%@ Language=JavaScript %>
Türklerin ata sporu olan okçuluk, yüzyıllar boyunca bu geleneksel özelliğini muhafaza etmiş, gerek tarihimiz içinde, gerekse İslam dininde özel bir yere sahip olmuştur. Türk tarihinin Orta Asya’ya uzanan derinliklerinde, önceleri bir savaş aracı olarak kullanılan ok ve yay, ateşli silahların keşfinden sonra, giderek bir spor dalı olarak kültürümüz içindeki yerini almıştır. Tarihsel
belgeler incelendiğinde, Türklerde okçuluğun MÖ 5000 yıllarında başladığı
ve okçuluk ile ilgili ilk kuralların Oğuzlar ile gerçekleştiği görülür.
Oğuzlar’ın Müslümanlığı kabulünden sonra ise dlaha da gelişen okçuluk,
en parlak devrine Osmanlılar ile ulaşır. Okçuluk, İslam dininde çok önemli
bir yer tutmaktadır; öyle ki, adeta yaşamın ayrılmaz bir parçası
olarak kabul edilmiştir. Bizzat Hz. Muhammed de ok atmış, savaşlarında
kullanmış ve ok atımı konusunda birçok hadıs-i şerif
beyan etmiştir. Özellikle, “Evinizdeki kölenize bile
hükümdarların
hemen tümü bu sahayı genisletip ilave tesisler yapmışlar, diğer
kentlerde de sahalar kurmuşlardır. Sultan II. Bayezıt döneminde Daha
önce de belirtildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hükümdar
ve sadrazamların birçoğu okçu idi. Bunların içinde özellikle Sadrazam
Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın (1592-1644) okçuluk tarihi içinde özel
bir yeri bulunmaktadır. Kara Mustafa Paşa, sadrazamlığı döneminde okçuluk
ile ilgili bir ferman (kanun) yayınlamıştır. Bugün, aslı Topkapı Müzesi
arşivinde bulunan bu ferman, spor ile ilgili ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır.
Osmanlı döneminin ünlü okçuları içinde, Tozkoparan İsmail, Bursalı
Şüca gibi isimler en çok bilinenlerdir. Hayvan
boynuzu, sinir gibi organik maddeler ve ahşap malzemenin sentezi ile imal
edilen eski Türk yaylarının inanılmaz teknik güçleri, bugün dahi, okçuluk
tekniği ile ilgilenen dünya otoritelerini hayretler içinde bırakmaktadır.
Günümüzün ileri teknolojisi ile üretilen yaylarla 250-300 m mesafeye
zorlukla ok atılırken, eski Türk yayları ile 800-900 metrelere ok atılabilmesi
bu hayretin temel nedenini oluşturmaktadır. Okçuluk tarihimize dikkatle göz atıldığında, Fatih Sultan Mehmet’ten II. Bayezıt’a uzanan dönemin ciddi bir “Planlama Dönemi”, II. Bayezıt’tan II. Selim’in ölümüne değin geçen sürenin ise Gelişme Devri” olarak değerlendirildiği görülür. Daha sonraki hükümdarlar da okçuluk ile ilgilenmişler, ancak III. Selim’in tahta geçmesinden II. Mahmut’un ölümüne kadar geçen süre “Yeniden Yükselme Devri” olarak tarihe geçmiştir. Daha sonra, II. Abdlülhamid’ten V. Mehmet’in ölümüne kadar geçen süre ise okçuluğun ‘Duraklama ve Gerileme Devri” olmuş, Osmanlı’nın son döneminde ise okçuluk sanatkarları artık ellerindeki sanatı bırakarak başka işlere yönelmişler, bu işi yürüten kişi sayısı 3-5 kişiyle sınırlı kalmıştır.
Cumhuriyet
dönemiyle birlikte, 1923-1937 yılları arasında, eski Türk okçularının
ailelerinden gelen üç beş kişi, aralarına hevesli gençleri de alarak,
İstanbul’un çeşitli semtlerinde ok atışları yapmışlar ve
geleneksel sporumuzu yürütmeye çalışmışlardır. Türk okçuluk
tarihinin efsanevi ismi Tozkoparan’ın ikinci kuşak torunları olan İbrahim
ve Bekir Özok ile, Türk okçuluğuna ilk kitabı armağan eden Mustafa
Kani’nin torunu, Vakkas Okatan, bu spora yakın ilgi duyan Prof. Necmettin
Okyay, Hafız Kemal Gürses ve yine o devrin Beyoğlu Vakıflar Müdürü ve
Milli Sporlar Federasyonu Başkanı Baki Kunter’in girişimleri sonucu
kurulan Okspor Kurumu adındaki kulüp, Cumhuriyet dönemimizin ilk ciddi adımı
olmuştur. İstanbul Beyoğlu Halkevi’nde, Ulu Önder Atatürk’ün
direktifleri ile, milli sporumuz okçuluğu yeniden canlandırmak amacıyla
1937 yılında kurulan bu kulüp, Atatürk’ün ölümünden sonra
himayesiz kalarak dağılmıştır. İlk bayan okçumuz olan Betül Diker
(Or), o yıl yapılan 19 Mayıs gösterilerindeki atışları ile Atatürk’ün
dikkatini çekmiş ve Ulu Önder, Halim Baki Kunter’e “Bu kız ile
ilgilenin!” talimatını vermiştir. Cumhuriyet dönemimizde okçuluğun yok olmaya yüz tuttuğu yaklaşık 15 yıllık bir süreyi takiben, eski okçulardan Bahir Özok’un oğlu Fazıl Özok 1953 yılında o dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile temas sağlayarak desteğini almış ve okçuluk sporu Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü bünyesine alınarak, Atıcılık Federasyonuna bağlanmıştır. Türkiye, 1955 yılında, bugün 121 üyesi bulunan Uluslararası Okçuluk Federasyonu’na 16. üye olarak katılmıştır. Okçuluğun, 1961 yılında ayrı bir federasyon olarak örgütlenmesinden sonra ilk kez uluslararası yarışmalara katılmaya baslayan Türk okçuları, federasyon organizasyonundaki eksiklikler nedeniyle, ne yazık ki, uzun yıllar başarılı olamamışlar; malzeme, tesis, teknik adam gibi sorunlar nedeniyle okçuluk, yurt düzeyine de yeterince yayılamamıştır. 1 Ocak 1982 tarihi itibariyle sadece 35 olan lisanslı sporcu sayısı, o günden bu yana izlenen yeni bir yönetim anlayışı ile günümüzde 3000’lere ulasmış, daha da önemlisi, sporcu kalitesi hızla yükseltilerek, önemli tüm uluslararası yarışmalarda Türkiye imajının en üst noktalara çıkarılması mümkün olmuştur. Bugün Türk sporcuları tüm büyük okçuluk organizasyonlarında dereceye girmenin mutluluğunu yaşamakta, Olimpiyat, Dünya ve Avrupa Rekorlarına sahip bulunmakta; Türkiye Okçuluk Federasyonu ise, tüm dünya okçularına hizmet vermenin haklı gururunu duymaktadır. Antalya’daki, dünyanın birkaç önemli okçuluk tesisinden birisi olan 100. Yıl Okçuluk Sahası ile bölgenin elverişli iklimi ve muhteşem doğası birleşince, dünya okçuluğunun kalbi bu güzel kentimizde atmakta, birçok yabancı sporcu sezona Antalya’da hazırlanmaktadır.
Dünyanın
en iyi okçuluk antrenörlerinden birisi olan Mario Codispoti’nin ülkemize
gelmesi de okçuluğun gelişim sürecini hızlandırmıştır. Bugün faal
4 uluslararası hakeminin dünyanın tüm önemli yarışmalarında görev
yaptığı Türkiye, okçuluk sporunda yapmış olduğu büyük atılım
sonucunda, dünya ve Avrupa okçuluğunun yönetiminde de etkin görevler üstlenmekte,
sahip olduğu büyük teknik olanakları tüm dünya için seferber etmektedir.
Bu başarılı spor dalımızın sponsorluğunu halen Türk Hava Yolları yürütmektedir. |
Archery was for centuries Turkey’s traditional sport, and also played a central role in Islamic culture. The use of the bow and arrow as a weapon by the Turkish horsemen of Central A |