|
BİLYEGÖZ YAZAN: ÇİZEN : ORHAN DÜNDAR ENES KİTAP SARAYI Kürkçü Mah. Ahaveyn Kardeşler Sok. No:3 Tel: 350 48 45 3517174 KONYA |
|
Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır
mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir
memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin.
Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe
değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış
kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle
konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola
çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve
mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir
hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş. Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun
bu haline çok üzülür, bazı günler'ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her
türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık
derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın
bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde
gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp
geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah
erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların
yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine
güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye
çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata
çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır
gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış
kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur,
bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu
ses. Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu
işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa
başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül
fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre
gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış.
Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir
aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü
mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor,
okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden
uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri
yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında.
Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir
çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye
başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah'ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde
kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir
lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür
boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla
bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca
sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci
duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O
sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır.
Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir
gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış.
Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat
bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci!
diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral
asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç
damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip
bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...
|
||