ey kör! bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş
bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
şu durmadan kurulup dağılan evrende
bir nefestir alacağın, o da boştur boş!
derde gama yatkın yüreğime acı;
bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
bağişla meyhaneye giden ayağımı,
kızıl kadehi tutan elime acı.
ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler;
cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
var mı dünyada günah işlemeyen, söyle;
yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
bana kötü deyip kötülük edeceksen,
yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
felek ne cömert aşağılık insanlara!
han hamam, dolap değirmen, hep onlara,
kendini satmıyan adama ekmek yok:
sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!
mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
binbir derde düşer, canlarından bezerler.
öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
onlar gibi olmıyana adam demezler.
feleğin atı eğerlenip dizginlendiği gün
göklerin yıldızlarla donatıldığı
gün
bize bu nasibi verdi kader divanı
biz yoktuk kusur paylarımız dağıldığı
gün.
senden benden önce kadın erkek niceleri
şenlendirip süslediler dünya denen yeri
senin tenin de toprağa karışacak yarın
senden beslenecek nice insan bedenleri.
bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;
öyle bir inci ki bu büyük sır delen yok;
herkes aklına eseni söylemiş durmuş,
işin kaynağına giden yolu bulan yok.
tanrı gönlünce yaratır da her şeyi
neden ölüme mahkum eder hepsini?
yaptığı güzelse neden kırar atar
çirkinse suçu kim kime yüklemeli?
bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben;
şaşkınlıktan başka şeyim artmadı
yaşarken.
kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi,
niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.
gönlünce de dönse, bu dünyanın sonu ne?
okunup bitse de ömür destanının, sonu ne?
yüz yıl dilediğince yaşadın diyelim,
bir yüz yıl daha yaşasaydın, sonu ne?
kaygılar tasalar sarmasın içini;
olumsuz düşlere kaptırma kendini;
ayrılma yarin ve çimenin koynundan
kara toprak koynuna almadan seni.
olanların olacağı belliydi çoktan;
iyiyi kötüyü yazmış kaderi yazan;
ta baştan gereği düşünülmüş her şeyin:
neden boşuna uğraşır, dertlenir insan?
benim varlığım senin yaptığın bir nakış;
türlü garip renklerini hep senden almış;
kendimi düzeltmeğe nasıl varsın elim:
senden güzelini yapmak bana mı kalmış!
yetmiş iki ayrı millet, bir o kadar da din!
tek kaygısı seni sevmek benim milletimin;
kafirlik müslümanlık neymiş, sevap günah ne?
maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.
o bilginler ki evrenin özetidirler;
düşüncelerinin atı göklerde gezer;
iş kavramaya gelince senin özünü
şaşkınlıktan felek gibi başları döner.
güzelim can çıkıp gidince bedenimizden
birkaç kerpiç olacak mezarımızı örten;
gün gelecek, mezar yapmak için başkasına
kerpiç dökecekler kalacak toprakla bizden.
akılla bir konuşmam oldu dün gece;
sana soracaklarım var, dedim;
sen ki her bilginin temelisin,
bana yol göstermelisin.
yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
birkaç yıl daha katlan, dedi.
nedir; dedim bu yaşamak?
bir düş, dedi; birkaç görüntü.
evi barkı olmak nedir? dedim;
biraz keyfetmek için
yıllar yılı dert çekmek, dedi.
bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
kurt, köpek, çakal makal, dedi.
ne dersin bu adamlara, dedim;
yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
benim bu deli gönlüm, dedim;
ne zaman akıllanacak?
biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
hayyam'ın bu sözlerine ne dersin, dedim;
dizmiş alt alta sözleri,
hoşbeş etmiş derim, dedi.
beni özene bezene yaratan kim? sen!
ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
demek günah işleten de sensin bana;
öyleyse nedir o cennet cehennem?
sevgili, seninle biz pergel gibiyiz:
iki başımız var, bir tek bedenimiz.
ne kadar dönersem döneyim çevrende:
er geç baş başa verecek değil miyiz?
bu dünyadan başka dünya yok, arama;
senden benden başka düşünen yok, arama!
vaz geç ötelerden, yorma kendini:
o var sandığın şey yok mu, o yok, arama!
dün geldi: nedir aradığın? dedi bana:
bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
kendine gel de düşün, içine iyi bak:
ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!
girme şu alçakların hizmetine:
konma sinek gibi pislik üstüne.
iki günde bir somun ye, ne olur!
yüreğinin kanını iç de boyun eğme.
biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.
cennette huriler varmış, kara gözlü;
içkinin de ordaymış en güzeli.
desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.
öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
beni böyle yaratan sen değil misin?
felek doğruyu eğriyi tartaydı,
her işine güzel demek kolaydı.
böyle mi yaşardı iyiler dünyada,
evrenin özü doğruluk olaydı?
yarım somunun var mı?bir ufak da evin?
kimselerin kulu kölesi değil misin?
kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
keyfine bak: en hoş dünyası olan sensin.
niceleri geldi, neler istediler;
sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
o gidenler de hep senin gibiydiler.
dert çekme boşuna, hep gül de yaşa;
zulüm yolunda hakkı bul da yaşa;
sonu yokluk madem bu dünyamızın
yok bil kendini, özgür ol da yaşa.
ey güzel, sen ki bana derdi derman edensin;
şimdi: çekil önümden, diye ferman edersin;
senin yüzün canımın kıblesi olmuş bir kez;
ne yapsın, kıble mi değiştirsin bu can dersin.
bahtımın kökü yeşerip dal budak da verse
eğretidir bu ömür diye giydiğin elbise;
mıhları gevşek bir gölgeliktir beden çadırı,
pek dayanma sakın ne kadar sağlam da görünse.
ben de geçtim gittim bu zulüm yurdundan,
elimde yelden başka bir şey kalmadan;
ama var mı, ölümüme sevinip de
ecelin şaşmaz tuzağından kurtulan?
orucumu yiyorsam ramazanda
mübarek aydan habersizim sanma:
çileden gece oluyor da gündüzüm
sahura kalkıyorum gün ortasında.
elimde olsa dünyayı küçümserdim;
iyisine de kötüsüne de yuf çekerdim;
daha doğrusu bu aşağılık yere
ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.
sen bu dünyanın sırlarına eremazsin;
erenlerin dilini de söktüremezsin;
iyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı:
öbür cennete ya girer, ya giremezsin.
biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik;
bildiklerimizle övündük, eğlendik.
şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra?
bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik.
gönül, her an sevdiğinin kapısında ol;
her istediğini onda ara, onda bul.
aşk tavlasında hileye kaçma kalleşçe:
koy canını ortaya, soyulursan soyul.
dert içinde sevinci bul da yaşa;
haksız düzende haklı ol da yaşa;
sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
varından yoğundan kurtul da yaşa.
açılmaz kapıları açmanız mı
gerek?
dünyada insanca yaşamanız mı gerek?
bırakın öyleyse iki dünyayı birden:
ey ölü canlar, canlar uyanık gerek.
dün özledim de seni coştum birden bire;
çıktım senin yerin dedikleri göklere.
bir ses yükseldi ta yukarda, yıldızlardan:
gafil, dedi; bizde sandığın tanrı sende!
ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde;
ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde.
o canım türk güzeli kömür gözleriyle,
çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.
yaşamak elindeyken bugüne bugün,
ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
geçmiş, gelecek, kuru sevda bütün bunlar;
kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün.
toprak olup gitmişlere sorarsan
ha gavur olmuşun ha müslüman.
kimler bu dünyada eğlenmemişse
ötekinde yalnız onlar pişman.
bu zamanda az dostun, daha iyi.
herkesle uzaktan hoş beş edip geçmeli.
can gözünü açınca görüyor ki insan
en büyük düşmanıymış en çok
güvendiği.
feleği döndürebilir misin muradınca?
ne çıkar gök yedi kat değil sekiz katsa?
er geç toprağa karışıp gidecek gövdeni
ha ovada kurt yemiş, ha mezarda karınca.
dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
dünyayı kara zindan etme başına.
yaşaman bak, elinden tek gelen bu:
olacakları danışan var mı sana?
sevgili, bir başka güzelsin bugün;
ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün.
güzeller bayram günleri süslenir:
seninse bayramları süsler yüzün.
nerdesin? sana baş kaldırmışım işte;
karanlık içindeyim, ışığın nerde?
cenneti ibadetle kazanacaksam
senin ne cömertliğin kalır bu işde?
gerçek erenlere güzel çirkin, hepsi bir;
sevenler için cennet, cehennem, hepsi bir;
kendini veren ha ipekli giymiş, ha çul;
yastığı ha pamuk olmuş ha diken, hepsi bir.
dünyayı allar pullar boyarlar gözünü;
aklı olan hor görür süsünü püsünü.
kimler geldi gitti, kimler gelip gidecek:
al gitmeden alacağını, doyur gönlünü.
yüzümde pırıl pırıl sevinç gördüğün
gün,
nice konakları yıkılmıştırgönlümün.
dalgıçsan dal gözlerimin denizine, bak:
dibinde mahzun bir deniz kızı görürsün.
bedeninde et, kemik, sinir kaldıkça,
dünyadaki yerini bil, kendinden şaşma.
düşman zaloğlu rüştem olsa ger göğsünü,
dostun karun olsa iyilik altında kalma.
ehil insana canım feda olsun;
ayağı öpülse öperim onun.
bir de git ehil olmayanla konuş:
cehennem ne imiş görmüş olursun.
gökleri yarıp darma dağın ettiğin gün,
pırıl pırıl yıldızları kararttığın
gün,
sen sorguya çekmeden ben soracağım sana:
ey tanrı, hangi günahım için beni öldürdün?
vefasız dünya diye yakınıp durma;
dünya elindeyken tadını çıkarsana!
herkese vefalı olsaydı bu dünya
sıra mı gelirdi senin yaşamana?
hayyam, günahım var diye tasalanma,
bunun için dertlere düşmek boşuna.
günah olacak ki tanrı bağışlasın:
rahmet neye yarar günah olmayınca.
seni aramaktan dünyanın başı dertte;
zengine de göründüğün yok, fakire de;
sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa,
hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.
can o güzel yüzüne vurgun, neyleyim;
gönül tatlı diline tutkun, neyleyim;
can da, gönül de sır incileriyle dolu:
ama dile kilit vurmuşsun, neyleyim.
en doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
iyilik seven kötülük edemez zaten.
dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.
hem sana el değdirmeğe elim varmaz,
hem sensiz aldığım nefes, nefes olmaz:
bir garip dert bu, kimseye de açılmaz:
bir zehir zakkum ki, tadına da doyulmaz.
uğrunda dertlere düştüğüm sevgili
bir başkasına tutulmuş, o da dertli;
derdimin dermanı kendi derdinde:
hekim hasta olunca kime gitmeli?
yalnız bilgili olmak değil adam olmak;
vefalı mı değilmi insan, ona bak.
yücelerin yücesine yücelirsin
halka verdiğin sözün eri olarak.
dünya, yıldıramazsın beni ne yapsan;
ölümden de korkmam, er geç ölür insan.
ölmemek elimizde değil ki bizim:
iyi yaşamamak beni tek korkutan.
zaman büktü belimi, ne el tutar ne ayak;
oysa ne güzel işlerim var yapılacak.
can kalktı gitmeğe; aman dur, diyorum:
ne yapayım, diyor, evin yıkıldı yıkılacak.
ben şarap içiyorum, doğrudur;
aklı olan da beni haklı bulur;
içeceğimi biliyordu tanrı,
içmezsem tanrı yanılmış olur.
insan yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
bunlar için didinmene bir şey denmez.
ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
bu güzelim ömrünü satmaya değmez.
bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona?
sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana.
bir gününü sevgisiz geçirdinse, yazık:
en boş geçen günün o gündür, inan bana.
düşünce göklerinin baş konağı sevgidir
sevgi;
gençlik destanının baş yaprağı sevgidir
sevgi;
ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir
sevgi.
gören göze güzel, çirkin hepsi bir;
aşıklara cennet, cehennem, hepsi bir;
ermiş ha çul giymiş, ha atlas;
yün yastık, taş yastık, seven başa hepsi bir.
ey kara cübbeli, senin gündüzün gece;
taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
onlar yaradanın sanatı peşinler:
senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde.
gönül, bir düş madem dünya gerçeği,
ne dertlenir, alçaltırsın kendini?
hoşgör kaderini, gününü gün et:
yazılan senin için bozulmaz ki.
bin bir tuzak kurarsın yolum üstüne
adım atma yakalarım dersin bir de
bir zerre var mı dünyada yönetmediğin
neden asi dersin kendi yürüttüğüne?
bu dünyaya gelip gitmemizin kazancı nerde?
ömrümüzün umut ipliği ne oldu, nerde?
bu feleğin çemberinde nice temiz canlar
yandı kül oldular, hani dumanları, nerde
rubaiyat
sarhoşluk başka şeydir ayyaşlıksa bambaşka...
derviş olanlar ancak akıl erdirir buna,
kur'an-ı kerim'inde tanrı açık söylüyor;
hiç laf getirir miyim ben o duru şaraba!
geçen günleri unut, geleceğe bağlanma!
umduğun boş çıkarsa, kırılıp tasalanma!
içinde bulunduğun günü kıymetini bil,
yele verme ömrünü, zamanı güzel harca!...
gam çeşmesinden akan şaraba kanmadıkça
bir yudum su içmedim tutuşup yanmadıkça,
oturdum kebab ettim; kendi ciğerim yedim,
elden tuz istemedim bir fiskecik, bir parça...
derler ki cennet varmış bize öte dünyada...
huriler, gılmanlar var, has üzümler orada.
madem ki akıbet bu; orada da cümbüş tam;
ne durup bekleşiriz, başlasak ya burada...
derler ki, cennet var bak, hep huriler orada,
şarap, süt, bal ve kevser akan ırmak orada...
bir peşin bana göre alacak binden iyi,
sâki şarabımı ver henüz aklım burada!...
ey sevgili! açık et bugün ne oldu sana?
bu ne güzellik böyle, ay mat kaldı yanında...
dünya güzelleri hep takıp takıştırırken
ortaya atılarak süsledin bayramı da.
geçer akçe madem ki akıl değil zamanda
bari şarap kadehi hür dolaşsın meydanda...
hiç değilse aklımız gider de başımızdan,
gönlümüz rahat eder belki iki cihanda.
şarab ile mest isem ele ne bilmem bunda,
ne anlam var çevrenin bani taşlamasında?
bir tek şarhosluk günah, tek haram şarap ise;
varsın herkes mest olsun, herkes içsin cihanda...
dünya derdine dalma, dert seni bulmayanda,
sefanı sürmene bak, akıp giden zamanda!
hardal tanesi bile götüremezsin dostum,
hazinen bile olsa, hepsi kalır bu yanda...
doğuştan beri mestim; değil aklım başımda.
elim hep okşamada; destinin gerdanında.
günlerden cuma imiş, ya ki kadir bilemem,
gönlüm gönlünde yarin, dudağım dudağında...
bu tavanın dışında başka tavan arama,
bir sen anlayışlısın, bir de ben şu dünyada;
hiç bir şeye sığınma; gel korkusuz, özgür
ol
varlık sanılan her şey hep hayaldir aslında...
benim dileğim başka, yaradanın başkaysa,
nasıl girebilirim güvenilir bir yola?
sonuçsuzdur çırpınmam, olumsuzdur uğraşım;
yanılmışım demektir, bu işin ta başında...
çözülmez muamma bu; gel uğraşma boşuna!
bilenler söylemezler, sırdır ağızlarında...
iyisi mi kendine bir şarap cenneti kur;
belki gerçek cenneti bulamazsın sonunda...
yoğrulmamışsa gönül aeviyle acımayla;
manastıra kapanmak, secde etmek ne fayda?
aşıklar defterinde yazılıysa ger adın;
ne cehennem, ne cennet olmazlar umurunda.
günahlardan çekinen o kişi der ki sana:
nasıl ölürse insan, yarın kalkışında
da
aynen dirilecektir. ki biz de iman ettik
ve bu yüzden şarap hep yanımızda...
mutsuz ömür fidanım toprağa karışınca,
zamanla çürüyerek yokluğa ulaşınca,
isterim bedenimden şarap destisi olsun,
ki ancak başlayayım gönlümce yaşamağa...
şarap haramdır peki, kim içiyor baksana.
bak ne kadar içiyor, ve de kim var yanında?
bu üç şart tamam ise, fikir bozuk değilse;
o içmesinde yani, kim içsin a budala!..
bir kaç gün için sade konukluk bu dünyada...
çöllerde yel olmuşsun yada su ırmaklarda,
geçmiş, gelecek için zerrece tasa etmem,
komam, fırsat vermem ki olsun başıma bela...
niyet ettim ben namaz kılıp oruç tutmağa;
varırım belki dedim, böylece umduğuma...
ne tuhaf az yellensem abdestim bozuluyor,
oruç güme gidiyor, bir yudumcuk şarapla...
o sâki'nin yerlere saçtığından bir damla
alıp gözüne sürsen, ilişkin kalmaz gamla...
sübhanallah! yüzlerce derde deva o suyu,
fasa fiso mu sandın? dikkatli ol yanılma!
ne şaraptan uzak dur, ne sâki'den dünyada!
fırsat elinde iken aklın başında ola...
niceleri sınandı senden, benden çok önce;
dikkat et, hiç kimsenin sakın gönlünü kırma!...
madem şarap içersin, akıldan uzak durma,
bilgiden yüz çevirip sonunda deli olma.
helal olsun istersen al şarap senin için;
sersemleşip kimsenin sakın gönlünü kırma!..
canın gövdende iken takdir yurdunu aşma!
kendini bil; kimseye boyun eğip, sırnaşma!
rüstem-i zal olsa da, olsa da hatem-i tayy
sakın ha minnet edip hiç birine yaklaşma...
dünya bir masal iken, gelip geçen konuğa
sahip oldum diyerek kimseye caka satma...
başka şeylere tutun sonu yokluk olmayan,
kasırganın önünde mum yakmağa kalkışma!
o, öncesi olmayan aşk dersi verdi bana,
bu dersi başa yazdım, sözüm o anlayana...
sonra ezik gönlümü erdemlerle bezedi,
hazine açkısını koyuverdi koynuma.