4 Mühendislik Projeleri Aracılığıyla Ülkeyi Geri Götürmede Dogmatizmin Yeri
Özellikle
1950 sonrasında (1960-1964 arası dışında) insana değil tüketime önem
verildiği ekonomistler tarafından yıllarca yazılmış ve çizilmiştir.
En
güncel örneklerden birisi olan GAP projesi ve PKK sorununun silahla çözümü
için harcanan paralar, insana yatırım yapılmış olsaydı;
¨ Çukurova’nın pamuğu
¨ Karadeniz’in fındığı ve
¨ Ege’nin incir-üzümünün
dışsatımdan
elde edilen gelirini “Japonya birkaç
kg ‘lık bilgisayar beyni satarak götürüyor” denemeyecekti. Bunun
nedenini daha iyi anlayabilmek için Japonya vb. ülkelerin Ulusal eğitim için
ayırdıkları bütçeye bakmaları yeterli olacaktır.
Ancak,
toplumları yönlendirmenin yolunun onları koyunlaştırmadan geçtiğini
bilenler, dinin uyuşturucu ve bilim karşıtı etkisini doğal olarak kullandılar.
Üzücü yanı, bugün hala büyük bir çoğunluk tarafından bu çağdışı yönteme
alkış tutulmasıdır.
“Yüce
İslam …..” diye söze başlayıp ta Hizbullaha küfredenler ve Hizbullahın
Kuran’ın (İslam’ın) emirlerini yerine getirdiğini bilmeyenler veya
bilmek istemeyenler bu kümede yer almaktadırlar.
Aşağıda
verilen güncel örneklerde “ulusal
servet” değerlendirmesinin yapılmadığı veya çok yüzeysel ele alındığı
görülmektedir. Böylece, büyük ölçekli mühendislik projelerinde ulusal
servet;
¨
taşa,
¨
başa ve
¨
boşa
atılmaktadır.
Cumhuriyetin ilk (1950 ‘ye kadar olan) dönemleri dışında asırlardır uyuşturulan
beyinler (Aziz Nesin yerden–göğe kadar haklıydı.)
¨ hala beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın,
¨ şeriatın (derin Devletin) kestiği parmak
¨ her koyun kendi bacağından asılır,
¨ vb. pek çok
özdeyişleri
yaşama geçirircesine sesini çıkaramamaktadırlar. Çıkaranların da
boynunun vurulması için Devlete yardımcı olmaktadırlar.
Bilim
toplumlarında böyle bir ilkellikle karşılaşılmaz ve resmi eşkıya dilediği
gibi at oynatamaz.
Susurluk’ta
Devlet-Polis-Mafya (ölüm makineleri) üçgeni ortaya çıkarılmak üzereyken,
Devletin desteği ve koruması altında gelişip yaygınlaşan ve inandıkları
dinin gereğini yerine getiren
¨
Emine-Kalkancı,
¨
Müslim-Fadime, vb.
¨
çağdışı olaylar ortaya çıkarılarak
gündem değiştirilmiştir. Oysa, imam nikahı, çok kadınlı evlilik İslam’ın
tartışılmaz kurallarıdır. Müslüm, Kalkancı vb. yobazlar da bu emirler çerçevesi
içerisinde hareket etmişlerdir. İslam’a göre suçsuzdurlar.
Bugün Hizbullahın ve diğer dinci örgütlerin cephaneliklerinden Devletin
silahları çıkmaktadır. Uğur Mumcu Cumhuriyet’teki köşesinde yer ve
zaman göstererek bu örgütlerin kışla ve karakollarda eğitildiğini ve
silahlandırıldığını yazdığında kılını kıpırdatmayan yetkililer
onun katledilmesine de seyirci kalmışlardır. Namus sözleri buz üzerinde yazı
olduğu söylendiğinde, “Göreceksiniz birkaç ay içerisinde, çözeceğiz”
diyorlardı. Seneler geçmesine karşın, U. Mumcu cinayetinin bırakın aydınlatılmasını
en ufak bir ilerleme bile söz konusu olmamıştır. Namus sözü veren Devlet
adamları, belki de kendilerinin yaptığını bilemeyecek kadar da 60 yaşında
çocuklardı ve deneyimsizlerdi. Şubat 13, 2000 tarihli Radikal Gazetesi’nde
ve diğer bazı gazetelerde “Hizbullahın elindeki silahların Devlete ait”
olduğu belgeleniyor. Ucunun, “Devlet=Mehmet Ağar” diyen M. Ağar ve T. Çillere
kadar dayandığı, derin Devlet
tarafından gündem değiştirilmezse, kanıtlanacaktır. Kazan kafalıların
“mum söndü” dediği Susurluk olayı toplumsal uyanışın doruğa ulaşacağı
sırada Müslim – Fadime olayını gündeme sokulması asla rastlantı değildir.
Oysa, Fadime ve Müslim inançları doğrultusunda hareket ederek imam nikahı
yapmışlar, 4 kadınla da evlenmeleri, kendi deyimleriyle “yüce İslam”
tarafından uygun bulunmuştur. Suçlu, bu tür çağdışı kurum ve kuruluşları
destekleyen Devlettir.
Başka bir anlatımla; toplumun duyarsızlığı ve dinin uyuşturucu
etkisinden kurtulamayışı onların suçu olmasa gerek.
¨
Devlet tarafından desteklenen ve
¨
ödenen her kuruşun bilime bir kurşun olarak döndüğü
Diyanet işleri, Rabıta, Kuran Kursları ve gerici vakıflar, Devletin
koruması altında olduğu sürece bilim toplumuna geçişin sözü edilemez.
Sadık Avundukoğlu, DYP eski milletvekili ve Faili Meçhul Cinayetler
Araştırma Komisyonu Başkanı “….HİZBULLAHCI
İMAMLARI BELİRLEMİŞTİK, …………. TBMM ’nin el koyması gerekir.
…… DEVLET GÖREVLİLERİNİ ELEŞTİRDİK. DEVLET ELEŞTİRİDEN RAHATSIZ
OLUYOR” (Milliyet Gazetesi, 9 şubat 2000, sayfa 20). Sol bir partiden bu
sözleri duymak olasıdır. Ancak, vicdan sahibi, yurdunu seven ve toplumsal barışa
susayan herkesin sayın Avundukoğlu gibi yüksek sesle düşünmesi
gerekmektedir.
Susurlukta olduğu gibi Hizbullah’ın elindeki silahların da Devlete ait
olması;
·sağduyulu,
·yurtsever ve
·toplumsal barış isteyen,
·kısaca insan olan ve
·koyun olup güdülmeyi reddeden
herkesi düşündürmeli ve çözüm için yanıt aratmalıdır. Çözüm
kolay olup din devletinin “LAİK” yapılmasından, başka bir anlatımla
bilim toplumu olmaktan geçmektedir. Tayyip Erdoğan’ı konuştu diye içeri
atmanın, Turan Dursun ve binlerce
aydını yazdı diye, katletmenin Devletin bir ayıbı olduğunu anlamaktan geçmektedir.
Sorunlar doğru tanımlanmadığı sürece çözüm yolları bulunamaz. Konuşma
veya yazı yoluyla bilim toplumunun kışkırtılması söz konusu olamaz. Hiç
bir aydın (düşünen ve eleştiren kişi) Karases’in “Din elden gidiyor,
katliam gerekir…” çağrılarına kulak vermez ve bir deli zırvası der geçer.
Ancak, ümmet toplumlarında ve din Devletinde sessiz çoğunluk cennete gitmek
sevdasına, gözleri dönmüş bir yaratık olarak;
· Hizbullah,
· din Devleti yanlısı bazı kolluk güçleri,
· Cezayir’in baltalı-görebeli,
· Taliban’ın kör bıçaklı cellatları
vb.
· katiller
gözlerini kırpmadan insanlık dışı katliamları işleyebilir. Laik
Devlette veya bilim toplumlarında bu tür çağdışçılıklar, doğal olarak
gözlenememektedir.
Bugünkü hükümet, bilim
toplumuna geçişte göstereceği yüreklilik, belki de ülkenin
eline geçmiş en büyük olanaklardan birisidir. Aydınların ve halkın
desteğine gereksinmeleri vardır. Geçmişleriyle fazla uğraşmadan bilim toplumuna geçiş için çözüm
üretilmelidir. Diyanetin Devlet kurumu olmaktan çıkarılıp gönüllü bir
dini kuruluşa dönüştürülmesi gerekir. İsteyen köy, eskiden olduğu gibi,
kendi imamını kendisi tutar. İbadetin Türkçe yapılması zorunlu olmalıdır.
Körü körüne anlamını bilmeden yapılan ibadet;
·
düşünemeyen,
·
eleştiremeyen,
·
yaratamayan
(üretemeyen) ve
·
koyunlaşmadan
yana olan
toplumlar için geçerlidir.
Bir başka güncel örnekle, toplumun tepkisizliğinin derecesi hakkında
okuyucu karar versin;
¨ Yaklaşık 450 km uzunluğundaki Ankara-İstanbul otoyolunun 250 km (%50)
‘sini kazma-kürek vurulmadan bütün ilgililerin (Daire başkanından
Cumhurbaşkanına kadar, tamamı yüksek tahsilli 250 bin üyeli TMMOB tarafından)
bilgilendirilmesine ve uyarılmasına karşın,
diri (hareket halinde olan) Kuzey Anadolu Fayı (KAF) üzerine yerleştirilmiştir.
Böylece Ulusal servetten 2 milyar dolar boşa-başa-taşa atılmıştır.
Toplumun her kesimine basın yayın aracılığıyla duyurulmaya çalışılmıştır.
Bırakın toplumun kendisini, kendilerini en üst katmanda sanan profesörler
dahi sesini çıkarmamış ve çıkarmamayı da sürdürmektedir.
Kanser yapan olefin ve parafin türevlerini baraja akıtacak şekilde ve dünyada
ilk örnek olarak Başkentin 4 içme suyu barajı üzerinden otoyol geçirilmesine
de aynı toplum ve profesörler seyirci kalmıştır. Hatta bu katliam için
gerekli Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu ilgili profesörler tarafından
verilmiştir.
Bu olayları ve katliamları dile getirip çözüm önerenler ise sürgünler
ve işkenceler altında inletilmiştir.
Bu bağlamda, yazar tarafından çok önemsenen ‘ulusal servet’ kavramı aşağıda güncel örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır.
Ulusal servet
Büyük
ölçekli projelerde sürekli göz önünde tutulması gereken bir konudur. Örneğin;
İhaleye 100 km olarak çıkan bir yolu 130 km ‘ye uzatan, aynı yolu 65 km
‘ye düşürenin iki katı ve daha fazlası para almaktadır. Yolu kısaltan
ve standartları yükseltenin ödüllendirilmesi gerekirken, yolu uzatan ve
standartları düşüren ödüllendirilmektedir. Dolayısıyla, bu tür tüzük
ve yasalar yükleniciyi ulusal servetten kaçırmaya zorlamaktadır. Böylece,
uzun bir yolun kullanımdan dolayı, işletme döneminde ulusal
servetten kayıp kat kat daha
fazla olmaktadır.
Bu konulara aşağıdaki
güncel örnekleri sunarak;
·
okuyucunun bilgilendirilmesi,
·
ülkeyi bu projelerle soyanların işin başındayken
uyarılması,
·
karar vericilere sorumluluklarının anımsatılması,
·
gelecek kuşaklar için bir belge niteliği sunması
ve
·
benzeri konularda
yurttaşların aydınlatılması
amaçlanmıştır.
4.1 Çağdaş Ulaşım
Din toplumlarında çağdaşlığı
hiç bir konuda yakalamak olası değildir. Aşağıda çağdaş ulaşıma geçişin
nasıl engellediğini örnekleriyle göreceksiniz.
Buhar lokomotiflerinin
19. yüzyılın başlarında bulunması ile birlikte Amerika ve Avrupa ülkelerinde
demiryolu gündeme gelmiştir. Bu ülkelerde ve çok sonraları Japonya’da 300
km/saat’ten daha fazla hız yapan raylı taşıma araçlarına kadar bu gelişme
aralıksız sürdürülmüştür. Buna karşın, özellikle son 50 yılda, ülkemizde
bu anlamda kayda değer hiç bir gelişme sağlanmamıştır.
Günümüzde kütle taşımacılığı
ve insan ulaşımı 6 ana sistemle gerçekleştirilmektedir. Bunlar;
·
karayolu,
·
demiryolu,
·
suyolu
- denizyolu,
·
havayolu,
·
boru
hattı ve
·
kablolu
- bantlı
taşımadır. Her biri diğerinin
tamamlayıcısıdır, asla rakibi değildir. Gelişmiş ülkelerde, bu sistemler
arasındaki denge sürekli güncelleştirilmektedir. Pampal (1998) ‘da da
vurgulandığı gibi ulaşım konusu, ulusal bir sorun niteliği taşımaktadır.
“Demiryolu komünist ülkelerin bir ulaşım sistemidir.” diyen cumhurbaşkanı
ve ilgili bakanlar ile yönetilen bir ülkede bu çarpıklıkları yaşamak doğaldır.
Aşağıda, ülkelere göre ulaşım türlerinin yük ve yolcu taşımacılığındaki
ağırlığı (%) verileri, bu benzeştirmenin anlamsızlığına çarpıcı bir
örnektir.
|
Ülke |
Kara-yolu |
Demir-yolu |
Deniz-yolu |
Hava-yolu |
|
ABD |
27.2 |
38.3 |
24.0 |
10.5 |
|
Almanya |
58.0 |
22.0 |
12.0 |
8.0 |
|
Türkiye |
95.0 |
4.0 |
0.80 |
0.20 |
Otomobil çağı olarak
adlandırılan 1920 - 1970 yıllarında, özellikle
gelişmiş ülkelerde raylı taşımacılığa paralel olarak şehirlerarası düzgeçiş
yollarının (transit yolların) yapımına büyük önem verilmiştir. Bu
anlamda; iki şeritli (çift yönlü) tek yol, iki şeritli bölünmüş yol ve
üç şeritli bölünmüş yol ağlarının kurulmasına çalışılmıştır
(Merdol, 1993). Türkiye’de teknik anlamda düzgeçiş yolu ağının kurulmasına
1970 ’li yıllarda başlanmıştır (sözlü görüşme, Arif Merdol, 1988).
İlk yollar, doğal
olarak, yerleşim alanları arasında patikalar şeklinde kurulmuştur. Özellikle
çok yağış alan Karadeniz bölgesinde, çok belirgin olarak ortaya çıktığı
gibi, jeoteknik anlamda duraysız alanlar, su-süreksizlik-kil (SSK) üçlüsünün
etkisi altında gelişmiştir. Bu sahalar tarım ve yerleşim açısından
insanların ilgisini çekmiştir. İlk yerleşimler çoğunlukla bu alanlarda
kurulmuştur. Yerleşim alanları arasındaki yolların evriminin, genellikle;
·
patika yol,
·
kazma-kürekle iyileştirilen yollar ve
·
daha sonra da makine gücü kullanılarak genişletilip
iyileştirilen yollara
geçiş şeklinde olduğu
görülmektedir.
Politik tercihlerin
bilimsel gerekliliğin önünde gittiği bu ülkede, makinalı yol yapım döneminde
de düzgeçiş yol olgusu gerçek
anlamda kavranamamıştır. Küçük yerleşim alanlarının içerisinden geçebilmek
veya geçmiş olan yolu korumak için yolların gereksiz yere uzatıldığı ve
standartlarının düşürüldüğü açık olarak günümüzde de geçerliliğini
korumaktadır (Yılmazer ve diğ. 1998). Dolayısıyla, otoyol dönemi olarak anılan
1980 sonrası projelerde de benzer hatalı yaklaşımlar, bilimsel gerçekler göz
ardı edilerek sürdürülmüştür. Öyle ki;
¨
var olan düşük kotların yerine yüksek kotların,
¨
göreceli olarak daha duraylı alanlar varken
duraysız alanların,
¨
gereksiz yolboyu uzatmalarının,
¨
geometrik standartların düşürülmesinin,
¨
güncelliğini koruyan ana fay kuşakları boyunca
geçki yerleştirilmesinin ve
¨
yapım ve işletme maliyetlerinin gereksiz yere artırılmasının
olumsuz etkileri açıkça
görülebilmesine (Yılmazer, 1990-1995) karşın, 1980-1994 arası otoyol
projelerinde göz ardı edilmiştir. Bu durumu belgeleyen örneklerden üçü aşağıda
verilmiştir.
·
Ankara - İstanbul arası için: Ankara - Mudurnu
geçkisi yerine, Ankara - Gerede - Bolu dağı - Düzce ovası geçkisinin seçilmesi,
·
Pozantı - Çukurova arası için: Pozantı -
Karaisalı - Adana geçkisi yerine, Pozantı - Tekir - Çamalanı - Adana hattının
izlenmesi ve
·
Tarsus - Adana - Gaziantep (TAG) otoyolunda: Nurdağı’nın
(Orta Amanos dağının) köprüsüz ve tek bir tünel ile Bahçe ovasından Kömürler
ovasına (105 yıl önce yapılan demiryolu hattı gibi) geçilmesi yerine;
içeren bir geçki yaşama
geçirilmiştir. Böylece, ülkenin milyarlarca doları boş yere atılmıştır.
Geçmişin eleştiri ve
özeleştirisi yapılırken, iki önemli noktanın sürekli göz önünde
tutulması gerekir. Birincisi; “Her koyun kendi bacağından asılır.”,
“Beni sokmayan yılan bin yaşasın.”, “Üstüne gerek olmayan işlere karışma.”,
“Devlet baba.”, “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” ve benzeri çağdışı
yakıştırmalardan kaçınmaktır. İkincisi ise, eleştiri ve özeleştirinin
bilimsel gelişmenin temeli olduğunu bilmektir. Bu bağlamda, aşağıda güncel
örnekler sunarak hastalığın teşhisine yardımcı olunmaya çalışılmıştır.
Bu örnekleri çoğaltmak oldukça kolaydır.
Özellikle otoyollardaki
danışıklı yolsuzluklarda, yerli veya yabancı ayrımı gözetmeksizin yüklenici
firmaları suçlamak yersizdir. Yol projelerinde 100 km ‘lik yolu 130 km ’ye
çıkaran firma, 130*birim fiyat ücret
alırken aynı yolu 65 km ’ye düşüren 65*birim
fiyat olarak parasını almaktadır. Yüz milyon dolarlık yapım projesini,
yolun standartlarını da artırarak 40 milyon dolara düşüren firma, 40
milyon dolar alırken, yolu uzatarak 100 ‘ü 130 milyon dolara yükselten
firma 3 kat daha fazla para alıyor. Oysa tam tersi durum yaşama geçirilmelidir.
Kamulaştırma için 1
milyon doları vermek yerine 10 milyon dolar harcayarak yolun standardını düşüren
bir yaklaşımın egemen olduğu sistem halen geçerliliğini korumaktadır (Yılmazer
ve Özkök, 1988). Bu çağdışı tüzük, yaklaşım ve yasalar karşısında
namuslu yüklenici aramak çok ta anlamlı değildir. Jeotekniğin ‘J’
‘sinden habersiz olanlar ‘geoteknik’ sözcüğünü uydurarak 25 yıllık
jeoteknik araştırmacı ve tasarımcıyı denetleme görevini üstlenmişse “Aslanı kediye boğdurma.” özdeyişini anımsamamak elde değildir.
Kusur o kişinin değil, bu çarpık gidişe destek verenlerindir. XXI. yüzyıla
girerken benzer yasa ve tüzüklere ayet gibi uymak Devlet kurumlarının işleyişi
hakkında yeterli bilgi sunmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde
olduğu gibi, denetleyici konumda olabilmek için ilgili uzman kuruluşta en az
5 yıl çalışarak yetkin mühendislik belgesi almalıdır. Benzer durum, öğretim
üyesi olmak için de ‘olmazsa olmaz’
bir koşul olarak yaşama geçirilmelidir.
Son, ancak çok önemli bir konu da, otoyol gibi büyük ölçekli
projelerde lisansüstü çalışmalar ilgili kurumlarca desteklenmelidir. 1993 yılına
kadar otoyol projelerinde yüksek lisans çalışmaları yasaktı. Yıllarca
verilen amansız uğraş sonunda bu yasak kaldırılabilmiştir. Yasak
yerine, özendirme ve destek çıkmak daha yerinde olacaktır.
Bu konularda, politikacıların
partiden partiye fark edilebilir bir tutum ve davranışları da yoktur. Bir dönemi
suçlarken, sonrakilerin de aynı gidişe alkış tuttuğu gözden kaçırılmamalıdır.
Yıl 1993, ilgili bakanın, bakanlığı öncesi eleştirdiği çağdışı
yaklaşımları aratırcasına davranışlar takınması bu görüşü
desteklemektedir. Aynı şahıs (Sosyal Demokrat bakan), bakan olduktan sonra, kıyasıya
eleştirdiği Turgut Özal’ın görüşüne katılarak ‘mühendislik
projelerinde yapılabilirlilik çalışmasını’ boş verin diyor. Bu ekonomi
profesörü bakan, bir de örnek vererek çevresinden büyük alkış alıyor.
Verdiği örnek, aldığı
eğitim ve kültürle bağdaşmayacak niteliktedir. Dağın başında bir ev
var. Bu eve su-elektrik-yol vb. alt yapı hizmetleri götürecekseniz, bunun için,
‘yapılabilirlik araştırması
yapmaya gerek yoktur’ çünkü yapılabilir çıkmaz diyor. Ama siz yinede götürmelisiniz diyerek bilgisizliğini
sergiliyor.
Oysa, o hizmetleri tek ev
için götürünceye kadar, o evi bakanın bağlı olduğu eski partisinin
savunduğu Köykent’ in yanına
taşımak 100 kez daha yapılabilirdir. Dalkavukların alkışından sarhoş
olsa gerek ilk partisinin bu temel önerisini anımsayamıyor.
Ülkeye 2.0 milyar dolara mal olan başka bir örnek: otoyollardan sorumlu olarak aynı bakanın danışmanlığına getirilen ve
ODTÜ ’ de önemli görevlerde bulunmuş olan son derece sağduyulu profesör
ile ilgilidir. Yapılan teknik toplantıda, konuyu anlamış birisi olarak bu
yolsuzlukları önleyeceğine ve bu çarpık gidişi durduracağına (Eymir Gölü
lokantasında) söz veriyor ve bir ön rapor istiyor. Aynı hafta, 360 milyon
dolara yapacağız diye sözleşme imzaladıkları işi 2.5 milyar dolara
yapacak olan yüklenicinin (iş-ortaklığının) helikopteriyle
yolboyu turistik uçuş yapıp
Mersin Hilton’da geçirilen gecede 180° dönüş yapıp, öncelikle raporları
hazırlayanların işine son verdirtiyor.
Burada verilmek istenen
ileti (message) şudur: Çarpık gidişe dur diyecek insanların sağcı veya
solcu olması gerekmiyor. Çarpıklığın nedeni,
Türk Mühendisler Birliği Derneği (TMBD) ile Türk Mühendis ve
Mimarlar Odası gibi sivil örgütlerin halkı bilgilendirememesinden geçmektedir.
TMBD ’nin 10.07.1998 tarihinde düzenlediği açık oturum anlamlı bir örnektir.
Bu oturuma, üst düzey Devlet yetkililerinin yanısıra sivil toplum örgüt
temsilcileri ve halk katılmıştır. Yazarın Niğde ve Konya konferanslarında
da benzer ilerlemeler sağlanmıştır.
Bu çarpıklıklar ile
toplumun her kesiminde karşılaşılmaktadır. Çölde vaha anlamı taşıyan
Eymir (ODTÜ) Gölünün üzerinden utanç seti yapılarak geçirilen otoyolun
Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu, gölün ve ormanın sahibi üniversitenin
ilgili profesörleri tarafından hazırlanıp katliam izni verilmiştir. Daha
kazma kürek vurulmadan bilgilendirilen o dönemin yöneticilerinin, “Bana ne?” yaklaşımının bu olumsuz sonucunu öncelikle, ODTÜ
‘lüler ve Ankaralılar çekmiştir. Konya-Adana tarafından gelip Samsun
tarafına gidecek olanların Gölbaşı’nın içinden geçip yapay ormanı
kesen ve gölü kullanılamaz hale getirerek üçgenin iki kenarını dolaşan
bir yola izin vermek ilkel toplumlarda bile kabul edilemez bir katliamdır. Çünkü,
bu durum, kazma kürek vurulmadan ODTÜ ’nün rektörü, dekanlıkları, ve bölümleri
sözlü ve yazılı olarak yazar tarafından bilgilendirilmiştir. O profesörler,
10 000 ABD doları için önce ODTÜ ’yü, sonra Ankara’yı dolayısıyla da
ülkeyi geri götürecek bir yaklaşım sergilemişlerdir.
4.1.1 Ankara - İstanbul Otoyolu
Bilimsel gerçekleri göz
ardı eden ulaşım politikasına çarpıcı bir örnek de, Ankara - Gerede ve Ankara Çevre Otoyoludur. Dünyada ilk kez, bir
başkentin 4 ana içmesuyu barajının üzerinden ve yapay ormanların içerisinden
geçilmiştir (Şek. 4.1). Geri dönüşümü
olmayan 100 ‘ü aşkın hidrokarbon türevlerinden oluşan trafik kirliliğinin,
kanser ve benzeri sağlık sorunları yarattığı 20. yüzyılın başından
beri bilinmekteydi.
·
Hiçbir barajın üzerinden geçmeyen,
·
Dörtdivan, Kaynaşlı, Düzce Kazancı, Hendek,
Sakarya, Sapanca, Derbent, İzmit ve Gölcük ovalarını yok etmeyen
Ø
(otoyol
fabrikaları,
Ø
fabrikalar kavşaklar arası yan
yolları ve yan sanayiyi,
Ø
yeni yollar ve yan sanayi yeni
yerleşim alanlarını,
Ø
yerleşim alanları çok katlı
yapıları ve
Ø
deprem anında da dayanılmaz acıları
kaçınılmaz kılmaktadır.)
bir geçki TMMOB – JMO
adına yazar ve ekibi tarafından önerilmişti.
Ovalardaki çok katlı yapılarda toplu katliamlar kaçınılmazdır.
Çünkü bu ovalar milyonlarca yıldan günümüze, hep ilk kırdığı
(genellikle, kıta-kıta çarpışma yüzeyi) aynı yüzeyi ve kuşağı
ufalayarak genişleten faylar nedeniyle oluşmuştur. Bu faylar boyunca bilime
inanmayarak, doğaya meydan okuyarak ve ulusal servet olan ovaların ortasına
yol yerleştirenler yaklaşık her 20 yılda bir, yeni katliamlara neden
olacaklardır.
·
Yerdeğiştirme hareketi içeren Kuzey Anadolu fay
kuşağında bulunan;
Bolu dağı tüneli ve 5410 m uzunluğunda Kaynaşlı (Asarcık) köprülerinin yapılma zorunluluğu olmamasına rağmen, ayrıca yapay doğal çevreyi bu anlamda bozmayan geçki önerildiği halde, bu katliam, tüm uyarılara karşın, yaşama geçirilmeye çalışılmış ve çalışılmaktadır. Ulusal ve uluslararası duyarlı çevrelerin uyarısı da göz ardı edilmiştir (Yılmazer ve diğ. 1999a-c).
4.1.2
Pozantı - Çukurova Otoyolu
4.1.2 Pozantı - Çukurova Otoyolu
Pozantı-Karaisalı-Adana
geçkisi yerine Pozantı-Tekir-Çamalanı-Adana hattı izlenmiştir. Fiziki ve
geometrik standartları açısından %40 daha kısa olan bu öneri geçkinin sözünü
ettiğinizde, ilgili kurumlar tarafından kolayca otoyollarda çalışma yasaklılığınız
konur ve ilgili tüm firmalara bildirilirsiniz. Yirmi yıllık işletme
maliyetlerini de göz önünde tutarsanız 100 000 mühendisin 100 aylık maaşının
veya 10 000 temel eğitim okulunun parasının başa-boşa-taşa atıldığını
görebilirsiniz.
Toplum bu konuda da
suskunluğunu göstermiştir. Böylece, “Şeriatın kestiği parmak acımaz”
dini ilkesine uyulmuştur.
4.1.3
Tarsus - Adana - Gaziantep (TAG) Otoyolu
4.1.3 Tarsus - Adana - Gaziantep (TAG) Otoyolu
Mühendislik
projelerinde, istifbilimin ilkeleri kullanılarak öncelikle üç anakaya türü
belirlenir. Bunlar, (a) tortul kayaçlar (sedimentary rocks), (b) başkalaşım
kayaçları (metamorphic rocks) ve (c) korkayaçlardır (igneous rocks).
Birinci grup kayaçlar
taneli doku sunarken diğerleri kristallidir. Örneğin Nurdağı’nın (Adana)
temel birimi başkalaşım kayaçlarıdır. Yaklaşık 100 m derinlikten sonra
tamamen geçirimsizdirler.
Demiryolu Ayran Tünelinin
Adana’dan girişinin (Nurdağı geçişinin) 15-20 m üzerinden akan derenin sızıntısı
bile tünele ulaşamamaktadır. Toplam boyu 5.5 km olan bu tünel 1890’da yapılmıştır.
Aynı (özellikle Çürçek) bölge(sin)de yapılan sondajlarda da bu durum doğrulanmıştır
(Yılmazer 1995). Oysa, 1843 ’ten Yılmazer
(1990 ‘a) ’e kadar elde edilen yayınlarda şeyil–çamurtaşı-miltaşı
ardalanması olarak değerlendirilmiştir.
Yılmaz ve diğerlerinin
(1984) TPAO ’na yaptıkları projede de geleneksel yanılgı sürdürülmüştür.
Karadere, Kızlaç, Dedeler, Akçadağ ve Bahçe formasyonu olarak adlandırdıkları
bu birimlerin tamamında şeyil seviyelerine sıkça rastlandığını belirtmişlerdir.
Ayrıca, bu yanılgıdan kaynaklanan“..
öncelikle Bahçe formasyonu, sonrada Amanos grubu ve sınırlı olarak Kızlaç
formasyonunun kalitatif ana kaya özellikleri taşıdıkları ve
potansiyel ana kaya olarak gözetilmeleri gerektiği sonucuna varılmıştır.”
yargısıyla projenin ana ereğini noktalamışlardır.
Oysa, ancak yüzeye doğru
geçirimlilik kazanan ana Dokanaklar dışında, iri dokulu şistleri içeren bu
birim geçirimsizdir. Başka bir anlatımla, dere içlerinde birkaç on metre ve
diğer yerlerde en fazla 200 m derinlikten sonra kaya gözenekliliği (n, %) ve
geçirimliliği (K, m/s) sırasıyla 10-3 ve 10-10 ‘nun
altındadır.
Böyle bir temel jeolojik
yanılgı mühendislik projelerinde de giderilmesi güç sorunlara yol açabilmektedir.
Bu konuya burada yer verilmesinin amacı da bu bağlamdadır. Nurdağı
(Orta Amanoslar) olarak adlandırılan bu bölgede, 1988 ’den bu yana
araştırma ve yapımı sürdürülen TAG otoyolu yer almaktadır. Şimdiki gibi
eşgüdümlü bir çalışmanın yapılmadığı Türkiye otoyol projelerinde
yol geçki belirlenmesinde daha çok tek meslek dalı karar verici olmuştur.
Yol geçkisinin, bir mühendislik ayıbı olarak ortaya çıkmasında hatalı
jeolojik adlandırmanın da katkısı olduğu, ilgililer arasındaki genel kanıdır.
Yol mühendisliği
temsilcileri, şeyil-çamurtaşı içerisinde uzun tünel (L> 6.0 km) açılamaz yargısını ileri sürmüşlerdir.
Böylece, yadsınılamayacak olumsuzluklar içeren bir geçki seçilmiştir.
Mathewson, (1981) tortul kayaçların dayanım açısından birinci sınıfının
olmayacağını vurgulamıştır. Şeyil ve çamurtaşları su-süreksizlik-kil
(SSK) üçlüsünü birlikte ve yaygın olarak içeren kayaç türleridir (Yılmazer
ve diğ., 1997). Bu tür zeminlerde tünel açımının zorluğu ile ilgili çok
sayıda yayın ve örnek çalışmalar vardır. Bu anlamda yol mühendisi suçunu
hatalı adlandırmaya bağlamasında az da olsa haklılık kazanmaktadır.
Ancak, aynı bölgede ve
aynı birim içerisinde bir asırdır kaplamasız olarak çalışan yaklaşık
5.0 km uzunluğundaki demiryolu tünelini görmemezlikten gelemez. Yazar, proje
başladıktan yaklaşık 2 sene sonra (1990 yılında) projede yer almıştır.
Sahada çalışmaya ilk başladığı günden projeyi bıraktırılana (1993)
kadar geçen süredeki tüm rapor ve yayınlarında, birimin başkalaşım kayaçlarından
oluştuğunu ve yol geçkisinin hemen değiştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Sıradağın iki yanında yer alan ovanın yaklaşık 6.0 km uzunluğunda tünelle
bağlanması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu çalışmalar sırasında, tam
3 yıl boyunca yapılan onlarca toplantıdan hiçbirisine (atıldığı
bildirildikten sonra yapılan üç toplantı dışında) yazar ve ekibi alınmamıştır.
% 0.5 eğimli, yaklaşık
6.0 km uzunluğunda ve kaplamasız olarak çalışabilecek kadar duraylı bir
blokta açılacak öneri tünele karşılık yapımı sürdürülen geçkinin
genel durumu aşağıda verilmiştir.
1 Toplamda ~ 4.5 km uzunluğunda üç tünel,
2
% 4 eğim (standartlara göre tünelde ve yüksek köprülerde yolboyu eğim
< %2),
3 ikisi
özel dokuz köprü,
4 çok sayıda yüksek dolgu, yarma ve sanat yapıları,
5 çok sayıda duraysız alan içerisinden geçmek ve
6
yolun uzaması (~
5 km) ilk bakışta göze çarpan olumsuzlukların başında gelmektedir.
Bu hatalı seçime neden
olarak, dayanımlı başkalaşım kayaçlarının
aşırı zayıf dayanımlı şeyil-çamurtaşı olarak adlandırılması
gösterilmektedir.
Bütün bunların yanısıra taraflarca imzalanan 360
milyon dolarlık proje maliyeti proje tamamlanamadan 2.3 milyar dolara kadar artırılmıştır.
Başka bir anlatımla yolun işletme dönemi de göz önünde tutulduğunda
ulusal servetten 10 milyar dolar başa, boşa ve taşa atılmıştır.
Bu örnekte de toplumun
hiç bir kesiminden tepki gelmemiştir. Tepki koyanlar ise sürgün ve işkence
denilen ilkelliklerle cezalandırılmışlardır.
4.1.4
Ankara-Pozantı Otoyolu
Ankara-Pozantı yolunun
Aladağ eteklerinde Ecemiş Fayı boyunca gelişmiş milyarlarca m3
‘lük kaymaların üzerinden geçirilmesine karşı yadsınılamayacak mücadele
veren yazar ve ekibi, yıllar sonra aşağıdaki başarıyı elde etmiştir.
Bu iyileştirmenin, işletme
dönemi de göz önünde bulundurulduğunda, ülkeye getirisi 5.0 milyar doların
üzerindedir. Bu miktar, pek çok ülkenin bütçesidir.
|
|
Terk edilen geçki |
Önerilen geçki |
|
1200 m kotunun üzerinden
geçen yol boyu % ‘si |
80 |
20 |
|
Yolun geometrik
standartlara ve fiziki koşullara bağlı uzama % ‘si |
10 |
2 |
Ancak, bir milletvekilinin
bastırması sonucunda yolun geçkisi eski geçkinin %80 ‘i
ile çakışacak şekilde, otoyol işlevinden yoksun bir hat üzerine çekilmiştir.
İlgili kurum ve kuruluşlardaki yurtsever insanların da eli kolu bağlanarak,
bu cinayet yukarıda değinilen örneklerde de olduğu gibi bir
daha düzeltilmesi olanaksız bir şekilde işlenmek üzeredir. Bu
projelerde, milyarlarca doların boşa atılıyor olduğu kanıtlanmasına karşın
kıraç arpası boyu kadar yol alınamamıştır.
4.1.5
Karadeniz Sahil Yolu
Denize bakan yamaçları
diğer bölgelere göre yüksek oranda yağış alır. Yüzey şekli oldukça
engebelidir. Dağlar kıyıdan itibaren yükselmeye başlar. Karadeniz ile İç
Anadolu arasında, bir iki geçit dışında, aşılmaz engel oluştururlar.
Aşırı zayıf-orta
dayanımlı püskürük kayaçlar ve filiş (kiltaşı/miltaşı/çamurtaşı/kumtaşı)
yaygın olan jeolojik birimlerdir. Duraysız alanlar oldukça yaygındır. Yukarıda
değinilen nedenlerden dolayı, bu bölge, yol açısından oldukça şanssızdır.
Sinop, Samsun ve Trabzon
kentlerinde;
nedenlerden dolayı Sarp - Sinop arasında ve daha sonra İstanbul’a
kadar uzatılabilecek bir kuşaklama yolu ve raylı taşımacılık kaçınılmaz
görülmektedir (Yılmazer ve diğ. 1999a-b). Bu iki seçeneğin yanında, yukarıda
verilen nedenlerden dolayı otoyol ve sahil yolu gündem dışı tutulmalıdır.
Karadeniz bölgesi, kıyıya dik derin dereler ve bu dereler arasındaki
yüksek sırtlardan oluşan, sert yüzey şekli sunmaktadır. Ayrıca, denizin
de çok dalgalı olması nedeniyle Bafra ve Çarşamba ovaları dışında geniş
düzlükler yoktur (barajların ırmakların getirdiği tortulu tutması
nedeniyle gittikçe küçülmektedirler). Bu nedenle, yerleşim alanları kıyı
boyunca dar bir şerit üzerinde kurulmuştur. Birbirleriyle çoğu yerde birleşen
bu yerleşim alanları çizgisel tek bir kente dönüşmüştür.
Nüfusu 20 yıl içerisinde
5000 ’i aşan yerleşim alanlarında çevre veya düzgeçiş yolu kaçınılmazdır.
Şehirlerarası trafik yerleşim alanı içerisine sokulmamalıdır. Oysa, yukarıda
da değinildiği gibi, bu çizgisel kentin nüfusu 2 milyonu aşmıştır. Bölgede,
düzgeçiş yolu ve demiryolu kısa bir kesim dışında yapılmadığından,
yatay standartları çok düşük olan sahil yolu, şehirlerarası ve şehiriçi
trafik yükünü de taşımaktadır.
Makinalı tarıma elverişli
sahalar hemen hemen yoktur. Dar vadi tabanlarında ve yüksek eğimli yamaçlarda
bahçe ziraatı yoğun olarak yapılmaktadır. Dar kıyı şeridinden içeri doğru
gözlenen yerleşim birimleri, genellikle duraysız alanlar (kayma sahaları) üzerinde
kurulmuştur. Bu yerleşim birimleri arasındaki yollar, genellikle köy yolu
niteliğindedir.
Son yıllarda gündeme
getirilen Karadeniz otoyolu
nedenleri ile yapılabilir
görülmemektedir. Böyle bir yolun yapım maliyetinin, Türkiye otoyol
uygulamalarına bakarak 40 milyon $/km ’yi aşacağı söylenebilir. Ana bileşenlerinin
yüksek köprüler ve uzun tüneller olacağı, bugüne kadar yapılan ön çalışmalarda
da vurgulanmıştır (Yılmazer ve diğ. 1998; 1999a-b).
Yapımına 1998 yılında
bölüm bölüm başlanmış olan sahil yolu;
nedenleriyle düzgeçiş
yolu işlevi göremeyecektir. Deniz tarafından bu yola herhangi bir trafik katılımı
da söz konusu değildir. Ayrıca, yapılaşmanın yoğun ve çizgisel olması
nedeniyle şehir trafiğinin bu yola birkaç yüz metrede bir girmesi de
engellenemez. Engellenmesi durumunda ise, yol toplumsal işlevini yerine
getiremeyecektir.
Yukarıda değinilen
nedenlerden dolayı, Karadeniz otoyolu ve sahil yolu teknik ve bilimsel anlamda
yapılabilir görülmemektedir. Buna karşın;
a) 20 yıllık bir süre
içerisinde aşama aşama tamamlanabilecek Karadeniz demiryolu ve
b) günlük 50 bin
otomobil eşdeğeri aracın geçişine olanak sağlayacak kuşaklama yolu
daha yapılabilir ve kaçınılmazdır. Kafkas ülkeleri üzerinden
Rusya’ya ve Orta Asya ülkelerine geçişte büyük önem taşıyacak olan bu
bölge için, raylı taşımacılık da kaçınılmaz görülmektedir. Yapım
maliyeti, kuşaklama yoluna göre daha yüksek (kamulaştırma bedeli dışında
~8
milyon $/km) olacaktır. Ancak, yapım aşamasına geçilmiş ve/veya geçilmek
üzere olan sahil yolunun yanına demir yolunun eklenmesi durumunda bu maliyet
3.0 milyon doların altına düşecektir.
Dolgu ağırlıklı yapılacak
olan kuşaklama yoluna ileriki bölümlerde değinilecektir. Yadsınılamayacak
getirisinin dışında, ortalama yapım maliyetinin yaklaşık 6 milyon $/km
dolaylarında olacağı öngörüsünde bulunulabilir. Kamulaştırma, ulusal
servet anlamında bir kayıp değildir.
Karadeniz bölgesinde ulaşım,
ülke genelindeki programsız ve ilkesiz gidişe uygunluk göstermektedir. Birkaç
yerleşim alanı dışında düzgeçiş yolu (transit yol) henüz yapılmamıştır.
Samsun sınırları dışında ise, raylı taşımacılık gündeme bile alınmamıştır.
Ülke genelindeki hatalı
ulaşım politikasının bir dayatması olarak Karadeniz otoyolu ve son
olarak da Karadeniz sahil yolu düzgeçiş yolu olarak dayatılmaktadır.
Oysa teknik gerekçeler ve ülke öncelikleri göz önünde tutulduğunda her
ikisinin de yapılabilirliği yoktur.
kuşaklama
yolunu; otoyol ve sahil yoluna karşı bir çözüm olarak kaçınılmaz kılmaktadır.
Teknik açıdan kıyı
boyunca düzgeçiş yolu (transit yol) yapılamaz. Düzgeçiş yolu; tanımı
gereği, belirli aralıklarla, köprülü kavşaklar aracılığıyla sınırlı
katılımı olan bir yoldur (AASHO,
1960). Karadeniz bölgesinde;
dolayı yapımı ihale
edilen sahil yolu, düzgeçiş yolu (transit yol) işlevi göremez.
Ayrıca, bu bölgenin ulaşım sorununa teknik anlamda geçici bir çözüm
olarak bile gösterilemez. Yukarıda kısaca değinilen çözüm önerileri Yılmazer
ve diğ. (1999a-c)’de) şekillerle anlatılmaya çalışılmıştır.
Neden kuşaklama yolu ?
Yukarıda değinilen
nedenlerden dolayı, düzgeçiş yolu olarak sahil yolu değil, kuşaklama yolu
önerilmiştir. Kuşaklama yolu, bölgenin fizyografisi de göz önünde
tutularak, alışılmış otoyol çalışmaları dışında mühendislik yaklaşımlarıyla
gerçekleştirilmelidir. Sinop - Sarp arasında; Bafra ve Çarşamba ovaları dışında,
kilometreye 2.3 dere düşmektedir. Dolayısıyla, aynı oranda sırt veya
denize eğimli dar düzlükler yer almaktadır.
Yüksek yağış alan bir
bölgede olmanın yanısıra, jeolojik birimlerin orta-ileri derecede ayrışmış
ve çoğunlukla zayıf dayanımlı aglomera, tüf ve lav akıntılarından oluşan
püskürük kayaçlar ve flişel istiften oluşması, sıradışı mühendislik
yaklaşımlarını zorunlu kılmaktadır. Otoyol çalışmalarında genellikle
yol yüksekliğinin 50 metreyi aştığı vadilerde köprü, yarma yüksekliğinin
100 metreyi aştığı yerlerde ise tünel öngörülmektedir. Oysa, bu bölgede
yukarıda değinilen konular göz önünde tutulduğunda bu genellemeler geçerliliğini
yitirir. Başka bir anlatımla, derinliği 100 metreye kadar olan dik yamaçlı
vadilerde dolgu uygun iken, yarma yüksekliği 50 metreyi aşan yerlerde
tünel uygundur. Ancak, bu tür fiziksel zorlamalardan koşullar elverdiğince
kaçınmak gerekir. Doğru bir jeoteknik model, bu bağlamda da tasarımcının
önünü açacaktır.
Aşağıda değinilen
nedenlerden dolayı, dolgu ağırlıklı bir yol daha tercih edilir görülmektedir.
Dolgu yapılacak vadi;
Vadilerin dik yamaçlı
‘V’ şeklinde olmaları:
Türkiye otoyol
uygulamalarından alınan otoyol enkesiti ve önerilen kuşaklama yolunun
enkesitlerinden (Yılmazer ve diğ.
1999a-c) de anlaşılacağı gibi; otoyol 2x3 şeritli iken kuşaklama yolu 2x2
şeritlidir. Kuşaklama yolu, özellikle kuzeye eğimli yamaçlarda kademeli
olarak yapılabilmektedir. Doğal çevre kıyımı, kuşaklama yolunda en aza
indirilebilmektedir. Toprak işleri maliyeti de, yadsınılamaz oranda düşürülebilmektedir.
Yol bakım ve işletme giderleri büyük oranda azaltılabilmektedir. Böylece
kuşaklama yolunun maliyeti, Tanner (1968), Oglesby
ve Hicks (1982)
ve National Research Council. Transportation Research Board (1994) ’de
göz önünde bulundurularak, 6 milyon $/km ‘den az olacağı söylenebilir.
Neden raylı taşımacılığa karşılar ?
Karadeniz bölgesine,
hafif ve ağır raylı taşımacılığı birlikte yapabilecek demiryolu hattının
yıllar öncesi başlatılması gerekirdi. Ancak son 50 yılda ülke genelindeki
yanlış ulaşım politikasının bir sonucu olarak bu bölgede de, kayda değer
bir gelişme olmamıştır.
Karadeniz bölgesinden geçip
Kafkasya üzerinden Rusya’ya ve Uzak Doğu’ya raylı taşımacılıkla açılmak
21. yüzyılda Türkiye’nin önünde duran öncelikli işlerden birisidir. Aynı
geçki uzak doğunun Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılması anlamında da düşünülebilir.
Kazı kesiti 63.8 m2
ve uzunluğu 57 km olan Alp transit yeni demiryolu tüneli projesi 1997 yılında
başlatılmıştır (Zuber, 1997; Vuilleumier et al., 1997;
Fermaud et al., 1997). Bu uzun tünel aşırı zayıf - orta dayanımlı
jeolojik birimler içerisinden geçecektir. Oysa Karadeniz demiryolu,
Böyle bir projenin aşamalı
olarak yapımına bu günden başlanması, bölgenin geleceği için oldukça önemli
bir yatırım olacaktır. Ancak, geçkinin doğru belirlenmesi bu projenin de
yapım-onarım ve işletme maliyetini yadsınılamayacak ölçüde azaltacaktır.
Kamulaştırma dışında yapım maliyeti yaklaşık 8 milyon $/km olacaktır.
Kamulaştırma, ulusal servet açısından bir kayıp değildir.
Japonya, özellikle II. Dünya
Savaşı sonrasında, adaları birbirlerine bağlamak için uzunluğu 10 km
’yi aşan tünel ve köprüler inşa etmiş ve etmeye devam etmektedir. Bu bağlamda,
tünel teknolojisinde yere-özgü (site specific) gelişmeler devlet tarafından
küçümsenemez oranda destek bulmuştur (Kawata, 1998; Asakura, 1998). Benzer
şekilde, Paulson (1998) geleceğin ulaşım sistemlerini şekillendirmede eğitimin
önemine değinmiş ve bu anlamda desteğin gerekliliğini savunmaktadır.
Karadeniz halkı, yukarıda anlatılan ve özlem duyulan yaklaşıma tam ters bir uygulama (dayatma) ile karşı karşıyadır. Dünyada cennet diye tanımlanabilecek koylar doldurularak ve kamulaştırma endişesiyle yatay standartlar düşürülerek bir yol yapılmaya başlanmak üzeredir. Kısa da olsa, bazı kesimlerde yapım çalışmaları sürdürülmektedir. Bu durumda, yapılabilecek tek şey kalmıştır. O da, düşey standartları raylı taşımacılık için de uygun olan sahil yolunun bitişiğine demiryolunun eklenmesidir. Bu iş için, teknik açıdan son an yaşanmaktadır.
4.2
İçmesuyu ve Baraj Projeleri
4.2
İçmesuyu ve Baraj Projeleri
Yukarıda daha fazla yer
verilmiş olması nedeniyle, konunun yalnızca yol projeleri ile ilgili olmadığı
göz ardı edilmemelidir.
DSİ ‘nin 30 yılı aşkın
süredir yoğun çalışmalarını sürdürdüğü Işıklı barajı projesinde,
tüm uyarılara karşın barajın ortasından yol geçirilmesine ilgililer
sessiz kalmıştır. Baraja su tutulduktan sonra, baraj gölüne (Gerede-Dörtdivan
ovasına) kanser ve benzeri hastalıkların nedeni olan kimyasalları bırakarak
çalışan otoyol boyunca suyun etkisiyle farklı oturma sorunları kaçınılmaz
olacaktır. Kazma kürek vurulmadan önerilen Mudurnu hattında bu tür sorunlar
ile karşılaşılmayacağı anlatılmasına karşın başkentin 4 içmesuyu
barajı ve yapay ormanları üzerinden geçilmiştir. Geçmişten ders alınmadan
yapılan hataların bir devamı olarak DSİ bir yanlışlığı büyük bir
aymazlıkla yaşama geçirmeye çalışmaktadır (Duman
ve diğ. 1996; 1997, Duman ve Yılmazer (1996), Yılmazer ve Duman 1994;
Duman 1999 ve Yılmazer ve diğ. 1999a-c). Ankara içmesuyu kapsamında Gerede
havzasının suyu Ankara’ya getirilmek üzere 30 yılı aşkın süredir çalışmalar
yapılmaktadır. Bir Fransız projecinin 30 yıl öncesi Köroğlu Dağlarını
bu dağı tünel(ler) ile geçin demesi üzerine yılardır bu dağda çalışmalar
sürdürülmektedir. Duman ve diğ.
(1996 ve 1997) ile Duman ve Yılmazer (1996) ‘de de vurgulandığı gibi;
v
hiç
tünelsiz olarak,
v
doğal
çevreyi tahrip etmeden,
v
otoyol
kirliliğinin doğrudan etkisi altında kalan Çamlıdere Barajına uğramadan
ve
v
yaklaşık
300 m düşümlü hidrolik enerji de kazanarak
geçilebilecek öneri Yılmazer ve ekibi tarafından gösterilmiş olup
ilgililer (Genel Müdürler başta olmak üzere) her fırsatta bilgilendirilmiştir.
Karar vericilerle yapılan ikili görüşmelerde verilen sözlerin hiçbirisi
bugüne kadar tutulmamıştır. Sabah Gazetesinde (28 Ocak 2000) “Ürperten
iddia” başlıklı yazı üzerine, bazıları lütfedip deney sonuçlarını
istemekle yetinmişlerdir. Çukur yerlere kurulan barajların üzerinden geçen
otoyol, kanser yaptığı bilinen olefin ve parafin türevlerini içme suyu
barajlarının içine bırakmaktadır.
Yazar, gece gündüz
demeden bu gerçekleri ekibiyle birlikte gün ışığına çıkarırken, sayın
Başbakanın danışmanı, üstelik asistan olarak derslerine girdiği kişi bu
gerçekleri görmemek ve yazara görünmemek için telefonları yüzüne kapatıp
kapısını kilitlemektedir. Böyle ne solculuk olur ne de insanlık. İnsanlığın
sağcılığı ve solculuğu olmadığına hayatın içinden pek çok örnek
verilebilir.
Benzer olay İstanbul içmesuyu
kapsamında da (özellikle Büyük Melen projesinde de) yaşanmaktadır. Bu
projelerde, milyarlarca doların boşa atılıyor olduğu kanıtlanmasına karşın
kıraç arpası boyu kadar yol alınmamıştır.
Muş ovası sulama
projesinde milyonlarca dolar, bataklığı sulamak uğruna boşa atılmaktadır.
Oysa, bataklık sulanmaz, kurutulur (Yılmazer, 1994; Yılmazer ve Duman, 1994;
Yılmazer ve diğ., 1999a-c).
Su toplama havzasının
yamaçları kaymalar ile dolu olan Kürtün barajı, bir baraj yeri olarak sayısız
olumsuzluklar içermektedir. Demiryolu Sincan tünelinde oynanan aynı oyun
mudur ki de, bu çalışma yıllardır teknikten uzak olarak Aynı Devlet adamının
koruması altında olan bir firma tarafından sürdürülmektedir.
4.3 Yerleşim Alanlarının Seçimi
“Türkiye’nin büyük
bir bölümü deprem tehlikesi altındadır.” bilimdışı önermesi; sık sık
gündeme getirilerek “ne yapalım bizim altımız çürük – takdiri ilahi ” türü dayanaksız sözleri söyleyebilmek için,
bilgisiz yetkililer tarafından kullanılmaktadır. Daha da ileri gidip,
·
Ege bölgesi başta olmak üzere
·
Türkiye’nin önemli bir bölümünü
·
birinci derecede deprem bölgesi diye kırmızıya
boyanmış haritayı televizyon ekranından
·
halka (okuma alışkanlığı olmayan bir topluma)
sık sık göstermenin
suçunu üniversiteler başta
olmak üzere pek çok devlet kurumu paylaşmaktadır. Amaç halkı uyutmaksa
bunda geçici de olsa kesin bir başarı sağlayabilirler (sağladıkları da
kanıtlanmıştır).
Kırmızıya boyanan ve
binlerce km2 yayılımı olan Menderes kaya kütlesi üzerindeki,
·
yerleşim alanları ve
·
yol gibi alt yapı hizmetleri,
hiçbir
depremden
·
aynı haritada
·
5. derece deprem bölgesi diye beyaza boyanan ve
·
Tuz gölü fayı (Aksaray ovası) boyunca büyüyen
Aksaray ile
·
onun altyapısı
kadar
etkilenmedi ve etkilenmeyecektir de. Yazarın bir öğrencisinin deyişiyle;
“Diri
fay kuşakları ile ilişkili gelişen tüm ovaları (ülke yüz ölçümünün
yaklaşık %5) tarıma bırakıp yerleşim alanlarını ve ilgili altyapıyı bu
ulusal servetlerin (ovaların) dışında tutmak deprem zararlarını %99
azaltacaktır). Önerisini yürekten paylaştığı bir başka öğrencisi daha
da ileri giderek;
“Yapılaşma,
Konya ovası gibi diri faylarla doğrudan ilişkisi olmayan ovalara da
sokulmamalıdır. Onlar da birer ulusal servettir. Çünkü, Kızıl ırmağın
veya Toros dağlarının suyunun bu ovaya akıtılması durumunda 100 milyon nüfusun
tahıl gereksinimini karşılayabilecek bir gizilgücü (potential) vardır. Ne
yazık ki, önlem alınamazsa, günümüzde hunharca kemirilmekte ve bilinçsizce
yapılaştırılmakta olan Konya ovası için vakit çok geç olacaktır. Doğayı
ve insanlığı seven tüm aydınlar göreve çağırılmalıdır.” diyerek
durumu özetlemiştir.
Olayın
temelinde verimli ova ve kıraç (verimsiz) kayalık zemin ikilemi yatmaktadır.
17 Ağustos depreminin merkezi, Bolu’dan yaklaşık 200 km uzakta olmasına
karşın Bolu’da afet yaşandı. Çünkü, Bolu suyu-toprağı bol verimli bir
ovanın ortasında yükselmesini sürdürüyordu.
Bu duruma
kör ve
sağır kalınarak
Yazar, bu durumda da ümitsiz
değildir. Çünkü, bu afetlerden sonra yer seçiminde MTA ve Afet İşleri
Genel Müdürlükleri aktif olarak görev üstlenmişlerdir. En önemlisi, ilim
(hurafeler) yerine bilimi ışık seçen ve cihan parçası diye nitelendirdiği
öğrencilerinin, bu çalışmalarda etkin görev yaptıklarını görme mutluluğuna
erişmiştir. İlk başarılarını Sakarya’da göstermişlerdir. Belediye
yetkililerinin de katkılarıyla bir katliam önlenmiştir. Sakarya’nın, yıkılacağı
biline biline 17 Ağustos depreminde yıkıldığı yere yapılması ihale olmuştur.
Yazar, 25 Ocak 2000 günü Adapazarı konferansında durumu öğrenmiştir.
Tutuklanacağı uyarılarına aldırış etmeden 27.01.2000 günü Ankara’da
TMMOB-JMO adına “Devlet yeni katliamların peşinde” başlıklı bir basın
açıklaması gerçekleştirmiştir. Yazar bu konferanslarını 28.01 ve
29.01.2000 tarihlerinde Diyarbakır’da, Diyarbakır JMO İl Temsilciliğinin
katkılarıyla sürdürmüştür. Sonuç olarak, 2.02.2000 günkü Hürriyet
gazetesinde verilen “Adapazarı taşınıyor” başlıklı haberle umulan mutlu sona
ulaşılmıştır. Böylece;
·
1991 ‘de TMMOB-JMO,
·
1992 ‘de MTA ve
·
1999 MTA-ODTÜ
tarafından önerilen sağlam
yere taşınma kararı alınmıştır. Böylece bir Tutuculuk ve aymazlık
engeli aşılmıştır. Sakarya’nın güzel insanları bu uğraşta yer
alanları önünde sonunda öğrenecektir. Çevre il ve ilçelerde de bu örneğin
yaşama geçirilmesinde Sakaryalıların öncü olacaklarına, yazarın inancı
tamdır.
Depremlerin yıkıcı etkisi karşısında halkın korumasız bırakılması bilimdışı yaklaşımların bir
ürünüdür. Türkiye, depremin yıkıcı etkisini en aza indirebilmek açısından
Japonya, Tayvan ve benzeri Uzak Doğu ülkelerinden daha şanslıdır. Türkiye’
de deprem enerjisinin açığa çıkması sözü edilen Uzak Doğu ülkelerindekinden
tamamen farklıdır. Türkiye’de yerkabuğunun yerdeğiştirme hareketinin
olacağı çizgisellikler oldukça belirgindir. Söz konusu Uzak Doğu ülkelerinde
yeni fay kuşakları oluşurken Türkiye’deki depremler ana fay kuşakları içerisinde
yinelenmektedir. Bu noktadan çıkarak depremin yıkıcı etkilerinin neler olduğuna
bakmak gerekir. Bu etki;
1
yerkabuğunun fay kuşağı boyunca yaptığı yerdeğiştirme hareketi
ve
2
yerkabuğunun sallanması (sarsıntı)
şeklinde olmaktadır.
Depreme bağlı sarsıntının
etkisini en aza indirebilmek için mühendislik çözümleri vardır. Uygulaması
da oldukça kolaydır. Bunun için;
q
yapı, kaya zeminin üzerine oturtulup, toprak
zeminler verimli tarım arazisi olarak değerlendirilmelidir. Zayıf kaya olan
kumtaşı-kiltaşı ardalanmasınn elastik modülü (E: gerilmeler altında küçülüp-büyüyüp
tekrar ilk konumunu alabilme yeteneği) 1000 MPa iken toprak zemininki 10 MPa
‘dır. Kayalar, bu üstünlüğünün yanısıra, tarım için de elverişsizdir.
q
toprak zemin üzerine kurmak zorunda kalınırsa özel
jeoteknik tasarım uygulanmalıdır. Çözüm yöntemleri zeminin jeoteknik özellikleri
ve yapının özelliklerine göre belirlenir.
Ancak, yerkabuğunun
yerdeğiştirme hareketini önleyecek bir mühendislik çözümü hiçbir zaman
olamayacaktır. Başka bir anlatımla binlerce km2 ‘lik bir kaya yüzeyini
kırarak hareket eden yerkabuğu durdurulamaz. Yerkabuğunun yerdeğiştirme
hareketinin olduğu yerlerin kesinlikle tarıma bırakılması gerekir.
Uzak Doğu ülkelerinin Büyük
Okyanus kıyısında okyanus kabuğunun yitmesi (mağmaya doğru dalması)
sonucu oluşan depremlerin oluşturduğu çizgisellikler, oluşum mekanizmasının
doğası gereği belirgin değildir (Şek.
4.4). Ayrıca, 20 km derinliğinde sondaj yapıp gerilimleri ölçme şansınız
da yoktur. Oysa, Türkiye’de: Hem nerelerde olacağı kesinlikle
bilinmektedir. Hem de, İç içe-delgi yöntemiyle gerilmeler ölçülerek (Şek. 4.5) ne zaman olacağını da belirleme olanağı vardır.
Harita Genel Komutanlığını yanlış bilgilendiren 30 profesörün dediği
gibi Türkiye’nin %90 ‘ı deprem tehlikesi altında değildir. Depremden
zarar görecek alan sadece %5 ‘tir. Bu alanda, taban suyu yüksek olan I. sınıf
tarım alanlarıdır.
Türkiye’de kıta kabuğu
parçalarının birbirine göre göreceli hareketi (örneğin; Arap kıtasının Doğu
Anadolu’yu kuzeye kakmasına bağlı olarak: Orta Anadolu yerkabuğunun batıya
kaçması sonucu gelişen Ecemiş fayı (EF),
Ölüdeniz fayının kuzeye uzantısı olan Doğu Anadolu fayı (DAF),
Kuzey Anadolu fayı (KAF) ve kuzey-güney
yönlü çekim gerilmelerinin etkisi altında gelişen Batı Anadolu çekim fay
(BAF) sistemi) sonucu milyonlarca seneden günümüze güncelliğini sürdüren
fay kuşakları, oldukça belirgindir. Tamamına
yakını 1. sınıf tarım arazisi niteliği taşımaktadır.
Bu kuşaklar yer altından
gelen yeni minerallerce oldukça zengindir. Bu kuşaklardaki yerdeğiştirme
hareketi; çok derin olarak sürülmüş, havalandırılmış, kirizma (1
metreden daha derin sürülmüş, gübrelenmiş ve/veya benzeri iyileştirmeler
yapılmış tarım topraklarını yaratmaktadır. Yerkabuğunun yerdeğiştirme
hareketi sonucu; KAF boyunca oluşan Varto, Erzincan, Niksar – Erbaa - Taşova,
Osmancık–Kargı–Tosya, Ilgaz– Kurşunlu, Gerede–Dötdivan–Bolu, Kaynaşlı–
Düzce – Hendek – Akyazı – Sapanca – Gölcük ovaları, EF boyunca Ecemiş ovası, DAF
boyunca Amik–Kömürler–Maraş ovaları ve BAF
sistemi içerisinde kıyıya dik gelişen Batı Anadolu ovaları çarpıcı örneklerdir.
Bu noktadan hareketle,
yenisinin yaratılamayacağı bilinen verimli ovalar boyunca otoyol ve/veya I. Sınıf
Devlet yolu yerleştirmek ne kadar bilimdışı (çağdışı) bir yaklaşımsa
sanayileşme uğruna beton yığınları haline dönüştürmek te o kadar
ilkelliktir. Kazancı – Hendek – Akyazı – Sapanca ovasına
otomobil fabrikası kurarken “bir çuval patates mi yoksa bir otomobil mi ?”
dizesini sarf edenlerin yönlendirdiği bir devlet anlayışının ortadan kaldırılması
yurtsever çağdaş insanların görevidir. Fabrikayı 3 km kuzeydeki kayalık
arazi üzerine kurarak yerleşim alanlarını da aynı bölgeye
çekebilirsiniz. Ancak, ulusal bir servet olan ovaların yeniden yaratılması
olanaksızdır.
Benzer bir katliam, Saruhanlı - Salihli – Manisa –
Turgutlu - Kemalpaşa - İzmir
ovalarının ortasından geçirilmek üzere olan otoyol ile yaşama geçirilmek
üzeredir. Üç ayrı noktada çekim faylarını kesen bu otoyol için çok daha yapılabilir
geçki TMMOB ‘ye bağlı ilgili odalarca sunulmuştur.
Dağlardan ve kayalık
zeminler üzerinden/içerisinden geçen Sinop-Boyabat Devlet yolu için ÇED
olumlu belgesi zorunlu iken, giderilmesi olanaksız katliama neden olacak söz
konusu ova düşmanı otoyol için böyle bir belge ilgili bakanlık tarafından
istenmemektedir.
Otoyolun ovaya girmesi
fabrikalara çağrı olurken fabrikalar yerleşim alanlarına davetiye çıkaracaktır.
Sonuç olarak ulusal servet niteliği taşıyan ve dünyanın en verimli ovalarından
birisi olan Salihli –Manisa –
Turgutlu – Kemalpaşa - İzmir ovasının yaşamına son verilmek
istenmektedir. Örnekleri çoğaltmak, üzülerek söylemek gerekirse, oldukça
kolaydır. Bu gidişe dur demek çağdaş sivil toplulukların örgütlü uğraşılarından
geçmektedir.
Bütün bunlara karşın,
otoyol gibi çizgisel mühendislik yapıları fay hattını kesmek zorunda
kalabilir. Bu durumda,
a
köprüler yerini dolguya,
b
tüneller ise yarmaya bırakmak zorundadır.
Daha da önemlisi, yer seçimi yapılırken, çizgisel mühendislik yapısının;
q
fay
hattını dik olarak geçmesine özen gösterilmelidir.
q
Ayrıca,
geçkinin fay kuşağını keseceği yer yüksek dolgu ve/veya derin yarmaya
gereksinme duyulmayacak özellik taşımalıdır.
Ankara-İstanbul ve
Adana-Gaziantep otoyolunda tam tersi (bilimdışı) durum uygulanmaya konmuş ve
koyulması için direnilmektedir.
Bir doğa olayı olan
depremler engellenemez. Ancak, bunun yarattığı verimli ovalardan, sıcak su
kaynaklarından, mineral kuşaklarından vb.
oluşumlardan yararlanmak olasıdır.
Bu durumda, diri fay kuşakları
tarıma bırakılmalıdır. Yapılaşma ve sanayileşme kayalık zeminler üzerine
çekilmelidir. Zemin araştırmalarında jeolojik-hidrojeolojik-mühendislik
jeolojisi-jeoteknik modellere dayalı hazırlanan saha kullanımı haritaları
bu çalışmalar da temel oluşturmalıdır.
Filyos Çayı ve benzeri
akarsularımızın çoğu sellenme döneminde taşarak verimli tarım sahalarını
bozmaktadır. Bunların salınım yaptığı yatağın genişliği 300-1000 m
arasında değişmektedir. Düşey ve yatay enerji kırıcılar yapılarak yatak
daraltılabilir ve taşkınlar önlenebilir. Bu konu, yıllardır gündemde
tutulmasına karşın kalıcı çözüme gidilmemiştir.
Taşkınlar, ilgili bölgenin
bir kaderi gibi algılanmıştır. Mayıs 1998 ‘in 22 ‘si, Cuma günü saat
17.30 dolaylarında yaşanan ve Nuh Tufanı diye adlandırılan taşkında
sorumluluk halkın değil, halk adına yukarıda değinilen ve 1800 ‘lü yıllardan
günümüze geliştirilen yatay-düşey enerji kırıcıları ve benzeri önlemleri
yaşama geçirmeyenlerindir.
Bu tür verimli ovaları
korumak yerine çarpık sanayileşme ve yerleşim adına yapılan sevimsiz ve çağdışı
betonlaşma yukarıda eleştirilen olumsuzluktan daha da zararlıdır. Ovaların
sahibi olan kurum ve kuruluşların çoğu, çevrecilere karşı tutum takınmaktan
verimli ovaları korumaya zaman bulamamaktadır. TEMA vakfının, bu bağlamda,
sürdürdüğü anlamlı uğraşa destek vermek her insanın görevi olmalıdır.
Yazar, sonradan pişman
olunacak bir konuda ilgilileri, işin başında iken uyarmayı ulusal bir görev
olarak görmektedir. Burada kısaca değinilen örneklemeler, Karadeniz Bölgesinde
ulaştırma kapsamında yapılmak üzere olan olumsuzlukların giderilmesinde de
yardımcı olur düşüncesiyle sunulmuştur. Kuşaklama
yolu yerine sahil yolu yapılmak üzeredir . Sahil yolunun bitişiğine
demiryolu ekleyebilmek için son ana girilmiştir. Yarın çok geç olabilir. Mecliste,
yolun hangi yükleniciye verildiğinden çok, çağdaş bir ulaşım programı
çerçevesinde doğru yol ve doğru bileşenleri seçildi mi? sorusunun
yanıtı araştırılmalıdır. Ulusal servetin boşa, başa ve taşa atılmasına
ancak böyle engel olunabilir. Buradaki örneklemeler, geçmişten ders
alabilmek için verilmiştir. Hepsi güncel olup, gelişigüzel alınmıştır.
Çoğaltmak olasıdır. Bu konularla ilgili olarak Devletin en yüksek makamı
da bilgilendirilmeye çalışılmıştır
(Ek I).
4.4
Deprem ve Mühendislik Projeleri
Boru hattı, yol,
demiryolu, baraj ve kayaiçi saklama (rock storage) gibi büyük ölçekli mühendislik
yapı projeleri ülke genelinde artarak sürmektedir. Özellikleri gereği,
mesleklerarası eşgüdümü (coordination) zorunlu kılar. Mühendislik yapısı
yerinin, konumunun ve bileşenlerinin doğru seçimi;
q
maliyet,
q
emniyet
- güvenlik,
q
zaman
ve
q
estetik
- çevre
(MEZE)
açısından, özellikle yol gibi çizgisel mühendislik projelerini %80 ve daha
yüksek oranda etkiler. İlgili mesleklerin (ör., jeoloji, jeofizik, inşaat,
maden, jeomorfoloji, harita ve çevre mühendislikleri) önemli bir bölümü
jeoteknik tasarımın ortaya konmasında değişik konumlarda yer alırlar.
Deprem sarsıntısının
olumsuz etkisini azaltmak için;
Y
yapı
kaya zeminin üzerine oturtulup, toprak zeminler verimli tarım arazisi olarak
değerlendirilmelidir.
Zayıf kaya olan kumtaşı-kiltaşı
ardalanmasınn elastik modülüsü (E: gerilmeler altında küçülüp-büyüyüp
tekrar ilk konumunu alabilme yeteneği) 1000 MPa iken toprak zemininki 10 MPa
‘dır. Dolayısıyla yerkabuğunun eylemsizlik yaratan ilk hareketinde yapı yükü
temelin bir kenarı boyunca odaklaşır. Bu durumunda ani oturma olup bina eski
konumunu alamadan aynı yöndeki ardışık eylemsizlik devinimlerinde yıkılmaktadır.
Kaya zeminler, bu bağlamda en az 100 kat daha üstün özellik taşır.
Y
Yeraltısuyunun
varlığında sıvılaşma, sıkılaşma, oturmalar, ve benzeri duraysızlık
sorunları toprak zeminlere özgü birer olumsuzluktur.
Kaya zeminler bu konuda en az 1000 kat daha fazla üstünlük içerir.
Çekme gerilmeleri sırasında toprak taneleri üzerinde oluşmuş olan elektrik
yükü ne olursa olsun su molekülü tarafından sarılır Böylece sıkıştırma
gerilmeleri sırasında öncelikle su suya sürtünmektedir. Suyun kayma dayanımı
(t)
ise sıfırdır. Sonuç olarak, deprem anında oluşan ardışık gerilmeler
ince taneli toprak zeminlerde sıvılaşmaya yol açarken iri taneli toprak
zeminlerde yeniden paketlenerek (recompaction) oturmalara yol açar. Ayrıca,
katmanlı toprak zeminlerde; iri taneli toprak tabakaları ince taneli toprak
tabakalarının üstünde sağa-sola ve ileri-geri kayarlar. Başka bir anlatımla
tabaka faylanmaları oluşur. Bunu sonucunda da duraysızlık sorunları ortaya
çıkmaktadır. Bu bağlamda da kaya zeminler tartışmasız üstünlük taşır.
Y
Toprak zeminlerde sismik dalga hızının çok daha
yavaş (dalga boyunun uzun) olması nedeniyle çok katlı binalar yıkılmaya eğilimlidir.
Kaya zeminlerde ise tersi
durum söz konusudur. Bu amaçla Şek.
4.6 ‘da sunulan ağaç modeller hazırlanıp değişik dalga boylarında
sallanarak çok katlı yapıların kaya zeminler üzerinde daha duraylı olduğu
gözlenebilir.
¨
Fay kuşakları boyunca oluşan toprak zeminler üzerinde
1. sınıf tarım ovaları oluşmuş ve oluşmayı sürdürmektedir.
Oysa, kaya zeminler tarım
için oldukça elverişsizdir. Yapılaşma için ise son derece uygundurlar.
Bütün bunlara karşın
toprak zemin üzerine kurmak zorunda kalınırsa özel jeoteknik tasarım
uygulanmalıdır. Örneğin, yapı temeli özellikle;
Yerkabuğunun yerdeğiştirme hareketi ve önlemler;
Yerkabuğunun
yerdeğiştirme hareketini durduracak bir mühendislik
çözümü yoktur. Başka bir anlatımla binlerce km2 ‘lik bir kaya
yüzeyini kırarak hareket eden yerkabuğu durdurulamaz. Bu bağlamda, Yerdeğiştirme
hareketinin
olduğu yerlerin kesinlikle tarıma bırakılması gerekir.
Yerdeğiştirme hareketi;
çok derin olarak sürülmüş, havalandırılmış, kirizma edilmiş, gübrelenmiş
ve/veya benzeri iyileştirmeler yapılmış tarım topraklarını yaratmaktadır.
Yerkabuğunun yerdeğiştirme hareketi sonucu;
·
KAF
boyunca oluşan Varto, Erzincan, Niksar–Erbaa-Taşova, Osmancık–Kargı
-Tosya, Ilgaz-Kurşunlu, Gerede–Dörtdivann-Bolu, Kaynaşlı–Düzce–
Hendek–Akyazı–Sapanca-Gölcük ovaları,
·
EF boyunca Ecemiş ovası,
·
DAF
boyunca Amik–Kömürler-Maraş ovaları ve
·
BAF sistemi içerisinde kıyıya dik gelişen Batı Anadolu ovaları çarpıcı
örneklerdir.
·
Bu noktadan hareketle, yenisinin yaratılamayacağı
bilinen verimli ovalar boyunca otoyol ve / veya I. sınıf Devlet yolu yerleştirmek
ne kadar bilimdışı (çağdışı) bir yaklaşımsa sanayileşme uğruna beton
yığınları haline dönüştürmek te o kadar ilkelliktir.
Kazancı–Hendek–Akyazı–Sapanca
ovasına otomobil fabrikası kurarken “bir çuval patates mi yoksa bir
otomobil mi ?” dizesini kullananların yönlendirdiği bir devlet anlayışının
ortadan kaldırılması yurtsever çağdaş insanların görevidir.
Sapanca ve Akyazı ovalarındaki
fabrikaları hemen kuzeydeki kayalık arazi üzerine kurarak yerleşim alanlarını
da aynı bölgeye çekebilirsiniz. Ancak, ulusal bir servet olan ovaların
yeniden yaratılması olanaksızdır.
·
Benzer
bir katliam Salihli-Manisa– Turgutlu-İzmir ovalarının ortasından geçirilmek
üzere olan otoyol ile yaşama geçirilmek üzeredir.
Üç ayrı noktada çekim
faylarını kesen bu otoyol için çok daha yapılabilir geçki TMMOB ‘ne bağlı
ilgili odalarca sunulmuştur. Dağlardan
ve kayalık zeminler üzerinden / içerisinden geçen Sinop-Boyabat Devlet yolu
için ÇED olumlu belgesi zorunlu iken giderilmesi olanaksız katliama neden
olacak söz konusu otoyol için böyle bir belge ilgili bakanlık tarafından
istenmemektedir. Otoyolun ovaya girmesi fabrikalara çağrı olurken
fabrikalar yerleşim alanlarına davetiye çıkaracaktır. Sonuç olarak ulusal
servet niteliği taşıyan ve dünyanın en verimli ovalarından birisi olan Salihli–
Manisa–Turgutlu-İzmir ovasının yaşamına son verilmek istenmektedir.
Örnekleri çoğaltmak, üzülerek söylemek gerekirse, oldukça kolaydır. Bu
gidişe dur demek çağdaş sivil toplulukların örgütlü uğraşılarından
geçmektedir. Böyle bir başarı Doğal gaz Boru hattı Projesinde yöneticilerin
de sağduyusuyla yaşama geçirilmiştir.
·
Bütün bunlara karşın, otoyol gibi çizgisel mühendislik
yapıları fay hattını kesmek zorunda kalabilir. Bu durumda;
a
köprüler yerini dolguya,
b tüneller
ise yarmaya
bırakmalıdır.
Daha da önemlisi, yer seçimi yapılırken, çizgisel mühendislik yapısının
¨
fay hattını dik olarak geçmesine özen gösterilmelidir.
¨
Ayrıca, geçkinin fay kuşağını keseceği yer yüksek
dolgu ve / veya derin yarmaya gereksinme duyulmayacak özellik taşımalıdır.
¨
Ankara - İstanbul ve Adana - Gaziantep otoyollarında
da tam tersi (bilimdışı) durum uygulanmaya konmuş ve koymak için
direnilmektedir.
¨
Bir doğa olayı olan depremler engellenemez.
Ancak, bunun yarattığı
verimli ovalardan, sıcak su kaynaklarından, mineral kuşaklarından ve benzeri
oluşumlardan yararlanılabilir (Yılmazer, Yılmazer ve Gökçekuş 1999a-b). Sonuç
olarak;
·
Diri fay kuşakları tarıma bırakılmalıdır.
·
Yapılaşma ve sanayileşme kayalık zeminler üzerine
çekilmelidir.
·
Jeoteknik araştırmalarda; jeolojik-
hidrojeolojik-mühendislik jeolojisi- jeoteknik modellere dayalı hazırlanan
saha kullanımı haritaları temel oluşturmalıdır.
·
Kendi kendini denetleyen (autocontrol) sigorta
sistemi kurulmalıdır. Bu sistem, yer
seçiminde yaşanan disiplinler arası yersiz tartışmalara da son verecektir.
A. Sağlamer’in
08.10.1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde “Zemin
etütlerini jeolog ve jeofizikçiler değil, inşaat mühendisleri yapar.”
yazısı geçerliliğini yitirir. Yerini;
Þ
bu işin bir zemin (Farsça’dan) etüdü (Fransızca’dan)
değil yertekniği
araştırması (geotechnical investigation) olduğuna ve
Þ
disiplinler arası eşgüdümü (coordination)
zorunlu kıldığına
bırakır. Kendin denetle
(autocontrol) sistemi, ilgili meslek dallarını kısa sürede en doğru bir şekilde
seçecektir. Kaymaları tanımayan bir disiplinin kaymalar üzerine yerleşim
izini vermesi söz konusu olamaz. Mesleklerarası eşgüdüm, doğaçlama
yoluyla, sağlanacaktır.