|
.
YURT PARTİSİ Ekonomi Programı (özet)
"Hangi
'istiklal' vardır ki, yabancıların
nasihatleriyle,
yabancıların planlarıyla yükselebilsin
Gazi Mustafa
Kemal, 6 Mart 1922
YURT PARTİSİ
EKONOMİK PROGRAMI:
ÜRETİM
VE KALKINMA SEFERBERLİĞİ
I. GİRİŞ
3 Kasım
seçimlerine,
Türkiye ekonomisi, Cumhuriyet tarihinin en bunalımlı
yıllarını yaşarken giriyoruz. Düyun-u
Umumiye bilançosu gibi, büyük bir kısmı borç-faiz
hesaplarına dönüşmüş bir devlet bütçesi,
çökmüş bir bankacılık sistemi, yetersiz üretim
ve artan issizlik.
Dünya Berlin Duvarının
çöküşünden bu yana yeniden şekillenirken, Türkiye
hala ekonomik krizlerin labirentlerinde boğuluyor! Daha 1980lerde
ekonomisini dış rekabete açmış, piyasa
ekonomisi kurallarını uygulayan bir Türkiye, aradan
geçen bunca yıla karşın basiretsiz siyasalarla
ekonomide hala genel dengeleri kuramıyor.
Türkiye hala uzun vadeli bir kalkınma
vizyonundan yoksun, stratejilerini bu yönde saptayamıyor.
Daha da acı olan, geçtiğimiz son on beş yılda
her şeyin çok iyi gittiğine
inandırılmamız için sarf edilen gayretler, ve çoğumuzun da bu boş söylemlere
inanmamızdır. Türkiyenin kendine özgü bir ülke
olduğu iddiasıyla, ekonominin kurallarına uymadan,
yüksek enflasyon ve dengesizlikler içinde, gelir dağılımında
adaleti de sağlamadan büyüyebileceğimiz savı bu gün
geldiğimiz zor durumun en önemli nedenidir.
Ekonomideki sorunların ve
sıkıntılarının çoğunun temelinde
toplumumuza, medyaya ve siyasi organlara hakim olan bu kısa görüşlülük
yatmaktadır. Bunca vahim koşullar yaşanırken,
Hükümetlerimiz ve politikacılarımız, çoğu
zaman, iktisadi konulardan bihaber, ekonomiyi tahlil etmekten aciz
ekonomi siyasası bilmeyen ve düşünmeden ahkam kesen
bir takım iş adamlarının, gazetecilerin ve
borsa yorumcularının etkisinde kalmıştır.
İşler sarpa sarınca da ekonomi
siyasasını dışarıdan ithal
taşeronlara teslim etmiş bulunuyoruz. Oysa, ülkenin
egemenlik hakları uluslararası kuruluşlara
devredilemez! IMF ve Dünya Bankası gibi
kuruluşların, siyasal sorumluluk da
taşımadıkları için, Türkiye gibi bir
ülkenin ekonomisini günlük ayrıntılara girerek yönetmek
olanakları yoktur. Bir ülkenin egemenliği her ne
sebeple olursa olsun yabancıların ellerine terk edilemez.
Nitekim, bu kuruluşlar Türkiyeye ve Türkiye gibi birçok
ülkeye dayattıkları istikrar programlarında
maliyeti çok yüksek ciddi hatalar yapmışlardır ve
yapmaya devam etmektedirler. Bu artık dünya akademik
çevrelerince de kabul edilen bir gerçektir. 1997 Doğu Asya
Krizi, 1998 Rusya krizi ve ardından Türkiyede ve Arjantinde
elde edilen kötü sonuçlar bu gerçeğin kabulünde en
önemli etken olmuştur.
Bir ülkenin ekonomisini "TAŞERONLARla idare etmek mümkün değildir!
II. YANLIŞ
IMF PROGRAMLARI
Türkiye son on yıldır
uyguladığı basiretsiz ekonomi siyasaları ile
ekonomiyi çıkmaza sürüklemiştir. Çözüm olarak
sunulan IMF programları ise sorunları çözmek yerine
daha da ağırlaştırmıştır.
2000 yılı basında
IMF dayatmalı istikrar programı, maliye ve bütçe
disiplini bakımından makul fakat para arzı ve kur
siyasaları acısından yanlış
tasarlanmıştır. Model, kurları döviz çıpasına
bağlarken, para arzını ancak dışardan
gelen döviz karşılığında
arttırılmasını öngörmekteydi. 1970lerde gelişen
ülkelerde sermaye hareketlerinin serbest olmadığı
bir dönemde düşünülebilecek böyle bir programın, Türkiye
gibi uluslararası semaya hareketlerinin çok artmış
ve hızlanmış olduğu bir ortamda
savunulması mümkün değildir. Kur
oynamalarını dar bir bantla
sınırlandırırken, para arzının
piyasa gerekleri yerine tamamen spekülatif hareketlerle
şiddetle dalgalanabilecek olan döviz arzına ve talebine
bağlanmasının savunulacak hiçbir mantığı
bulunmamaktadır.
Nitekim 2000 yılı
başında uygulanmaya konulan IMF programı 2001 yili
başında büyük bir tahribat yaparak çökmüştür.
Medyanın ve medya iktisatçılarının
beklentileri yönlendirmek için açtıkları yoğun
bir propaganda desteğine rağmen çökmüştür.
Çünkü, kesin olarak ifade ediyoruz, 2000 yılı IMF
programı yanlış tasarlanmıştır. IMF
iktisatçıları, Türkiyenin kovertibilitiye daha 1990ların
başında geçtiğini adeta unutmuşlar, en
azından görmemezlikten gelmişlerdir.
Turk medyası ve medya iktisatçıları
program çöküşünü siyasi kavgalarla izah etmeye çalışmış,
IMF ise önceleri krize suçlu aramaya çalışmış,
fakat sonunda sorunun program hatasından kaynaklandigini
bizzat kabul etmek zorunda kalmıştır.
IMF mayıs 2001 de Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı
adı altında yeni bir
programı uygulatmaya başlamıştır. Daha
sonra IMFye verilen niyet mektupları ile geniş
yapısal reformları içeren bir programa benzetilmek
istenen bu tedbirler ise istikrar önlemleri konusunda yeni yanlışlıklar
içermektedir. IMF ve Dünya Bankasından gelen krediler kamu
kesiminin ve bankacılık sisteminin açıklarını
karşılamakta kullanılmış, iç
piyasalardan borçlanma gereğini azaltarak da faiz
oranları düşürülmeye çalışılmıştır.
Bu yeni IMF yaklaşım da ekonomide dengeleri
sağlamak yönünde kuramsal bir temele dayanmıyor.
Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı
sadece bir borç erteleme operasyonundan ibarettir. Ancak bu
operasyon dış borcu gereksiz ve tehlikeli şekilde
artırarak yapılabilmiştir.
Kısa sureli diş
kredilerle iç açığı kapama ve ekonomide
canlılık yaratma stratejisi kısa süreli bir bahar
havası yaratabilir. Bu, pek çok kriz öncesi yaşanan,
artan ithalattan kaynaklanan, üretmediğinizi tüketmeye
dayalı bir bahar havasıdır. Bu strateji bir sure
sonra ekonomide sağlayacağı çözümden çok yeni
sorunlara yol açacaktır. IMF ve Dünya Bankası
kredileri şeklinde ülkeye gelen döviz ya enflasyonu
körükler, ya dövizin yerli parayı ikame etmesini
sağlar, ya da, bunlar olmayacaksa, dış ticaret açıklarını
arttırır. Yurda gelen dövizin enflasyonist etki
yapmaması için Merkez Bankası piyasalardan döviz
satacaktır. Bu da döviz kuru artışlarını
yavaşlatarak dış ticaret ve dış ödemeler
açığını büyütecektir. Kısacası,
dış kredilerle iç borcu ikame stratejisi Türkiyeyi
ya daha yüksek enflasyonlu bir durgunluğa, ya da kısa
bir bahardan sonra yine çıkmaza sürükleyecektir.
Kamu açıklarının
ve banka desteklerinin büyük miktarlarda IMF kaynakları ile
ödenmesi yoluna gidilirken hem Türk hem de IMF yetkilileri,
devam eden yüksek faiz hadlerini ve enflasyonun nedenini
anlamakta zorluk çekmektedirler. Genel olarak bunun nedeni
piyasalara duyulan güvensizliğe bağlanmaktadır. Bu
medyanın ve medya iktisatçılarının isine
gelen bir izah olsa da, Türkiyenin kamu iç borcunun
büyüklüğü dikkate alınırsa, reel faizlerdeki
sorunun sadece bir güven sorunundan değil, programın
yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programı sonuç olarak geçmişte
yaşadığımız ve krizle biten
kısır döngüyü daha yüksek seviyeye gelmiş iç
ve dış borçlarla yeniden başlatmıştır.
Türk ekonomisi bugün 2000 yılı
krizden önceki durumuna daha borçlu olarak gelmiş ve yeni
bir açmaza sokulmuştur. Enflasyona sürekli çare
getirilmemiştir. Ekonomide
durgunluk sürerken yanlış IMF programları
ihracatı cezalandırarak zaten aşırı faiz
ve kur hareketinden hasar görmüş reel sektörü daha da
olumsuz etkilemiştir. İç ve dış borçlar hızla
artmıştır. İç borcu dış kredi ile
ödeme çabalarının ekonomiyi içine düşürdüğü
bu açmazlar ne yazık ki hükümet ve IMF tarafından
yeterince anlaşılamamıştır.
Hükümet kendi programını
geliştirmekten, hatta dışardan empoze edilen
programları dahi anlamaktan aciz kalmıştır.
Reform paketi adı altında sunulan önlemlerin Türkiyenin
kurumsal ve hukuki yapısı hakkında yeterli
bilgileri olmayan yabancı uzmanlar tarafından
hazırlanmış olması, bunların IMF takvimi
altında alelacele ve toplumsal uzlaşma yaratılmadan
yasalaştırılması ve bazı alanlarda büyük
borç altına girilerek yapılması ciddi sorunlar
yaratmıştır ve yaratmaya devam edecektir.
Sonuçta ekonomik dengesizlikler giderilmemiş
çözülmemiş, sadece sorunlar ertelenmiştir ve daha yüksek
iç ve dış borçlarla çok daha karmaşık hale
getirilmiştir. Bankalar kurtarılmaya çalışılırken,
reel kesim unutulmuş ve ekonomi Cumhuriyet tarihinin en büyük
gelir kaybına uğratılmıştır. Her
çöken programın ardından artan borçlarla beraber
ertelenen sorunların çözümleri de zorlaşmış,
halk ezilmiş, seçenekler azalmış ve çözüm
maliyetleri ise daha ağırlaşmıştır.
III. YANLIŞ
IMF PROGRAMLARININ SONUÇLARI
IMFin son iki yılda
uygulattığı yanlış programları
sorunları çözmediği gibi maliyeti çok yüksek olmuştur.
Ekonomik durumun vahameti bir kaç istatistik ile
özetlenebilir:
Son beş yılda
üretimde düşüşün maliyeti ekonominin büyüme
kapasitesi dikkate alındığında asgari 102
milyar dolardır
30 milyon vatandaşımız
yoksulluk sınırı altında yaşamaya
çalışmaktadır
Gençlerimizin %70i başka
topraklara göç arzusundadır.
3.5 milyon insan işini
kaybetmiştir. İşşiz sayısı 9.5
milyona ulaşmıştır. Binlerce iş yeri
kapanmıştır.
Her dört yeni üniversite mezununda üçü iş
bulamamaktadır.
Fert başına düşen
milli gelir 1988 düzeyine düşmüştür.
Banka ve mali kesim felç olmuş
bir haldedir.
İç ve dış borç 2001 yılı
itibariyle 220 milyar dolara erişmiştir
İç borçlar milli gelirin %68i dış borçlar
ise milli gelirin %78ne ulaşmıştır.
Vergi gelirleri borç faizlerini karşılayamaz
duruma gelmiştir.
Devlet bir normal şirketin
borçlanma faizinden daha fazla döviz faizi ile
borçlanmaktadır.
Türkiye içinde bulunduğu
kriz ortamından bu güne kadar uygulanan standart IMF
programlarıyla çıkamaz. Ne gariptir ki seçime giren
partilerin çoğu, gerçekte olmayan bir programa
sadakatlerini ifade ederken, içinde bulunduğumuz
sorunların daha iyi uygulayamaya talip oldukları
programın uygulanmasından
kaynaklandığının farkında dahi
değillerdir. Artık Türkiyenin yanlış reçetelerle
yanlış programlarla kaybedecek zamanı yoktur.
Kısa sureli dış borç alınarak ertelenen borçlar
ekonomide kısa sureli yapay bir rahatlık yaratırken,
uzun vadeli sorunların çözümünü daha da zorlaştırmış
ve sorumsuzca alınmış hızla artan borçlarla
yeni bir krizlerin temelini atmıştır. Borçların
çevrilebilmesi hızla imkansız hale gelmek üzeredir.
İstiklal Savaşından sonra, bir taraftan
hızlı kalkınma hamlesini sürdüren, bir taraftan
dan Osmanlı devletinin borçlarını ödeyen bir
ülkenin evlatları olarak bugün geldiğimiz durum utanç
vericidir.
PROGRAM: ÜRETİMDE
SEFERBERLİK
Türkiyenin bir an önce krizden çıkması
ve ekonomisini 21. yüzyıla hazırlaması için
gerekli gördüğümüz ekonomik programın ilkelerini ve
uzun vadeli kalkınma projelerini açıkliyoruz.
Temel
Ekonomik Hedef
Türkiye çok stratejik bir coğrafyada,
genç nüfusu ile potansiyelleri çok yüksek olan bir ülkedir.
Türkiye doğu ile batı uygarlıkları,
İslam dünyasıyla Hıristiyan dünya, fakir
ülkelerle zengin ülkeler, kalkınan ülkelerle kalkınmakta
olan ülkeler arasında çok önemli bir koprudur. 21. yüzyılda
önemli rol oynayacak su kaynaklarına sahip, petrol
havzalarına bitişiktir. Avrupa Birliği, İslam
Konferansı, Karadeniz İşbirliği
Teşkilatı bünyesinde aktif rol oynayarak ve doğuda
Türki cumhuriyetleriyle sıkı işbirliği
kurarak Türkiye çevresinde yeni çağın
oluşmasında çok önemli rol oynayabilir.
Türkiyenin temel hedefi çağı
yakalamak, yeni oluşan dünya düzeninde saygın bir
katılımcı olmalıdır. Böyle bir hedef,
Türkiyenin yeni oluşan dünya düzeninde başarıya
ulaşmanın gerektirdiği atılımlar içinde
olmasını gerektirir. Türkiye teknoloji ve insana yatırım
yapmak, sahip olduğu potansiyelleri harekete geçirmek
zorundadır.
Türkiyenin güncel sorunları
ona uzun vadeli vizyonunu kaybettirmemeli, hedeflerini
unutturmamalıdır. Türkiyenin acil çözüm bekleyen
sorunları, kriz yaratacak ortamdan cikilmasi, enflasyonun düşürülmesi,
yolsuzluğun ve israfın önlenmesidir. Yurdumuz burada
ilkelerini sunduğumuz Yurt Partisi Ekonomik Programı
ile enflasyonu aşağı
çekerken, israfı önleyecek ve çağı yakalayacak
hamleleri de gerçekleştirecektir. Bu programın
başarı şansı, bugüne dek uygulamaya çalıştığımız
kisa doneme odaklı programlardan çok daha fazladır.
Çünkü Yurt Partisi Ekonomik Programında
hedefler birbirlerini destekleyecekler ve sinerji yaratacak ve Program
kaynaklarını
da kendi yaratacaktır.
Türk insanı son
gelişmeler altında kendine güvenini, daha da kötüsü
kendine saygısını yitirmiştir. Türk
insanına, çok hatalı
olarak, AB olmadan biz kalkınamayız, ABD olmadan
ekonomimiz ayağa kalkamaz fikri
aşılanmıştır. Türk insanının,
çağın önüne koyduğu potansiyele inanması,
kendine güvenmesi, şevkle ve azimle kalkinma
seferberligine yönelmesi gerekmektedir. Önümüzdeki dönem
üretimde atılım dönemi
olmalıdır. Yeni bir dünya oluşurken
Türkiyenin kaybedecek yılları, hatta günleri yoktur.
Yurt Partisi Türk Ulusunun ekonomik geleceğini kendi gücü
ile güven atına alacak güçte olduğuna inanarak yola
çıkmaktadır.
Temel İlkeler
Türkiyenin oluşturması
gereken program tüm kesimlerin güvenini ve desteğini
kazanmış bir program olmalıdır. Bu da program
oluşturulmasında her kesimin görüşlerinden
yararlanmayı gerektirir. Bu nedenle burada bugünkü gibi
siradan yanlış programlar yerine yerine yepyeni bir
anlayışla alternatif ve doğru bir ekonomik
programın olmazsa olmaz ilkelerini sıralıyoruz.
1.
Ekonomide Üretim ve İhracat
Seferberliği
Yurt Partisi ekonomik programı
ihracat seferberliğine, üretim ve istihdam artışlarına
dayalı, kaynak yaratan bir programdir. Bugüne kadar hazırlanan
IMF programlari başarili olamamişlardir. Bu programlar
enflasyonla mücadelede ekonomiyi yavaşlatarak ve
işsizliği artırarak enflasyonu kontrol altına
almaya çalışmıştır. Özellikle
enflasyonun kontrolü için kullanılan döviz kuru çıpası
modeli, ihracatı cezalandıran, ithalatı körükleyen
bir modeldir. Türkiye ihracatını arttırmaya muhtaçtır.
Türkiyede yapılması gereken ihracat
seferberliğine dayalı bir kalkınma hamlesidir.
İhracat seferberliği üretim ve istihdamın da
artmasına neden olacaktır. Ayrıca, ihraç piyasalarındaki
rekabet şirketlerin daha verimli çalışmalarına,
teknolojilerini geliştirmelerine ve marka, moda ve imaj gibi
rekabet unsurları geliştirmelerine tesvik edecektir.
2.
Ulusal Uzlaşma
Ekonomik Programın
kisa vadede temel hedefi belirsizliklerin ortadan kaldırılmasıdir.
Belirsizlik ekonomide maliyetleri arttıran,
taşınamaz düzeylere yükselten bir etkendir.
Belirsizlik arttıkça finansal riskler artmakta ve faizler
hiçbir şart altında karşılanamaz düzeylere
yükselmektedir. Belirsizlikler artikca piyasalar islevlerini
kaybeder ve sonucta anlamsiz yükselen faizler borçların
ödenememesine, iflaslara, işsizliğe, gelir
kayıplarına neden olmakta ve bütün bu gelişmeler
yeni iflasları beslemektedir. Belirsizliklerin ortadan
kaldırılmasının en etkin yolu,
atılım ve enflasyonla mücadele programı üzerinde
ulusal uzlaşma"nın
sağlanmasıdır. Enflasyonla mücadelede başarılı
olan ülkeler işçi, işveren, mali kesim, esnaf gibi
kesimlerle hukumet arasında böyle bir uzlaşmayı
sağlayan ülkelerdir. Böyle bir uzlaşma altında
her kesim kendine düşen sorumluluğu taahhüt eder.
İşçi ücret artışı
kısıtlamalarını, işveren kesimi bu
ücretlerle dengeli bir biçimde fiyat artışlarını
kısıtlamayı, mali kesim de azalan riskler nedeniyle
faiz kısıtlamalarını kabul eder ve benimser. Hükümet
de butçe disiplinini ve gerekli mali ve para siyasalarini
taahhüt eder. Bu taahhütler çerçevesinde kur artışları,
faizler ve fiyatlar da dengelerini bulur. Ulusal uzlaşma
enflasyonla mücadelenin olmazsa olmaz koşuludur.
3.
Yabancı
Kaynaklara Bağımlı Kalmamak
Yabancı kaynağa
bağımlı kalkınmış bir ülke yoktur
son yüzyılda. Kalkınan ülkeler kendi tasarruları,
çalışkanlıkları kararlı gayretleri ile
kalkınmıştır. Sıcak para ile kalkinmak ve
krizlerden kurtulmak pek mümkün değildir.
Programın kaynakları,
seferber edilen iç kaynaklar, artan üretimden yaratılan
kaynaklar ve uluslararası işbirliklerinden sağlanan
kaynaklar olmalıdır. Dış kaynaklar konusu
dikkatli davranılması gereken bir konudur. Sıcak
para değil, üretim yatırımına dönüşen
yabancı sermaye; tüketime degil, üretim kapasitesini arttırmaya
yönelik krediler ekonomik gelişmeye katkıda bulunur.
Bugüne kadar uygulanan programlar kısa
vadeli dış kaynaklara bel baglayan programlardır.
Hatta bu programlar dış kaynakların türü
konusunda da bir ayırım yapmamaktadır.
Dış kaynaklar eninde sonunda dış ticaret açıklarını
kapatmaya yarar. Faizleri düşürmek için iç borçların
dış borçlarla ikame edilmesi ilkesi yanlış ve
tehlikeli bir ilkedir. Böyle bir uygulama ya doların Turk
lirasinin yerini alması, ya da dış ticaret açıklarının
buyumesiyle sonuçlanır. Bunların ikisi de Türkiyenin
yapması gereken atılıma ters düşer.
Yabancilar Türkiyeye bu maksatla açılan kredileri her
zaman ic ve dis siyasette tavizler elde etmek için gerektiginde
kullanacaktir.
Türkiye büyük çaplı bir
atılım programını gerçekleştirecek
kaynağı yaratabilecek güçtedir. 1930larda, kişi
başına geliri 45 dolar, nüfusu 12 milyon olan Türkiye
bundan çok daha zor koşullarda böyle bir mucizeyi gerçekleştirmiştir
kendi kaynaklari ile hem Osmanli İmparatorluğunun borçlarını
ödemiş hem de kalkınma hamlesini
başlatmıştır.
4.
Ülkeyi ve Geleceği
İpotek Altına Almamak
Dünya uygulamalarında pek
çok istikrar programı ülkelerin geleceklerini ipotek altına
almıştır. Örneğin Meksikada borç-sermaye
takası uygulamasında Meksika dış borçlarını
şirketlerinin hisse senetlerini devrederek ödemek zorunda
kalmış, böylece Meksika ekonomisinin büyük bir
bölümü yok pahasına yabancıların eline geçmiştir.
Endenozya ve Kore ise IMFin nasıl
bir icra memuru gibi çalıstığına dair ibret
verici örneklerdir. 1997 mali krizi ardından, IMF önce
tamamen piyasa düzeni içinde verilmiş özel borçlari
millileştirmeye zorlamış ve ardından bu borcun
ödenmesi içinde bu ülkeler en önemli şirketlerini ve
bankalarını yok pahasına yabancılara satmak
zorunda kalmışlardır. Bu operasyon da Kore ve
Endenozyanin sorunlarını yabancı sermaye
girişleri sayesinde çözdüler diye sunulmuştur.
Geleceğin ipotek altına
alınması dış borçların kontrolsüz
artması ve özelleştirme uygulamalarıyla gerçekleşmektedir.
Borçlanmada altın bir kural vardır. Ödeme planı
olmayan bir borç alınmaması gereken bir borçtur.
Programda dış borçlanmada çok dikkatli davranmak
gerekir. Ulkenin siyasi ve ekonomik gelecegini yanlis siyasalarla
satmamak gerekir.
Ağır borç yükü altında
bağımsızlık tehlikeye girebilir ve Türkiyede
milli sermaye tamamen yabancıların hakimiyetine
girebilir. Bu ihtimali kureşelleşme olarak
tanımlayacak ve savunacak bir cok yeni mandacıların
ortaya çıkacağından şüphe etmiyoruz.
5. Külfeti ve Nimeti Eşit
Paylaşmak
Yurt Partisi Ekonomik Programı
külfeti ve nimeti eşit olarak paylaştıracaktir. Bu
ilke ulusal uzlaşma için gereklidir. Türkiye bugüne dek
uyguladığı enflasyonla mücadele programlarında
külfet ve nimeti paylaştırmada başarılı
olamamıştır. 1994 krizi atlaılırken
reel ücretler yüzde 30 mertebelerinde düşmüş,
önemli boyutlarda istihdam kaybı olmuştur. Yani krizin
faturası ücretli kesime ödettirilmiştir. 1994
yılını izleyen yıllarda, 1998 yılına
kadar milli gelirde yüzde 30 reel artış
sağlanmış fakat bu artışlar reel
ücretlere yüzde 15 dolaylarında
yansıtılmıştır. 2000 yilindan bu yana
reel ücretler düşmüş, işşizlik artmiş
ve IMF programlarinin maliyeti yine ücretli kesime yüklenmiştir.
Istikrar ve enflasyonla mücadele programlarının
mutlaka şimdiye kadar oldugu gibi acı reçete
olmaları da gerekmemektedir. Ihracat seferberliğine
dayalı Ekonomik Programı bir taraftan enflasyonu düşürürken
bir taraftan da milli gelirin daha hızli artmasını
sağlayacaktır.
Ayrıca ekonomideki
kontratlardan doğan maliyetleri düşürmek gerekir.
Borç ve alacaklar, toplu sözleşmeler, kira kontratları
yüksek enflasyon ortamında bedeli enflasyondan
arındırmak amacıyla yüksek artışlar veya
yüksek faizler vaat edecektir. Enflasyon kontrol altına
alındığında bu kontratlar devlete
taşınamayacak maliyetler yükleyebilirler. Ters durumda
ise maliyetler tasarrufculara yuklenmektedir. Ekonomide kontrat
maliyetleri azaltılmadan enflasyonun kontrol altına
almak adil değildir
6. Fiyatlar Arası
Dengelerden Yararlanmak
Ekonomik Program bir daha kriz yaratmaması
gereken bir programdır. Ekonomide enflasyon, faizler, kurlar
ve ücretler arasında dengeler vardır. Türkiyenin yaşadığı
krizlerin arkasında yatan temel etken piyasalardaki bu
fiyatlar arasındaki denge bozukluklarıdır.
Bu fiyatlar arasındaki
dengelerle bütçe açıkları, dış ticaret açıkları,
işsizlik gibi mali ve reel dengeler arasında kuvvetli,
karşılıklı ve karmasik ilişkiler
vardır. Fiyat dengesizlikleri bu mali ve reel dengeleri
bozduğu gibi, bu dengelerdeki bozukluklar fiyat dengelerini
bozar. Bütçe önemli açıklar veriyorsa, bu ya borçlanmayla
ya da para basarak karşılanacaktır. Devletin
borçlanma gereğinin artması faizleri dengelerinin çok
üzerine çıkarır. Yüksek faiz yükleri faizleri
ödeyebilmek için borçlanmaya, yani bugün gelmiş
bulundugumuz borç sarmalına yakalanmaya neden olur. Yüksek
reel faizler üretim kayıplarına da yol acarken
faizlerin kur artışlarından yüksek olduğu
ortamlarda kısa vadeli yabancı sermaye ülkeye akarak (sıcak
para) ülkeyi soyar. Artan dış ticaret açıkları
ise sıcak para ile finanse edileceğinden dış
borçlara davetiye çıkarır. Mali ve reel denge
bozuklukları ülke riskini arttırarak faizleri daha da yükseltir.
Sonuçta bugün geldigimiz talihsiz durumlara gelinir.
Ulusal uzlaşmaya varılan
programın, ücretler, mal ve hizmet fiyatları, faizler
ve kurlar arasındaki dengeleri, ekonomide atılım
yapacak şekilde kurması ve bu dengeleri koruyarak
enflasyonu kontrol altına alması gerekir. Ulusal
uzlaşma da bu dengeler üzerinde tarafların kendilerini
taahhüt etmeleri anlamına gelmelidir. İşçi
programlanmış olan ücret politikasını
benimseyecek, işveren fiyat artışlarını
program çerçevesinde korumayı taahhüt edecek, mali sektör
faizlerin belirlenmiş seyrini izlemesini taahhüt edecektir.
Hukumet ise butce displininden taviz vermeyecektir, program
hedefleri icin gerekli mali ve para siyasalarini yine tavizsiz
uygulayacaktir. Bu dengelerin bozulması belirsizlikleri,
riskleri ve programın maliyetini arttırır ve
programın başarı şansını
azaltır. Nitekim Türkiyeyi bu noktaya getiren kur ve
ücret çıpası modelinin ve benzerlerinin hatalı
yanı, dengeler yerine denge bozukluklarından
yararlanmaya çalışmasıdır.
V. EKONOMİK
PROGRAM İÇİN YAPISAL REFORMLAR
Kısa vadede fiyatlar
arasında denge kurulabilmesi, kurulmuş dengelerin uzun
vadede korunabilmesi, piyasalarin çalışabilmesi ve Türkiyenin
ekonomide atılım yapabilmesi için devlette ve özel
sektörde köklü ve radikal yapısal
reformlara ihtiyacı vardır.
Gerekli yapısal
reformları aşağıdaki başlıklar
altındadır.
1. Kamu Sektörü Reformu:
Kamu sektörü reformu, devlette israfın
önlenmesi ve özelleştirmeyi kapsayacaktır. Devlet
harcamalarında çok yüksek düzeylerde israf ve bazı
durumlarda cok ciddi usulsüzlük iddialari vardir.
Şeffaflık ve sorumluluğun güçlendirilmesi ile
kamu sektöründe israfın ve yolsuzluklarin önlenmesi
gerekir
a. Kamu Yönetiminin Etkinleştirilmesi:
Kamu yönetiminin rasyonalleşmesi
ve devletin daha etkin hale gelebilmesi için:
Bürokrasinin modernleşmesi,
Tüm kamu kesiminde verim arttırıcı
tedbirlerin alınması,
Kamu sektöründe israfların
önlenmesi,
Devlet yapısı ve
işlevlerinin çağdaşlaştırılması
gerekir.
Bazı konularda bütçede
kesintiler yapılması çok önemli boyutlarda israf
yaratabilir. İsraf budama teknikleriyle önlenmelidir.
Budama tekniklerinde gereksiz harcamalar tamamen kesilirken
gereken alanlarda ilave harcamalar yapılır.
İsrafın önlenmesinde budanan faaliyetlerde çalışanların
yeni beceriler kazandırılarak yeni görevlere kaydırılmaları
sağlanacaktır.
b. Özelleştirme
Özelleştirme verim
arttırma amacıyla, Türkiyenin dünya çapında
rekabet gücünün arttırılması stratejisinin bir
parcasi olmalıdır.. Özelleştirmede hedef rekabet
ve verimlilik artışıdır. Oysa bugün Türkiyede
kan kaybına neden olan kuruluşlar değil de
karlı olanlar, bütçeye kaynak yaratma ve faiz ödeme amacıyla
satılmaktadır. Daha da önemlisi bu kuruluşlardan
bazılarının 21. yüzyılın stratejik
alanlarında olmasıdır. Türk Telekom, Türk Hava
Yolları ve enerji santralleri stratejik önemi olan kuruluşlardır.
Bunların özelleştirilmesinde yapılacak hatalar 21.
yüzyılda Türk sanayiini ve Türkiyeyi çok zora
sokabilir.
Bugünkü hükümetler özelleştirme
yapabilecek ehliyete sahip değildir. Özelleştirilen
bankalar, içleri boşaltılarak tekrar devlete
bırakılmıştır. Bundan ders
alınmayıp bu bankaların kasalarının
doldurularak tekrar özelleştirilmesi düşünülmektedir.
Bu yetmiyormuş gibi, Türkiye ekonomisinde çok önemli rolü
olan kamu bankalarının alelacele özelleştirilmesi
planları yapılmaktadır.
Stratejik özelleştirmede amaç
KİTlerin ekonomiye kazandırılması ve Türkiyenin
rekabet gücünü arttıracak kaynakların
yaratılmasıdır. Bunun için:
o Temel bir yasa düzenlemesiyle KİTler,
devlet tarafından değil özel kesimce özel hukuk
kuralları çerçevesinde özelleştirilecektir.
o Stratejik nedenlerle özelleştirilmeyecekler
dışındaki tüm KİTler hukuki düzenleme
ile anonim şirket haline dönüştürülecek ve özel
hukuk düzenine tabi olacaktır.
o Mütevelli heyeti Türkiye Cumhuriyetinin yetiştirdiği
yetenekli ve mümtaz yöneticilerden oluşturulan özel bir
yasa ile Cumhuriyet Vakfi kurulacaktır.
o Özelleştirilecek
tüm KİTler vakfın varlığı olarak
Cumhuriyet Vakfina devredilecektir.
o Cumhuriyet Vakfi bu KİTleri
ülke yararina çaliştirmaktan, yeniden yapilandirmaktan ve
özelleştirmekten sorumlu
olacaktır.
o Şirketlere rekabet
ortamında stratejik üstünlük kazandıracak
ortaklık yapısı kazandırılacak ve halka
arz, yerli ortaklarla işbirliği, yabancı ortakla
işbirliği yaparak özelleştirecektir.
o Cumhuriyet Vakfi gelirlerini, yeni dünya düzeninde
Türkiyeye stratejik üstünlük yaratacak alanlara
harcayacaktır. Bu alanlar:
Eğitim: Teknik ve yönetici
kadroların yetişmesi,
AR-GE: Araştırma ve
geliştirme faaliyetlerinin desteklenmesi,
Tasarım: Marka, moda ve
tasarım gibi intellectual property geliştirme
İhracat geliştirme
olacaktir.
2. Vergi Reformu
Vergi reformunda amaç vergi tabanının
yayılması, vergi kaçaklarının önlenmesi,
vergi sisteminin basitleştirilmesi ve vergi
tahsilatının kolaylaştırılmasıni
ongorur. Butce disiplini icin vergi reformu vazgecilmez
onceliktir.
Vergi reformununda hedefler:
o Vergi sisteminin sadeleştirilmesi,
o Vergi idaresinin modernleştirilmesi,
o Vergi tahsilatında
etkinliğin arttırılması,
o Kişilere ve
kuruluşlara vergiye ilişkin ilave maliyetler
getirilmemesi,
o Vergi oranlarının
vergi vermeyi benimsetecek seviyelere çekilmesi ve
o Vergi tabanının
yaygınlaştırılmasıdir.
Vergi reformu vergi adaletini sağlamalı
ve kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine
alacak ve vergi mağduru ile vergi kaçıranı
ayırt eden özendirici tedbirleri içermelidir.
3. Mali Sektör Reformu
Mali sektör ekonominin kan damarıdır.
Mali sektör paranın transfer maliyetlerini düşürücü,
risk planlamasına imkan vererek risk primlerini düşürücü
şekilde geliştirilecektir. Bugün mali sektör acınacak
bir durumdadır. Risk primi adı altında
inanılmaz düzeylerde reel faizler vaat edilmektedir. Devlet
güvencesiyle çalışan bankalar, devlete borç verirken
ödenemeyecek düzeylerde risk primi almayı şart
koşmaktadır.
Mali sektör reformunda amaç, Türk yurttaşının
refahını ve sanayinin yeni oluşan dünya düzeninde
rekabet gücünü arttıracak şekilde kaynakların
seferber edilmesi ve kaynak maliyetlerinin gelişmiş
ülkelerdeki düzeylere çekilmesidir. Bankacilik sektörü
bu günkü yapısı ile
Turkiyenin ihtiyaçlarına cevap verecek durumda
değildir. Banka kesiminin güçlenmesi sektörde derinliğin
artması ve güçlü bankalar mümkündür. Bankaların
sadece bankacılık ile uğraşması ve dünya
ölçeklerinde rekabet edecek boyutlara ulaşmalari gerekir.
Bunun icinde gerceklestirimesi gerekenler:
Toplumsal Uzlaşma ile
program ve hedef fiyat, faizler, kurlar ve ücretler üzerinde
uzlaşma sağlayarak ve sorumlulukları
paylaşarak faiz, enflasyon, kur ve devalüasyon risklerini
asgariye indirmek.
Risklerin asgariye indirildiği
ortamda reel faizlerin yüzde 5ler düzeylerine inmesini sağlamak.
Finansal kurum ve araçlarin ve rekabet koşullarının
gelişmesini sağlamak.
Bugünkü sorunların
temelınde yatan holding bankacılıgına son
verilecektir.
Bölgesel kakınmayı
gerçekleştirebilmek için, orta ve uzun vadeli kaynak sağlayacak
kalkınma bankaları teşvik edilecektir.
Öncelikle geliştirilecek
kurum ve araçlar:
"Yan sanayi - Üretici - Tüketici" zinciri içinde
KOBİlerin ihtiyaç
duydukları finansmanı sağlayacak kurum ve araçlar.
Geliştirilecek kurum ve araçlar KOBİlere teknik ve
yönetim desteği de verecek ve kar paylaşımı
da sağlayabilecektir,
Türk markası ve patenti
yaratılmasını destekleyecek kurum ve araçlar,
Yaratıcılığı
ve atılımları destekleyecek risk sermayesi kurum
ve araçları,
İhracatı destekleyecek kurum ve araçlar,
Yurttaşı
kirasını öder gibi evinin sahibi yapacak olan kurum
ve araçlar,
Bütün bu kurum ve araçlar sübvansiyonsuz, iyi işleyen
piyasalar çerçevesinde hızla geliştirilecektir.
4. Özel Sektor Reformu
Türkiye dinamik bir özel sektöre ve ülkesine bağli
müteşebbislere sahip şansli bir ülkedir. Fakat henüz
uluslarası piyasalarda büyük kuruluşlarla rekabet
edebilecek duruma gelebilmiş büyük kuruluşlari yok
denecek kadar azdır. Artık Türk özel sektörü mahalli
değil uluslararası düşünmek ve hareket etmek
zorundadır. Küreselleşen dünyada yönentim ve ahlak
açısından uluslararası norm ve standarda davranmak
gerekır. Yıllardır devam eden kötü yönetimin
yarattığı çarpıklıklar özel sektör
üzerinde de olumsuz etkileri olmuştur. İktisadin temel
ilkesi rekabet ve şeffaflıktır. Rekabetçi bir
ortam yaratmak için özel sektör reformunun temel
hedefleri:
Kayıt
dışı ekonominin kayda geçmesini sağlamak
Yolsuzlukları
önlemek,
Şeffaflığı sağlamaktır.
Türk şirketlerin
kurumsal gelişmesine katkıda bulunmak ve
kurumsallasmiş şirketlerin de uluslararası
norm ve düzeyde kurulus olmalarını
sağlayacak ortamı yaratmak.
Bu reformlarin yapılmamış
olması kurumsallaşmış şirketleri de
rencide etmektedir. Bu reformlar, özendirici ve engelleyici
tedbirlerle gerçekleştirilecektir
VI. EKONOM İK
POLİTİKALAR VE KALKINMA PROJELERİ
Türk ekonomisinin uzun vadede sürdürebilir büyüme hızını
devam ettirebilmesi ve çağdaş bir yapıya
kavuşabilmesi için gerekli yapısal refomları
destekleyecek politikalar ve projeleri:
Yolsuzluk Ekonomisine ve Keyfi Yönetime Son
Türkiyede arsız bir
yolsuzluk ekonomisi hüküm sürmektedir. Kanun ve nizam düzeni
(Rule of Law) sadece ekonomi yönetiminde değil toplumun her
katmaninda yerini keyfi yönetime ve kuralsızlığa
bırakmaya başlamıştir. Egemenlik Kayıtsız
Şartsız Milletindir ilkesi ekonomide göz ardı
edilmektedir. Meclis egemenlik haklarını IMF gibi siyasi
sorumlulukları olmayan kuruluşlara
bırakmış veya bırakmak zorunda
kalmıştır.
Kuralsızlık ve keyfi yönetimin
maliyeti sadece bankacılık sektöründe 60-80 milyar
dolar düzeyinde olmuştur. Kamulaştırılan
bankalarin toplanamayan kredileri on milyarca dolara
ulaşmistir. Bu kredilerin yaridan fazlasini banka
sahiplerinin kendi şirketlerine açtıkları usülsüz
krediler oluşturmaktadır.
Kötü niyetli Siyasetçi-bürokrat-işadamı
işbirliği ve bu işbirliğine destek veren
tekelci medya ile her türlü kamu ihalesine gölge düşmüş
ve ülkenin kaynaklari talan edilmiştir.
Uzun vadeli yatırım
yapmak isteyen yabancı sermaye Türkiyedeki yolsuzluk
düzenini yatırım kararlarına en büyük engel
olarak görmektedir.
Ekonomide rekabet yerine rant dağıtımı
esası gelmiştir. Yıllarca devam eden
aşırı yüksek faizle borçlanan devlet yerli ve
yabancı rantiyerlere görünüşte kanuni fakat ahlak
dışı bir servet transferi yapmıştır.
Yurt Partisi hukuk ve kanun düzeni yerleşmeden
demokrasi olmayacagini ve piyasa ekonomisinin vahşi
kapitalizme dönüseceği bilincindedir. Ekonomik
hakların anayasal teminat altına
alınmasını ve Egemenliğin Kayıtsız
Şartsız Millete dönmesini ekonomi yönetiminin temel
ilkelerinden biri olarak görüyoruz.
Ülkedeki yolsuzluk düzenini rasyonel önlemlerle yok etmek
Yurt Partisinin vazgeçilmez ilkesidir. Kamu görevini kötüye
kullanmiş kişileri takip
etmek ve yargı önüne çıkartmak yolsuzluk düzeni ile
mücadelenin gerekli şartıdır. Yurt Partisi ülkeyi
büyük zararlara uğratmış bu kişileri adalet
önüne getirmeyi bir bilir.
2. Bölgesel Kalkınma
Planı
Yurdumuzda kalkınma
politikaları bölgesel planlama boyutunu ihmal etmiştir.
Bu ihmal sonucu Türkiye, sağlıksız bir
kentleşme ve bölgesel gelir dağılımındaki
eşitsizliğin yarattığı büyük sorunlarla
karşı karşıya kalmıştır. Bölgesel
politikalar Türkiyenin rekabet gücü ve sanayileşmesi
ataği açısından önemlidir.
Bölgelerin stratejik üstünlüklerine bağli
rekabet edebileceği ürün, mal ve hizmetleri üretebilecek,
dışa açık ve komşu ülkelerle işbirliği
çerçevesinde Sanayi, Tarim ve Hizmet sektörlerinde gerekli eğitim
bilgi, teknoloji ve yönetim planlamasi ve desteği
verilecektir.
Bölgesel kalkınma bankalari
ile küçük ve orta olçekli işletmelerin orta ve uzun
vadeli doğru yatırımları için gereken
finansman sorunlari sübvansiyonsuz karşilanacaktir.
Altyapi harcamaları
özellikle bölgesel planlama ışığında
gerçeklestirilecektir. Turkiyede bölgesel planlama açısından
ilk aşamada beş bölgede uygulamaya geçilecektir.
Marmara Bölgesi:
İç Anadolu Bölgesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi
Ege-Akdeniz Bölgesi
Bölgesel kalkınma projeleri
zamanla bölgesel farklılıkları azaltacak, insanlar
doğdukları ve istedikleri bolgede yaşama, iş
bulma ve çağdaş ihtiyaclarını
karşılama imkanlarına kavuşacaklardır.
Eğitim, sağlik ve kültürel imkanlarin her bölgeye yayılması
esas olacaktır. Devlet yol gösterici olacak ve alt yapi
hizmetlerini getirecektir. Çalışanlar ve
girişimciler değer yaratacak ve nimetlerini hakça paylaşacaktır.
3. Ekonomide Avrupa Birli ği
Siyaseti
Türkiye çok önemli bir coğrafyada
bulunmaktadır. Doğu-batı-güney-kuzey eksenlerinde
çok önemli stratejik bir konumu vardır.
Türkiyenin temel stratejisi doğu-batı-güney-kuzey
eksenlerinde işbirliğinin ve dayanışmanın
geliştirilmesi olmalıdır. Bu strateji türkiyenin
önemini her yönde arttıracaktır. Avrupa Birliği
ile ilişkiler bu temel strateji çerçevesinde
şekillendirilecektir.
Bu strateji Türkiyenin çıkarına
olduğu kadar Avrupa Birliğinin çikarına da v
hizmet edecektir. Güçlü Türkiye Avrupa Birliğine ve tüm
çevresine güç katacaktır.
Turkiye göreli ucuz ve kaliteli iş
gücü avantajını kullanarak Avrupa Birliginin üretim
merkezi olmayı planlamalıdır. 1950li
yıllardan bu yana artık dünyada teknoloji kolaylikla alınabilmekte
ve teknoloji transferi hızlanmıştır. Kore,
Singapur ve Tayvan gibi ülkelerin kalkınma mucizelerinin
temel ekonomik nedeni mukayeseli ucuz iş güçlerini satın
aldıkları yeni teknolojilerle birleştirip, ucuz ve
kaliteli iharaç malları üretebilmeleridir. Turkiyede
Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği ile iş
birliğini geliştirerek çok uzak olmayan bir sürede
Avrupa Birligi gelir düzeyine erişmesi mümkündür.
4. Uluslararası
Rekabet Gücünün Arttırılması
Oluşan yeni dünyada saygın
yerini alabilmesi için, Türkiye dünyadaki gelişmelerin
yarattığı fırsat ve tehlikeleri iyi
değerlendirmek ve yeni kritik başarı faktörleri
üzerinde mukayeseli üstünlükler yaratmak ve stratejiler geliştirmek
zorundadir. Bu, Türkiyenin ekonomisini dünya ile bütünleştirmesi
için şarttır.
Bunun yanında Türkiyenin
uzun vadeli ekonomik hedefleri arasında, kalkınmanın
yurt sathına yayılması ve gelir
dağılımının dengelenmesi muhakkak yer
alacaktır.
Yeni Stratejik Değişkenler:
Dünyada Başarı Faktörleri Değişmiştir.
Tüm dünyada marka, desen, patent hakları,
sanayi çizimleri gibi haklar kuvvetli bir korunma altına
alınmaktadır.
Teknolojiyi, markayı,
modayı ve imajı üretenler dünya pastasından daha
fazla pay alabileceklerdir.
Zenginleşmek ve daha yüksek
refah düzeylerine ulaşmak için teknoloji, marka, moda, imaj
gibi yeni başarı faktörleri üzerinde rekabet
üstünlüğü yaratmak gerekmektedir.
Türkiye yeni oluşan dünya
düzeninde çok önemli potansiyellere sahip bir ülkedir.
Türkiyenin geniş bir etki alanı ve çok zengin bir
coğrafyası ve kültür hazinesi bulunmaktadır. Bu
imkanlari ekonomik gelismemiz icin kullanmak zorundayiz.
5. Egitim, Bilim ve Teknolojide Çağı
Yakalamak
21. yüzyıl bilgi çagının
yeni bir boyuta eriştiği bir dönem olacaktır.
Kalkınmış ülkelerde ekonomik kalkınmayı
en iyi açıklayan değişken ülke fertlerinin aldığı
eğitim yılı büyüklüğüdür.
Oysa, yıllardır
eğitim, özellikle nitelikli eğitim, ihmal edilmis, bütçede
eğitime ayrılan kaynaklar faiz giderlerine ayrılan
kaynağın kırkda biridir.
Bir ülke uzun vadede ancak bilim ve teknoloji alanlarında
rekabet gücü varsa ekonomik alanda rekabet edebilir ve geleceğini
güvence altına alabilir.
Bilim ve teknolojide geliştirecek
ve çagın en nitelikli eğitim olanaklarını
devlet olarak her yurtdaşa verebilmek, Cumhuriyetin
kuruluş yillarindaki eğitim seferberliği anlayis
ile verebilmek, Yurt Partisinin en öncelikli hedeflerinden
biridir.
Türkiye doğru
ekonomik atilimlarla 21.yüzyılın parlayan bir ekonomisi
olacaktir. Türkiye yurttaşı yeni oluşan dünya
düzeninde çağdaş ve öncü bir rol almaya layıktır.
|