Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search

 Ecevit’in yanılgısı: “dışlamacılık”

Bu yaz mevsimini asık suratlı yazı yazmadan geçirmek galiba nasip olmayacak. Çünkü ağustos sıcağına rağmen insanın içini ürperten yanlış şeyler oluyor Türkiye’de. Hukuk dışı süreçlerle devletin iç düşmanlarını tespit etmişiz. Yakında “cadı avına” çıkacağız. Bülent Ecevit’in, devletin düşmanları, “enemies of the state” kategorisinin siyasi hayatımızın merkezine yerleştirilmek istenmesinin şimdiki bayraktarı rolüne razı olması, insanın tüylerini diken diken ediyor.

 Türkiye uzun bir süreden beri “araf”ta. İki koltuk arasında boşluğa oturmaya çalışan biri gibiyiz. Ne demokrasi ve açık toplumuz. Ne diktatörlük ve kapalı toplum. “Cumhurbaşkanı” ile “hükümet” arasındaki tıkanıklık ve gerginlik, konjonktürel değil. Siyasi kültürümüzün derinde yatan meselelerinin sonucu. Sezer, Demirel’in aksine, Cumhurbaşkanlığı yapıyormuş gibi yapmayı reddettiği, Cumhurbaşkanlığı yapmağa başladığı için, “anayasacılık” ve “demokrasicilik” oyunu ile dibe bastırılan temel sıkıntı, bir kez daha su üstüne çıktı. Rejim sıkıntısı. Türkiye bir “demokrasi” mi, “hukuk devleti” mi, “açık toplum” mu? Cesurca yanıt vermemiz lazım. Rahatlıkla evet diyemiyorsak, düşünmeli ve birlikte düşünmek için konuşmalıyız. 55 yıllık demokratikleşme süreci niye ikide bir “devletin düşmanları” çıkmazına giriyor? Niye akmıyor sivil toplum ve hukukun üstünlüğüne dayana siyaset? Seçmen kitlelerinin bir kısmının “devletin düşmanları” gibi görülmesi ile demokrasi bağdaşır mı? İkide bir bu çıkmaza girmemizin tarihini düşünmeye, ürettiğimiz ve sergilediğimiz bu siyasi kütürü, insanlığın birikimli mirasının önünde değerlendirmeye muhtacız.

 Türkiye’de çok partili demokrasiye geçilmesinin daha 15’inci yılında bir askeri darbe oldu. Bunu 12 Mart’taki “yarı darbe”, 12 Eylül’deki “tam darbe”, 28 Şubat’taki “postmodern darbe” izledi. Son kırk yılımızda ordumuz, generallerimiz, bir demokraside olmaması gereken siyasi sorumluluklar, işlevler üstlendi. Niye? Askerlerimiz militarizm ile yanıp tutuştuğu için mi? Hayır. Sivil siyasetçilerimiz ve biz yurttaşlar, siyaset “oyunu”nun “kuralları” üstünde bir uzlaşma, değer birliği üretemediği, üretemediğimiz için. Türkiye’de yaşayan etnik kökenleri, inançları, yaşama anlayışları ve toplumsal konumları farklı insanların hepsini ortak bir “biz”in içine almaya yönelik, içerici, kapsayıcı, sahiplenici, “inclusion”cu siyaset yapmadılar. Toplumu “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” diye böldüler. Kendilerinden görmediklerini dışlayan, “exclusion”a yönelik siyaset yaptılar. Bir ulusal kurum olarak orduyu siyasetin içine, dışlayıcı, “exclusivist” siyaset anlayışları ile siviller çekti. Biz çektik, yurttaşlar olarak.

 Sivil siyasetçilerimizin başarısızlığı muğlak, faili meçhul bir başarısızlık değil. Failleri belirli. Dört kahramanı var ordunun siyasetin içine çekilmesinin: Menderes, Demirel, Ecevit ve Erbakan. Adeta kendilerinde Tanrı’nın görevlendirmesi olduğunu vehmeden, “yapamayınca” bitti demesini ve gitmesini bilmeyen dört kişi. Aslında bir de arka planda bu dört siyaset “kahramanı”nı başarısızlığa azmettiren bir beşinci ve asıl fail daha var: Türk seçmeni, yani biz. Bu dört kişiye, “beyler, olmadı yapamadınız. Gidiniz. Özel hayatınızda sağlık, mutluluk ve başarı dileriz. Ama siyasette gölge etmeyin, sizden başka ihsan istemiyoruz” demesini bilmeyen Türk seçmeni.

 Geçmiş üstünde durmamın nedeni geçmişle kavga etmek ihtiyacı değil. “Kızdığımız” birilerine kızgınlığımızı yazıyla sözle ifade etmek, insanı rahatlatsa da, beşeri bir ihtiyaç olsa da, üretken, sorun çözen bir eylem değil. Halbuki önümüzdeki sorunu çözmeğe yönelmemiz lazım. Türkiye’de demokrasi içinde, insan haklarını tanıyarak ulusallaşmayı nasıl sağlayacağız? 65 milyonun çoğunlukta olsa “bir kısmı”nın değil, tamamının kendini aynı ortak “biz”e ait hissettiği bir Türkiye’yi nasıl oluşturacağız? Bu işin sırrı, dışlamacı, kendi “doğru”muzu dışladıklarımızın üstüne zorlayıcı siyasetin, siyaset olmadığını anlamamızda yatıyor.

 Siyaset, askerlikten farklıdır. “Askerlik”te “biz” ve “düşman” vardır. “Düşman”la savaşılır. “Düşman” bulunduğu mevzilerden atılır. “Düşman” yenilir. Kılıç hakkıyla elde edilen “teslim alma”ya dayanılarak, “bizim” şartlarımız, eğer öldürmemişsek, “düşman”a dikte edilir. Askerlik’te, düşmanla aynı “biz” içinde var olmayı sağlamaya yönelik, içeriye alan, “inclusivist” yaklaşımlar abestir. Askerlik olgu gereği “düşmanı” dışlayıcıdır, “exclusivist”tir. “Siyaset”te, “düşman” yoktur. “Biz”i oluşturan farklı yurttaşlar ve yurttaş grupları vardır. Bütün yurttaşlar “aynı” olmadığı, farklı olduğu için, farklardan kaynaklan uzlaşmazlıklar, konuşarak, müzakere ederek, yeni uzlaşma noktaları, eksenleri, alanları üretilerek çözülür. Siyaset, içeriye almacı, içerde tutmacı, “inclusivist”dir. Eğer siyaset diye yapılmakta olan, “siyaset” ise.

 Sezer’e büyük umutlar bağlıyoruz. Çünkü hayatımızla, toplumumuzla, kültürümüzle ilgili konularda bir yerlerde ışık görmeğe, bir takım işaretlere dayanarak iyimser olmaya varoluşsal ihtiyacımız var. Sakin ve risk alabilen, “derin devletin, büyüklerinin sözünden çıkmayan cici aile çocuğu”, “saray’a sadık damat” rolünü oynamayı reddeden bir hukukçunun cumhurbaşkanlığı gibi hayati önem taşıyan bir kurumun sorumluluğunu üstlenmesi gerçekten insanın yüreğini ferahlatan bir gelişme. Ve Sezer, sağlığı ve ömrü bir sürpriz yapmazsa, Türkiye’nin geleceğinde var. Ecevit’in, Erbakan’ın, Yılmaz’ın, Demirel’in aksine, 2007 Türkiyesi’nde Sezer görünebiliyor. Ama Sezer’den dolduramayacağı boşlukları doldurması beklentisine kapılmamamız lazım. Sıkıntıların çözümü siyasette yatıyor. Siyaset ise demokrasilerde partilerle yapılıyor. Sezer bir parti değil ve bir parti kurup başına geçmesi söz konusu değil.

 Türkiye’deki siyasi reform, partiler dünyası dışından yapılamaz. Bu aksiyomu yazıp aynaya yapıştıralım. Her an hatırlatalım kendimize doğrulanması gerekmeyen bu temel tespiti. Siyasetteki tıkanıklıklara partiler dünyası dışından çözüm aramak, bir De Gaulle beklemek, sorunlarımızı çözmez. Jakoben oligarşi geleneğini pekiştirir.

 Şu andaki partilerden birinin “inclusivist” siyasi reforma yönelmesi mümkün mü? Hipotetik olarak mümkün. Ama ufukta böyle bir imkanın gerçekleşme ihtimali görülmüyor. Bu gidişle galiba daha çok yaz mevsimini can sıkıcı konuları konuşarak geçireceğiz. Ne dersiniz?

 

20th August 2000    Home   03rd September 2000