Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search

 Ahmet’in Hollanda vizesi ve Yeni Roma’da Türkler

  Avrupa’da ilk tek başıma gezme tecrübemi 1962’de yaşadım. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ikinci sınıftaydım. Sömestir tatilinde gemiyle Napoli’ye gittim. Sonra belirli bir güzergahta istediğim yerde birkaç gün kalmama izin veren Eurorail biletiyle, İtalya ve Almanya’yı trenle gezdim. Aldığım ilk pasaportta “Türkiye Avrupa Konseyi üyesidir” yazıyordu. Türkler Konsey üyesi Batı Avrupa ülkelerinde vizesiz dolaşabiliyorlardı. Çantamın üstüne bir küçük Türk bayrağı bağlamıştım. Bu bayrak trenlerde ve otellerde hep “olumlu” ilgi çekti. Türklüğümü bir “liability” – eksi değer değil, aksine bir “asset” - artı değer gibi algıladım. Pisa’da bindiğim gece treninde işçiler, köylüler ve askerlerle, biraz İngilizce biraz işaret diliyle sabaha kadar çene çalmamızı, şarap, ekmek ve salam ikram etmelerini, Türkler hakkında olumlu şeyler söylemelerini dün gibi hatırlıyorum.

 Ertesi yıl yaz aylarında, Londra’ya yerleşmiş İstanbul’lu Ermeni Türk sevgili Ohannes Keşişyan’ın yarattığı staj/tatil olanağı için gene trenle İngiltere’ye gittim. Dört günlük yolculukta bir çok insanla paylaştım kompartmanı. Valizimde gene Türk bayrağı vardı. Türklüğümü gene bir iftihar nedeni gibi hissettirdi bana “başkaları”, sözleri ve davranışları ile. Senfonik müziği keşfetmeğe çalıştığım bir dönemimdi. İsviçre’den geçerken bir yaşlı hanımefendinin bana adlarını daha önce duymadığım Furtwangler ve Backhaus’u anlatmasını, Beethoven’ı bu şef ve bu piyanistin kayıtlarından dinlememi öğütlemesini gene dün gibi hatırlıyorum.

 Kaliforniya Üniversite’sinde kimya mühendisliği doktorası yapan oğlum Ahmet, Avrupa’da serbest dolaşmak konusunda benim kadar şanslı değil. Kızım Gülbahar da Hollanda’da Erasmus Üniversite’nde doktora yapıyor. Kocası yani damadım Hollandalı. Aynı üniversitede çalışıyor. Çocukları yani torunum oldu. Deniz. Sekiz aylık harika bir yaratık. Bu yazıyı yazdığım şu an Bozburun’dalar. Cumartesi dönüyorlarlar. Ahmet önümüzdeki günlerde Deniz’i görmek için Rotterdam’a gitmek istiyor bir haftalığına. Ama vize almakta büyük zorluk çekiyor Los Angeles’teki Hollanda konsolosluğundan. Banka hesabınde belirli bir mevduat, Los Angeles-Rotterdam gidiş dönüş uçak bileti, Rotterdam’da parası ödenmiş otel reservasyonu istiyorlarlar. Damadım birkaç telefon konuşması sonunda sadece uçak bileti ile yetinmeğe razı etti gibi konsolosluk yetkililerini ama Ahmet’in vize alıp alamayacağı hala belli değil.

 Son kırk yılda ne değişti.

 İki şey değişti. Yeni Roma yani Avrupa, kendini “barbarların” kuşatması altında hissediyor şimdi. Bu bir. Ve Türk denilince akla gelen “ortalama insan”ın dünyadaki itibarı bir hayli azaldı. Bu iki.

 Siz Amerika’yı parantez içine alın. Dünyanın yeni Roma’sı, bütün dünyaya damgasını vuran uygarlığı Avrupa. Amerika, askeri, siyasi, iktisadi, bilimsel hakimiyetine rağmen, Avrupa uygarlığının uzantı eksenlerinden biri. Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada gibi. Avrupa’nınkinden ayrı bir uygarlık kimliği yok.

 Avrupa’nın dünyaya damgasını vuran uygarlık olması önermesi normatif bir önerme değil. Bir ekseni olgusal kanıtlara dayanıyor. Öteki ekseni ise, bugün Hint, Çin, İslam-Orta Doğu gibi dünyanın öteki uygarlık alanlarında yaşayan milyarlarca insanın, özellikle bu alanların seçkinlerinin kanaatlerine, dünya tasarımlarına dayanıyor. Bu öteki alanların yüz milyonlarca insanı, her vesile, her fırsat, her yolu zorlayıp, yeni Roma’ya girmek ve Roma vatandaşı olmak istiyor. Sadece materyal refah Avrupa’da daha yüksek olduğu için değil. İnsan refahının materyal olmayan kaynaklarının, siyasi, hukuki, kültürel koşulların da Avrupa’da daha iyi olduğuna inandıkları için. Ömrünü Avrupa’ya küfretmekle geçirmiş Erbakan bile hukuken Yeni Roma’dan şefaat isteyenler arasında.

 Avrupalılar ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Bir tarafta bu “üstün uygarlık” imajında hayati bir işleve sahip evrensel insan hakları, hoş görü, ırkçılığın reddi, anayasal yurttaşlık gibi değerleri var. Öte yanda içeri giren ve Romalı statüsü edinen her yeni “öteki” insan kümesi Avrupa’nın materyal kaynakları ve “gerçek” Romalıların bu değerlere sadık kalma yetenekleri üstündeki baskıyı arttırıyor.

 1960’larda bu baskı başlamamıştı. Tam aksine İkinci Dünya Savaş’ında ölen Avrupalıların doğmamış cocuklarından kaynaklan bir iş gücü açlığı vardı. Şimdi ise Avrupa bir yanda, Doğu Avrupalıları nasıl “Romalı”laştıracağını düşünüyor. Öte yanda, şu ya da bu şekilde içine almış olduğu milyonlarca “beyaz ve hırıstiyan” olmayan “öteki” ile ne yapacağını bulmaya çalışıyor. Ve dışardaki milyarlarca “öteki”yi sınırlarının dışında tutmanın “temiz” (!) hukukunu üretmeğe çalışıyor. Ahmet’ten istenen banka mevduatı, parası ödenmiş otel reservasyonu belgeleri bu yeni hukukun “renge duyarlı” temiz olmayan pratiği. Renge duyarlı ve temiz değil. Çünkü Ahmet Amerikalı, hatta Meksikalı değil, Türk olduğu için ondan isteniyor bu belgeler.

 Gelelim dünyanın geri kalan kısmında “Türk” denince akla gelen “ortalama insanın” itibarındaki azalmaya. Bunun da iki temel nedeni var. Birincisi Türkiye’de yaşayanların hukukun üstünlüğüne dayanan çoğulcu bir demokrasiyi üretmekte gösterdikleri “üstün”(!) beceriksizlik. 27 Mayıs askeri darbesi ve Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın asılmasıyla başlayan imaj yıpranması durmadı. 12 Mart’la, 12 Eylül’le, 28 Şubat’la sürdü. Dahası, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Doğu Avrupa’da faşist ve komünist diktatörlükleri tasfiye eden Yeni Roma ile, çağdaşlaşmacı-Avrupalılaşmacı siyasi seçkinleri giderek artan bir şekilde jakoben devletçiliğe geri kayan Türkiye arasındaki mesafe arttı. 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’nin aydınlık yüzü gibi görünen Bülent Ecevit’in, 40 yıllık hak, hukuk, halk, eşitlik, gönenç vesaire vesaire edebiyatı/söylemi/söylevinden sonra, şimdi jakobenizmi hiç sıkılmadan içine sindirebilen bir Kemalistliğin liderliğini yapması bu uzaklaşmanın çarpıcı bir simgesi.

 Bir de, 1960’lardan itibaren Avrupalıların aralarına aldıkları milyonlarca Anadolu köylüsünün sergilediği gerçekliklerle yeni bir “ortalama Türk” tasarımı inşa etmiş olmaları var. Nezaket ihtiyacıyla antropoloji yapılmaz. Bu milyonlarca köylü yurttaşımız, güzel, temiz, bakımlı, şık, eğitimli, barışçı, çocuğa karşı sevecen, çocuğun gelişmesini önemseyen, toplumsal mekanları kadın erkek çoluk çocuk ortaklaşa paylaşabilen bir “ortalama Türk” insanı resmi çizmediler.

 Ahmet’in ve Gülbahar’ın Avrupa’da benim kırk yıl önce dolaştığım gibi dalaşmaları galiba gerçekten de zor.

 

13rd August 2000    Home   27th August 2000