan, çeşitli sorunları kendi aralarında birleşip yeni
görünümlü meseleler üreterek, karşısındakileri bunları çözmek
durumunda bırakmayan işleri beceremediğimizi, bu konularda
vurdumduymaz olduğumuzu kimse iddia edebilir mi?
Daha
somuta indirgemek gerekirse, depremlerde tek katlı evlerimiz değil
çok katlı apartmanlarımız çöker.
Yer
yüzeyindeki kömür madenlerimizi işletirken fazla kaza olmaz.
Köy
yollarında trafik kazaları çok nadir olur.
İlkokul
eğitimimiz, orta ve yüksek öğretime göre daha az kötüdür.
Pervaneli
uçaklarımız jetlerimize nazaran daha güvenlidir.
Köy
ekmeklerimiz, diğer yiyeceklerimizden daha hijyeniktir.
Konfeksiyon
ürünlerimiz, yerli otomobillerimizden daha kalitelidir.
TV
spikerlerimiz edilgen sözcükleri daha kolay söyleyebilmekte,
diğerlerine dilleri zor dönmektedir.
Daha
bir çok sayıda örnek yoluyla basit işleri, karmaşık işlerden daha
iyi yapabildiğimiz görülebilir.
Her
toplumun ortalama nitelik düzeyi, o toplumun başarıyla
uğraşabileceği işlerin de üst sınırını belirler.
Burada
nitelik düzeyi ile kastedilen kavram, bir toplumu oluşturan
kişilerin zeka, bilgi-beceri, ruh sağlığı ve ahlak düzeylerinin
ortalamasını ifade etmektedir.
Bu,
kural gibi ortaya konulan yargının bir yaptırımı var mıdır? Nitelik
düzeyinin belirlediği sınırın üzerindeki bir iş yapmak isteyen kişi
(ve toplumu), bu teşebbüsünden caydırabilecek bir kanun, bir örgüt
yoktur. Örneğin, nitelik düzeyi neşterle ameliyat yapmaya yetebilen
bir cerrah, laserli bir neşterle iş yapmaya kalkarsa, bir süre sonra
aletinin kalibrasyonunu temin edecek teknik destekten yoksun olduğu
için iki şeyden biri olacaktır: Ya çevresinde bir alet çöplüğü
oluşacak ve onun maliyetini hastalarına fatura edecektir (fatura
mecazi anlamdadır, yoksa normal fatura adet değildir) ya da ayar
dışına kaçmış aletle insanlara zarar vermeye başlayacaktır.
Kişiler
ve toplumlar bu nedenle uğraşmak istedikleri işlerin nitelik
gereksinimlerine dikkat etmeli ve nitelikleri arzularının
gerisindeyse ya o sevdadan vazgeçmeli ya da niteliklerini
geliştirmeye çalışmalıdırlar. Deprem kuşağı üzerinde oturmak isteyen
bir toplum ya çok katlı binadan vazgeçmeli, ya da bilgi-beceri ve
ahlakını geliştirmeye çalışmalıdır.
Hızla
değişen ama gittikçe daha karmaşık, yönetimi daha zor hale gelerek
değişen günümüz koşullarında, ülkemizin gittikçe daha içinden
çıkılmaz belalarla karşılaşması ve daha da beteri bunlarla başa
çıkamayışı tesadüfi değildir.
Kitle
iletişim araçlarının, her olan biteni anında ilettiği Dünya'da
insanımız bir çeşit dolduruşa gelmiş, kendisini, nitelik düzeyinin
çok üzerindeki işlerle haşır neşir halde bulmuştur.
Nitelik
düzeyi yüksek toplumların kullandığı eşyayı günlük kullanımına
girmiş gören insanımız durumunu yanlış değerlendirmiş, kendisinin de
onları yapan toplumlarla bir farkı kalmadığını zannetmiştir.
Eskiden
masasına vazo içinde çiçek koyan bürokratımız, şimdi fonda
bilgisayar olmadan resim çektirmemekte ama bilgisayarı hala
"düğmesine bir basılınca, her türlü bilgiyi veren" sihirli kutu
sanmaktadır.
Avrupa
topluluğuna alınmak istemeyişimizi, bu nitelik düzeyi farklılığı
yerine müslümanlığımızla izah etmeye çalışanlarımız, Türkiye'nin
giderek büyük bir güç haline geldiği palavrasıyla bu acı fakat yol
gösterici gerçeğin anlaşılmasını güçleştirmektedirler.
Nitelik
düzeyi, arzularının gerektirdiği niteliğin gerisinde bulunan kişi ve
toplumlar, yaptıkları her işe bu nitelik farkının olumsuzluklarının
damgasını basmaktadırlar. Bu tesadüf değildir.
Önümüzde
yalnızca iki seçenek vardır: Mevcut nitelik düzeyimize karşı gelen
yaşam düzeyine razı olup onun üzerindeki işlerden vazgeçmek ya da
niteliğimizi geliştirmek.
Sayfa Başı
|