Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search

Uluslararası rekabete açık piyasa ekonomisi istiyor muyuz?

 Türkiye, dünya nüfusunun yüzde birini ekonomisinin ise yüzde yarımını oluşturuyor. Fazla etkileyemeyeceğimiz “veri” bir dünyada yaşıyoruz. Kişi başına üretim ve tüketim düzeyimiz parlak değil. Bu yüzde yarımlık payı arttırmak zorundayız. Bunu da, bizim için “veri” olan dünyanın fırsatlarını ve maliyetlerini, basiretli tacir gibi serinkanlılıkla “görebilirsek” yapabiliriz.

 Ama bir şanssızlığımız var. Bugün ülke yönetimini etkileyebilecek konuma gelmiş olanlar, bu gerçeklikle bağdaşmayan bir ideolojik var oluş tarzı içinde toplumsallışmış bir kuşak. Hem İslami/milliyetçi hem laik/sol “seçkin”lerimizin “yaşama”nın getirdiği sorunları çözme refleksi, “dünya”yı değiştirmeye yönelik ideolojik bir refleks. Kimimiz kendimizi “emperyalizmi/kapitalizmi” aşacak bir “devrim”e, kimimiz “İslamın dünyaya ağırlığını koyması”, ya da “21.ci yüzyılın Müsüman Türklüğün yüz yılı olması”na adamışız gençliğimizde.

  Günümüz Türkiye’sinde bunun sonuçları ilk bakışta pek belli olmuyor. Çünkü yaşama refleksleri ideolojik adanmışlık içinde şekillenen arkadaşlarımızın çoğu, dünya ölçeğinde “sol devrim” ya da “İslam ağırlıklı uluslararası düzen” ihtimalinin olmadığını gördü. Bazılarımız bu “görme”yi içselleştirdi. İdeolojik şartlanmaları iç dünyalarında da geride bıraktı. Bazılarımız ise aslında “ikna olmadı”. Ama, “dünya” ile kavgaları iç dünyalarında sürüyor olsa da,  iş hayattlarında fırsatları kaçırmamak ya da “köyün delisi” ni oynamamak gibi nedenlerle, “veri” dünya ile barışmış, ideolojik adanmışlığımızı geride bırakmış gibi yapmayı yeğledi.

 Türkiye’de nerede ise herkes, uluslararası rekabete açık piyasadan, evrensel insan haklarına uyulan çoğulcu demokrasiden yana imiş gibi kendini göstermek ihtiyacı duyuyor. Ama gerçekten bunlardan yana olanlar az. Herkes, “evet kişi, cinsiyeti, dili, dini, mezhebi, siyasi ve felsefi kabulü, sınıfi, cinsel tercihi ne olursa olsun, evrensel hakların sahibidir” diyormuş gibi konuşuyor. Ama, “madem böyle, ana dili Türkçe olmayan yurttaşlarımızın, bu dillerini öğrenme, öğretme, sanat ve bilimde kullanma haklarını savunurmusun?” diye sorduğunuzda, evrensel insan haklarından yana imiş gibi konuşanların önemli bir kısmı, “bu da nerden çıktın, git işine” diyebiliyor.

 Kamusal alanımız, en okur yazarlarımızın gezdiği bölgelerinde bile, “communication”, konuşma, müzakere ve haberleşme kültürü sergilemiyor. “Manipulation”, evirip çevirip sonuç alma kültürü sergiliyor. Temel tercihlerimiz, değerlerimiz, dünyadaki tavır almamızla ilgili meselelerimizi konuşamıyoruz.

 Bu sıkıntı, uluslararası rekabete açık piyasa ekonomisi ile ilgili kabullerimizde de var. Herkes, Türkiye’deki kaynak tahsis süreçlerinin uluslararası fırsat maliyetlerinin yapısını yansıtan bir ortamda işletilmesinin doğru olduğunu kabul etmiş gibi konuşuyor. Bunun mal, hizmet ve finansal varlık piyasalarında uluslararası rekabete açıklık gerektirdiği biliyormuş gibi konuşuyor. Ama, gelin iktisadi “kriz” görüntülerinin yol açtığı gerilim içinde söylenenlere bakın. Görülüyor ki birçok arkadaşımızın açık piyasa ekonomiyle ilgili “ontolojik” sıkıntıları aslında devam ediyor.

 Uluslararası rekabete açık piyasa ekonomisinden yana imişmiş gibi durup da aslında rekabetçi açık piyasa ekonomisi konusunda ciddi tereddütü olanlar arasında MHP’liler dikkat çekiyor. MHP’lileri zikrettim çünkü siyasi önemleri var. Hükümetteler. Sağlık ve yaşlılık sorunlarıyla boğuşan bir başbakanın yarattığı siyasi boşlukta, MHP’li bakanlar, bir süredir, “dünya ile nasıl eklemleşmiş nasıl bir toplum ve ekonomi?” konusunda vermiş olduğumuzu varsayarak yürümekte olduğumuz toplumsal kararın pek de verilmemiş olduğunu dışa vuran meydan okumalar sergiliyor. Özelleştirmeyi, AB ile iktisadi bütünleşmenin yerleştirilmesini zora koşan engellemelere girişiyorlar.

 Açık rekabetçi piyasa ekonomisinin temel aksiyomlarını içine sindiremeyenler arasında, bir hayli sofistike profesyonellik vitrinine sahip iktisatçılar ve bürokratlar da var. Bunlar özellikle “ithalat”a kafayı takmışlar. “Her şey”in ithal edilmesinde “anormal” bir şey olmadığı hissini, 1930’larda girdiğimiz korumacılık yolunda neredeyse genetik olarak kaybetmiş bir kültürün çocuklarıyız. Bunun için gidip yıllarca yaşadığımız Amerika, Avrupa süpermarketlerinin raflarında dünyanın bütün şaraplarının, peynirlerinin, meyvelerinin satılmasına “hayran” olup, sonra Türkiye’ye dönüp, Hollanda’dan peynir, Macaristan’dan salam ithal edilmesine kolaylıkla “lüks ithalat” dememiz çok da şaşırtıcı değil. DNA’mızda “yerli malı yurdun malı / Anamur muzu kullanmalı” genleri oluşmuş.

 Dış ticaret ve cari açığın büyümesi, “ithalat”a kafayı takmış olanlarımızı tedirgin ediyor ve “ithalat talebini yavaşlatmak istiyorlar”, para ve maliye politikası dışındaki araçların yani ticaret politikası araçlarının kullanılmasıyla. Geçen haftaki yazımda bunun Avrupa Birliği ve GATT la yaptığımız anlaşmalar çerçevesinde, uluslararası ilişkiler sisteminde Irak’ın durumuna düşmeyi göze almadıkça, hukuken mümkün olmadığını vurgulamıştım. Bu hafta, bu korumacı/devletçi yaklaşımın temel iktisadi yanlışliğina dikkatinizi çekmek istiyorum.

 İthal mallarının ulusal ekonomide üretici ve tüketicilere maliyetini pahalılaştıracak her müdahale Türkiye’deki nispi fiyatların yapısını dünya piyasalarındaki nispi fiyatların yapısından uzaklaştırır. Bu, Türkiye’de üretken kaynakların iktisadi etkinlik alanlarına tahsisini çarpıtır. Çarpıtılmış nispi fiyatlarla üretilen hasılanın dünya fiyatlarıyla değeri, nispi fiyatlar çarpıtılmamış olsaydı üretilebilecek olandan daha düşük olur. Küçük açık ekonomilerde, ithalata getirilecek kısıtlama, ihracata verilecek sübvansiyon ulusal refahı arttırmaz azaltır.

 Cari ticaret açığının büyümesi gibi tedirgin edici gelişmeleri ele alırken akıllı olmak zorundayız. Akıllı olmak, içinde toplumsallaştığımız ve sonra da adına milliyetçilik dediğimiz kasaba kültürünün ya da dünyayı değiştirmek için peygambervari bir adanmışlıkla saplandığımız ideolojik ütopyanın yargılarını, serinkanlı bir şekilde gözden geçirmeyi gerektirir. Zor iş. Profesyonellik vitrinimiz ya da siyasi ünvanımız ne olursa olsun gerçekten de zor iş.

 

03th September 2000    Home   17th September 2000