Tınaz Titiz
Ülkemizde
ve de birçok ülkede politika, toplumları tatmin edebilecek çözümler
üretemiyor. Toplumlar mı tatmini güç istekler ortaya koyuyor,
politikacılar mı yetersiz, tarihsel süreç olağan çizgisini mi
izliyor ya da herbirinin payları mı var?
Bu,
kaya gibi sert, nüfuz edilemez görünüşlü soruyu, Türkiye yetmiyormuş
gibi genelleyip bir de Dünya ölçeğinde yanıtlamaya kalkışmak pek
akıllıca görünmüyor. Ortaya konuluşu her ne kadar aynı sözcüklerle
de yapılsa, bu soru'nun her ülkede farklı yanıtları olduğu, daha da
doğrusu bir kısım yanıtlarının ortak, bir kısmının da ülkeye özgü
olduğu bellidir.
"Türkiye'de
politika, toplumu tatmin edecek çözümleri niçin üretemiyor?"
şeklinde bir soruya verilebilecek tek yanıt olmayıp, "bir dizi
cevap" bulunmaktadır.
Ama,
bu yanıtları aramadan önce, bu soru'nun "doğru formda" olup
olmadığına bakılmalıdır. Soru bu haliyle, "politika, geçmişte
tatminkar çözümler üretmiş ama artık üretemiyor" gibisinden bir
anlam taşıyor. Halbuki bu doğru değildir ve hemen herkesin kabul
edebileceği gibi ülkemizde politika -geçmişten bu yana- toplum
ihtiyaçlarını cevaplamada hep yetersiz kalmıştır.
Bunun
bir işareti, insanlık ailesine katkımızın yetersizliği ve aileyle
aramızdaki gelişmişlik farkının kapanmayıp açılmasıdır. O halde,
"doğru form"daki soru, "Türkiye'de politika, toplumu tatmin edecek
çözümleri eskiden bu yana niçin üretememiştir?" şeklinde olmalıdır.
Bu
soru'nun "bir dizi" yanıtının simgelediği her "neden"in, sonuç
üzerindeki etkisi pek kolay bilinebilir değilse de, bazı nedenlerin
diğerlerinden daha etkili olduğu açıktır.
Buna
göre, ülkemizde politikanın toplumu tatmin edebilecek çözümler
üretememiş oluşunun en önemli sebebi, politikanın ürettiği
çözümlerin sorunların nedenlerine değil, liderlerin, onların
danışmanlarının, kısacası politik kadroların, kaynağı kendilerinden
menkul "görüş"lerine dayalı oluşudur. Daha da kısacası, politik
sistemimiz "çözüm" üretmede değil, "neden" belirlemede yetersizdir.
Politik
sistemimize politikacılardan, onlara da içinden geldikleri toplumdan
bulaşmış olan bir toplumsal hastalık, sorunların nedenleri üzerinde
durmayıp, kısa yoldan çözüm üretmeye çalışmaktır denilebilir.
Ev
kadınlarından öğrencilere, akademisyenlerden köşe yazarlarına kadar
toplumun büyük bölümü, kendilerini rahatsız eden sorunların
nedenlerini aramaksızın doğrudan çözüm aramakta ve de -işin kötüsü-
bulmaktadırlar.
Ev
kadını, geçim sıkıntısına çözüm olarak eşinin daha yüksek ücret
almasını; üniversiteden mezun olup iş bulamama tehlikesini hisseden
öğrenci çözüm olarak devletin kendisine iş vermesini; ücretinin
düşüklüğünden yakınan öğretim üyesi YÖK'ün kaldırılmasını;
siyasetteki bölünmeden şikayetçi köşe yazarı da partilerin
birleşmesini "çözüm" olarak önermektedir.
Belirli
bir gecikme ve deformasyonla da olsa bu "çözüm"leri uygulamak
durumunda kalan idari ve politik kadrolar ise, bu "çözüm"lerin işe
yaramadığını zaman içinde herkesle birlikte görmekte ve çaresizlik
içinde yeni "çözüm"ler peşinde koşmaktadırlar.
Halk
da bu çözüm arama hastalığına tutulmuş ve o da çözüm olarak
denenmemiş saydığı partilere oy vermeyi bulmuştur.
Bu
yaklaşımların tek ortak yanı ise, "sorunların nedenleri üzerinde
durmamak"tır. Bu öyle bir süreç haline gelmiştir ki, giderek
ağırlaşan sorunlar, çeşitli kesimleri "daha kestirme", "daha
sihirli" çözümler aramaya itmektedir. Artık kimsenin biraz olsun
"niçin" sorularına ayıracak sabrı kalmamış, tam bir toplumsal panik
psikolojisine düşülmüştür. Bu panik hali, politikacıları
baskılamakta, "neden"leri tamamen bir yana itip daha da kestirme
"çözüm"ler aramaya itmektedir.
Ortaya
konulan sorun'un ikinci bir nedeni, toplumun politikadan çözümünü
beklediği sorunların hemen hepsinin içinde, kendisinin de payının
bulunduğunu göremeyişidir. Halk, çeşitli sorunların kendi dışında
oluştuğunu, kendi payı varsa dahi bundan görmesi gereken cezanın
başkalarına göre çok daha küçük olduğunu savunmaktadır. Bunda
doğruluk payı vardır. Halkın tek tek bireyler olarak sorunlardaki
payları küçüktür. Ama halk kalabalıktır ve her alanda küçük,
affedilebilir görünüşlü ama "çok sayıda" kusur işlemekte, ortak
olmakta ya da en azından tepkisiz kalarak, büyük sorunlar için
sağlam bir mozayik temel oluşturmaktadır.
Bu
yanlış algılamanın bir nedeni, olayların nedenlerini aramayan,
farklı görünüşlü sorunların aynı nedenlerden kaynaklandığını ortaya
koyamayan "neden aramayan düşünce stilimiz"dir.
"Politikanın
çözüm üretemeyişi" sorununun bir diğer nedeni, katılımcılık yerine
temsilciliğe dayalı politika; onun bir nedeni ise toplumumuzun
örgütlenmemiş oluşudur. Demokrasinin, "örgütlenmiş çıkar kesimleri
arasındaki uzlaşıya dayalı dengeler rejimi" olarak algılanmayışı,
örgütlenmek ve bizzat katılmak yerine "tüm yetkilerini temsilcilere
devretmek ve tüm sorunlarının çözümlerini de onlardan beklemek"
biçiminde bir demokrasi anlayışını yerleştirmiştir.
Örgütlenecek
ve sorunlarının nedenlerini arama becerisi kazanacak olan kesimler,
sorunlarının önemli bir bölümünün nedenlerini ortadan kaldırabilecek
"çözüm"leri bulabilecektir. Böylece, politik sistemin sorun çözme
yükü önemli ölçüde hafifleyecek ve yerine getirmesi gereken gerçek
işlevlere yönelebilecektir.
"Politikanın
tıkanması" olarak adlandırılan "çözüm üretememe"nin bir başka ama
çok önemli bir nedeni, toplumun beklentileriyle çabaları arasındaki
bağın kopmuş oluşudur. Bu kopma sebepsiz değildir. Toplumda,
üretmeden tüketmenin bir beceri olarak gösterilmesi, bunun her
fırsatta sergilenmesi, üretmeden tüketmenin bir istisna değil, bir
genel yaşam biçimi olabileceği gibi yanlış bir değer ölçüsünün
oluşmasına yol açmıştır.
En
somut örneği, "enflasyonun etkisini karşılayacak ölçüde ücret ve
taban fiyat zammı" uygulaması olan bu rüya, yaşanan ekonomik
çöküntüye rağmen henüz bitmemiştir. Bitmesine imkan da yoktur, çünkü
hala kimse, yaşamın temel denklemi olan "ürettiğin kadar refah
içinde yaşayabilirsin" ilkesini halka söylememektedir.
Gerçek
rekabet gücü yüksek çok ama çok az mal ve hizmet üretebilen
toplumumuz, hala bir çok mal ve hizmeti tüketme hakkı bulunduğuna
inanmaktadır. "Üretim"i, "buluşçuluk"u hala gündemine almayan
politikacı, medya ve toplum, orta çağın simya bilimini canlandırmaya
çalışmaktadırlar.
"Politikanın
çözüm üretemezliği" sorununa yol açan çok sayıdaki neden içinden
başlıcalarının sonuncusu, politik sınıfın bu resmi topluma
göster(e)meyişi, bunu, popülizm ve/ya bilgisizlik nedeniyle
yap(a)mayışıdır.
Evet,
bu nedenlerden dolayı Türkiye'de politika tıkanmıştır. Bu
tıkanıklığı aşmanın yolu kişilerde değil, bu yaklaşımdadır. Tıkanmış
olan sistemin söyleminin özeti ise "o kötüdür bana gelin"
biçimindedir.
Türkiye'nin
gündemini, sorunların çözümüne değil nedenlerine oturtmadıkça,
buluşçuluk ve üretimi, kamu yönetimi de dahil olmak üzere her
konunun temeline yerleştirmedikçe, özgürlükler ortamını kurmaya
imkan yoktur.
Özgürlükler
mi üretim mi tartışmalarını aşıp, ikisinin de birbirinin hem nedeni
hem sonucu olduğunu görmek zorundayız.
Bunu,
mevcut politik kadrolar -eğer resme böyle bakabilirlerse-
yapabilirler. Ama eğer yap(a)mazlarsa o takdirde politikadaki
tıkanmışlığın aşılması, ancak yeni kadroların gelmesiyle mümkündür.
Bekleyelim göreceğiz!
Sayfa Başı
|