|
FİKRİN F’Sİ Selim Gürselgil
ELİF: GÜNDEM BÜYÜK DOĞU
ÜSTAD’IN ÇOCUKLUĞU (*) Üstad, Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta doğdu. Büyük babası İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliği’nden emekli, Maraşlı Kısakürekzade Hilmi Efendi; Abdülhamid’e atılan bomba hadisesinin tarihi muhakemesini yapmış zat. O devrin parasıyla, emekli aylığı olarak 80 altun alıyor. Aşçı ve yamakları, birçok uşak, dadı, kadın hizmetçi, zenci köle, arabacı ve birer fayton kupa arabasıyla Şahin ve Mazlum isimli kestane dorusu iki pırıl pırıl at. Bu konakta; büyüklerin, çocuklar yedikten sonra sofraya oturduğu zamanlarda da, Necip Fazıl, hem küçüklerin, hem büyüklerin sofrasında baş köşededir. Konak halkını suspus hizaya getiren büyük babası tarafından, ona izin sonsuz. İsterse avaz avaz haykırabilir, büyük babasını dahi susturabilir. Anlaşılıyor ki, bu konağın ruhu Hilmi Efendi, onun ruhu da Necip Fazıl’dır. Çünkü onun biricik oğlunun biricik oğludur. Babadan oğula, içinde yaşattığı soy idealinin onca en mükemmel nümûnesidir. Torununun sağ kolunu açar ve orada gördüğü “ben”i, kendi babasınınkine benzetir ve öper; torununun elinin parmaklarını kendi el ayalarına yerleştirir ve mafsal yerlerindeki kırışıklıkları tıpkı kendi babasınınkilere eş bularak öper, öper. Babasının ismi Ahmed Necib’dir. Torununa da o ismi verir. Zekasına gelince; bu noktadan mes’uddur. Her vesileyle haykırır: - Gel benim akl-ı evvel (akılda birinci) torunum! “Üstad’ın Doğumu” Torunlarının “Cici Anne!” diye hitab ettiği Üstad’ın büyük annesi, Hilmi Efendi’nin zevcesi Zafer Hanım, şanlı bir İstanbul hanımefendisidir. Eski Haleb Valisi, Hariciye Müsteşarı, Zabtiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı. Yavuz Sultan Selim devrinde Maraş’ta hükümet süren ve Osmanoğulları’ndan daha eski bir familya olan Zülkadir Oğulları’na bağlı Kısakürek’ler kolu. İçlerinde birçok büyük din adamı bulunan Kısakürek oğullarının son vardığı halka, Mevlânâ Bektut Hazretleri, Zülkadiroğlu’dur. Hilmi Efendi de Mevlânâ Bektut’tan gelen kolun daima babadan oğula, ana dalı üstünde. Çocukluğunda, Hilmi Efendi’nin biricik oğlu sıfatiyle hayale sığmaz haşarılıkların kahramanı ve “Deli Fazıl” lakablı babası saldırganlıkta o hale gelmiş ki, nihayet aile dostları içinde hikmet sahibleri: - Kanı bir yanardağ gibi kaynayan bu çocuğu kurtarmak için, demişler; hemen tezinden, bu küçük yaşında evlendirmekten başka çare yok!.. Ve başlamışlar kendilerine denk ailelerden kız istemeye. Aksaray’daki fakir evin önünde mükellef bir konak arabası durur. Kızı kaptıkları gibi konağa götürürler. Necip Fazıl, halasının gelinlik odası diye süslenen, yaldızlı çıtaların çerçevelediği siyah kadife tavanlı salonda doğar. O kadar cılız ve çelimsizdir ki, doktor, sağ elinin şehadet parmağıyla orta parmağını çenesinin altına geçirip, onu mangal maşası gibi tutar ve bu vaziyette yıkar. Haline bakanlar: - Yaşamaz bu çocuk! derler. Tarih: 26 Mayıs 1320-1904 Rebiülevvel. “Akl-ı Evvel Torun” İki yaşında, Sarıyer’deki köşkün üst katında, beşikten yuvarlandığını ve en önde “Büyük Baba”, bütün ev halkının patpat, merdivenlere koştuğunu hatırlar Üstad. Annesine büyüklüğünde bu hatırasını anlattığı zaman gözleri dehşetle açılmış annesi: - Hayret! Tamamiyle doğru! Bütün köşk birbirine girmişti. Nasıl da hatırlayabiliyorsun? Üstad ilâve eder: - Köşkün arkasında, bahçe tarafında, çamaşırlık bir yer vardı. Rafında da bir tabak içinde beyaz bir madde. Duvara dayalı merdivenlerden çıkıp kaymak sandığım o maddeden yemeğe başladım. Meğer kireç kaymağı değil miymiş? Yine bütün köşk birbirine girmişti. - Evet, evet, der annesi; olur şey değil, sendeki hafıza! Alnında, 60 küsur yaşında hâlâ, o günlerin hatırası, sirkeye batırılmış soğuk bezler hissetmektedir Üstad. Büyük babası ona en küçük yaşlarda okuyup yazmayı öğretir. Dört-beş yaşlarında, o zamanın ağdalı diliyle günlük gazeteleri, su gibi okuyup, anlar, hattâ anlatır. Hilmi Efendi kitab odasında bir sedirde. Sedire çömelmiş, gözlüğü önünde, dırıltılı bir şarkı söyler gibi Fuzûli Divanı’nı okuyor, Necip Fazıl da odaya girip yanına sokuluyor. Onu kürkünün içine alıp öpüyor Hilmi Efendi ve sonra bir kâğıt çıkarıp üstüne birtakım yazılar yazdırıyor ve: - Yaz bakalım şuraya; diyor, büyük babanın ismini yaz! Özene bezene, kağıda bir “Hilmi” konduruyor, “Akl-ı Evvel Torun”. Fakat sonundaki “ye” harfi biraz çarpık oluyor; bunu beğenmiyor, “Büyük Baba”, duruşundaki tereddüdü anlıyor ve gülümseyerek ne yapacağına bakıyor, “ye” harfinin kuyruğundan imza çizgisi gibi bir şey çekip, düzeltiyor, yine “Akl-ı Evvel Torun” ve kağıdı uzatıyor. Torununun çirkinliği sezişi ve düzeltişi o kadar hoşuna gidiyor ki, “Büyük Baba”nın, onu göğsüne basıyor ve iftihar gözyaşları döküyor. Ve soruyor, “Akl-ı Evvel Torun”: - Büyükbaba, Hazret-i Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hazret-i Ali mi? Beş-altı yaşındaki çocuk saffetinin içinden fışkıran bu sual, Hilmi Efendi’ye hem çocuklara, hem de büyüklere verilebilecek cevabların en güzelini verdiriyor: - O kimseyle ölçülmez, O’nda Peygamber kuvveti vardı! (3-9 Ocak 2003, Cuma-Hikmet) * “Sedat Gürsel” imzası ve “Akl-ı Evvel Torun” başlığıyla... Kaynak: Fikrin F'si, Gaye Genç Adam Yayınları, s. 7-9
|