KİM KORKAR ŞEYTANDAN?

KİM KORKAR BU ŞEYTANDAN! M. NEDİM HAZAR "İblis: ‘Ey Rabbim! Başıma getirdiğin bu halime andolsun, dünyada her kötülüğü onlara güzel göstereceğim ve hepsini saptıracağım’ dedi. ‘Yalnız, Senin halis kulların müstesna...’ Allah buyurdu ki: ‘İşte, taahhüdüm altındaki dosdoğru bir yol! Hakikat, sana tabi olup aldananlardan başka, kullarıma karşı senin hiçbir saltanatın [kudret ve tesirin] yoktur.’" —bkz. Hicr sûresi, 15:39-41 Sanırım 80’li yılların başıydı. Bizde sıkıyönetim olduğu ve henüz dünya iletişim teknolojisi günümüzdeki kadar ileri olmadığı için, Amerika’da yaşanan bir tartışmadan haberimiz olmamıştı. Dünya misyoner teşkilatı başkanı ile sonradan ismi birçok spekülatif konuya malzeme olacak olan Ahmet Deedat arasında bu yıllarda gerçekleşen amansız bir münazarayı, çok sonraları kasetten izleyebilme imkânım oldu. Konu, İncil’in tahribi ve Hz. İsa’nın insanî kişiliği üzerineydi. Yanlış hatırlamıyorsam ismi Jimmy Swaggart olan kişi şu cümleleri kullanmıştı: "Evet, İncil’in ufak tefek bölümlerinde düzeltmeler olabilir. Bir Rolls Royce düşünün, bu arabanın kapı kolu, teker vidaları değişti diye, ona Rolls Royce değil diyebilir miyiz?" Bu basit mantık oyununa Ahmet Deadat ise, "Allah’ın kitabı araba değil, bir bardak temiz su gibidir. Bir bardak suya bir damla necaset de damlasa, artık o arı su değildir…" diye cevap vermişti. Ruh, insan, cin, mistisizm, metafizik gibi konuları içeren Hollywood filmlerini izlerken insanın zevk dimağında hep bir necaset kekremsiliği oluşması belki de bu ‘bir damla’lık husustan kaynaklanıyor. Kültürel kod ve doku tipi farklılığı da buna eklenince, Batılılara korkutucu gelen bir film, bizi bırakın korkutmayı, bazen komik bile kaçabiliyor. Şeytan—The Exorcist filmi işte böyle bir his uyandırdı bende. Birincisi, bizim kültürümüzde şeytanın insanı esir alması diye birşey sözkonusu değil. Bu konu cinlerin alanına giriyor. Bilinçli bir Müslümana cin bahsini açtığınız anda tüyleri dikleşmeye ve tedirgin olmaya başlıyor. Oysa Şeytan aynı ürpertiyi vermez bize. Hatta, küçükken şeytanı yormak için ıslık ayini yaptığımı hatırlarım. (Malum, şeytan ıslık çalınınca gelir, Besmele çekilince ortamdan kaçarmış!) Bir diğer muadil film olan Kayıp Ruhlar—Lost Souls’ta da benzeri şeyler hissetmedim dersem yalan olur. Her iki film bana çok önemli bir ayrımı farkettirdi. Batılı bakış açısıyla bizimki arasında, birçok şeye bakışta olduğu gibi, zamana ve kıyamete bakışta da hiç de küçümsenmeyecek ciddi bir fark var. İkinci binyılın başlangıcı bizim için yeni bir dinî ve sosyal kırılmayla beraber medeniyet eğrisinin yukarı doğru yükselmeye başlaması anlamına gelirken, Hıristiyan kültüründe felaketlerin, kötülüğün, şeytanın yeryüzüne inip insanlığa gününü göstermesinin miladı olarak kabul ediliyor. Ve, nedense, kötüleri elde etmek için masum çocukların bedeni kiralanıyor! Bunu anlatan onlarca filmi bir çırpıda sayabiliriz: Omen serisi, Şeytanın Avukatı, 6. Gün, Stigmata, Kutsanmış Çocuk, 5. Element vs. Bu filmlerin hemen hepsinde, dinlenmeye çekilen ve içini binbir kötülükle dolduran şeytanın yere inmek için bir tarihi beklediğini gördük. Oysa, İslâm düşüncesinde, özellikle tasavvufî eserlerde açıkça karşımıza çıktığı üzere, şeytan hep aramızdadır. O yüzden, bizler, şeytanın hiç köşesine çekilmediğini biliriz. Tersine, o, devamlı aramızda dolaşan ve günlük yaşamda kullandığımız her parametreyi ahiretimizi ele geçirmek üzere kullanan bir semboldür. Ve, bizim kültürümüzde iyilik-kötülük dengesi inanılmaz bir sağlamlıkla kurulmuştur. Bu bağlamda, dünyayı kötülüklerden kurtarmak ne kaslı bir ayyaş polisin, ne marjinal bir din adamının işidir. Deccal, ancak Mehdi ile dengelenmiştir. Tıpkı ruhun sadece bulanık bir buhar olarak şematize edilemeyeceği gibi. Hayalet Avcıları ya da Ghost gibi filmlerde fantastik bir unsurmuş gibi sunulan ruh, İslâmî düşünce dahilinde, beden ile bir anlam kazanıyor şu dünyada. Ve öz olan, ruhun kendisi! Bir başka sorun ise, kötülüğünün mutlak yenilgisiyle biten filmlerin, bütün iyimser finallere rağmen, izleyicide iyimser bir etki bırakmaması. Ne Stigmata denen enfes film, ne 6. Gün, ne Şeytan, ne de Kayıp Ruhlar gösterildiği gibi ezici bir galibiyet etkisi bırakmıyor bizde. Tersine, insana, izleyiciyi de yaralayan bir nevi Pirus zaferi havası veriyor. Galip çıkan iyiliğin de çok yaşamayacağını düşünüyoruz yani! Deedat’ın o müthiş lafı işte bu noktada aklımıza geliyor ve ufacık bir ilaveyle, şunu diyorsunuz: "Bir damla da olsa, iki saatlik bir film de olsa, necaset necaset olarak kalıyor." Şükür ki, Hollywood en azından arı suların içinde bunu yapmayı denemiyor. Mutlu olduğumuz tek nokta olarak işte bu kalıyor bize...

..oOo..