Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search

Melbourne protestocuları

 BBC World televizyon kanalının ünlü bir programcısı var. Tim Sebastiyan. Çeşitli ülkelerde yaşayan ve hayatı, eserleri, yaptığı iş ya da başından geçenlerle bize anlatılacak sıra dışı “öykü”sü olan insanlarla “açık açık” konuşuyor. Programının adı “Hard Talk” yani “Zor konuşma”. Her gün yeni bir gündem ile geçmişimizden geleceğimize akan zamanımızın, Çin’den Afrika’ya, müzikten siyasete, psikiyatriden ekolojiye insan tecrübesinin akla gelebilecek bütün eksenleri üstünde şekillenmesine “tanık olma” hissi veriyor bu çarpıcı “zor” konuşmalar.

 Birkaç gün önceki konu Avustralya’da Melbourne’da yapılmakta olan Dünya Ekonomik Foromunun gündemi ve küreselleşme idi. Tim Sebastiyan birkaç kişiyle konuştu bu sefer. Konukların çoğu küreselleşmenin bütün dünyaya “iyi”lik getiren bir süreç olduğunu savundu. Hindistan’lı bir konuk ise ise, “kıyamet vari bir felaket” gibi gördüğü küreselleşmeye şiddetle karşı çıktı. Çevre ve teknolojiyle ilgili bir NGO’yu temsil eden, elli yaşlarında şişman ve güçlü bir kadındı. İngiltere’de okumuştu. Kralî aksanlı kusursuz İngilizcesi Oxford ya da Cambridge’i ve bir üst Hindu kastını, muhtemelen Brahmanlığı işaret ediyordu.  Hintli hanımefendiyi dinlerken, bir an kendimi “Marksist solculuk” yıllarımızda, 1960’larda, Cambridge’de ya da Mülkiye’deymişim gibi hissettim. Hanımefendi, çevre, fakirlik ve cahillikle ilgili “doğru” tespitler yapıyor ve sonra bunları her türlü tutarlılık kuralını çiğneyerek “emperyalist sömürü” söyleminin arkaik argümanları ile harmanlıyordu. Herkesi susturarak. Kısaca, geri kalmış toplumların iktisadi ve kültürel gelişmelerini uluslararası etkileşmelere açık bir ortamda yapmaya kalkmalarının daha da fakirleşmelerine yol açacağını iddia ediyordu. Sovyet sistemin çökmesi, Çin’in kapitalist piyasa ekonomisine yönelmesi, Dünya Ticaret Örgütü üyeliği ve Amerika Birleşik Devletlerinde “en çok kayrılan ülke” statüsü elde etmek yıllardır çırpınıyor olması üstünde hiç ama hiç kafa yormamıştı. Sanki bu gelişmeler olurken Mars’ta imiş ve dünyaya dün dönmüş gibi konuşuyordu.

 Dinlerin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha hissettim, eğitimini 1960lı yıllarda ingilterede “almış” Hindistanlı Marksist  hanımefendi sayesinde. Aklıma, Türkiye’de benim kuşağım, varlıklı ailelerden gelip eğitiminlerini önce Boğaz kıyılarında Robert College’da, sonra Amerika’da Yale’de, Harvard’da “alan” Marksist Türk “misyonerleri” geldi. Kısa bir süre için de olsa bir ara benim de inanır gibi olduğum bir “din”, gerçeklikleri başarıyla görmezden gelerek sürüyordu 2000’li yıllarda. Bütün dinler gibi

 Bu akşam haberlerde, Melbourne’da “kapitalizme karşı mücadelele veren” protestocuları ellerindeki Karl Marks resimlerini kameralara sallarken gördüm. Çoğu, benim ya da Hindistanlı hanımefendinin kuşağından değildi. Genç insanlardı. Pahalı biletlerle Amerika’dan, Avrupa’dan Avustralya’ya uçmuş “beyaz”lardı. Her anlamda beyazdılar, ideolojik “kızıl”lıklarına rağmen. Aşkla şevkle, bir şeylere “inanmış” olarak itişip kalkışıyorlardı polislerle. 30 yaşında olanları, Sovyet sistemi çöktğünde 10-14 yaşındaydı. 20 yaşında olanları ise bebekti. Demek ki resmi dini bu “din” olan Sovyet devleti ortadan kalkınca örgütlenmiş ökümenik kilisesi kalmasa da, bu “din” bazı insanların ruhlarında duydukları bazı temel ihtiyaçları karşılayarak yeni mümin bulmağa devam ediyordu.

 Protestocuların sayıları fazla değildi ve bu devirde kendisinin ya da babasının parası olan birkaç bin insanın herhangi bir “protesto” vesilesi ile Seatle senin Melbourne benim dolaşması kolaydı. Futbol maçlarında yetmiş iki düvelden binlerce taraftarın dünyanın altından girip üstünden çıktığını hatırlarsanız, bunda yadırganacak bir şey görülmemeliydi. Yoksa görülmeli miydi?

 Geçen yıl Seatle’de Dünya Ticaret Örgütü toplantısının yapılmasını engelleyen ve bugünlerde Melbourne’daki toplantıyı da engellemek isteyenleri galiba futbol “hooligan”ları gibi ele almamamız lazım. Farklı bir siyasal, psikolojik, fikri boyutu var bu insanların “anti-kapitalist” protestolarının. “Meseleyi” daha derine bakarak düşünmeliyiz. Empati yapmaya çalışmalıyız. İtirazları, her bir protestocunun kendi bireyselliği içinde, muhtemelen, kendi “Batılı” toplumu ile düştüğü “özel nedenli” uyuşmazlıklar ile ilişkili olabilir. Ama “Dünya”ya itirazları var. Bir şeyler “söylüyor”lar. Muhtemelen “anlamlı” şeyler de söylüyorlar, Marksist söylemlerinin “romantik” tutarsızlıklarına rağmen.

 Galiba iki önemli ve anlamlı gerekçesi var Melbourne protestocularının dünyanın gidişatına yönelttiği itirazın.

 Birincisi şu. Sanayi devrimi ile başlayan iktisadi ve toplumsal “gelişme” tarzının, sınırsız bir şekilde devam edebileceği, bugünkü fakir ülkelerin de Amerika, Almanya, Japonya gibi olmalarını sağlayabileceği, refahın bütün dünyaya böylece yayılacağı argümanı yanlış. Ekolojik aritmetiği tutmuyor. Bugünkü zengin ülkelerde son iki yüz yıl içinde meydana gelen iktisadî büyüme, doğayı yoğun bir şekilde tüketen ve kirleten bir “materyal refah” üretme tarzı ortaya çıkarmış. Bugünkü fakir ülkelerdeki milyarlarca insanın da önümüzdeki yıllarda, bugünkü zengin ülkelerdekiler kadar fosil yakıt, tatlı su, ağaç, mineral vesaire kullanmaları mümkün değil. Dünyada bu kadar kaynak yok ve dünya ortaya çıkacak kirliliği kaldıracak takatte değil. Bütün dünyanın, hem bugünkü zenginlerin hem de bugünkü fakirlerin, doğayı daha az tüketen ve kirleten iktisadi refah anlayışı ve stratejilerine yönelmeleri gerekiyor.

 Seatle ve Melbourne protestocularının “Dünya ahvali”ne yönelik ikinci itiraz gerekçeleri ise “eşitsizlik”in gündeme getirdiği “adaletsizik”. Globalleşen dünyada bir tarafta Bill Gates vari bireysel zenginlikler ve İsviçre, ABD, Küveyt vari, içinde yaşayan insanların ortalama tüketim düzeyleri acaip yüksek “devletsel” zenginlikler var. Öte tarafta ise mesela Afrika’da, Afganistan’da görülen örnekleri ile korkunç sefalet. Yüz milyonlarca insan, yüz milyonlarca çocuk, açlık, hastalık ve korumasızlık içinde sürünüyor ve ölüyor. Melbourne protestocuları bunu da kabul edilmez buluyorlar. Fakirlerin fakir olmalarının sorumlusu zenginlerin zengin olmaları olmasa da, fakirlerin fakir kalmalarının sorumlusu zenginler gibi geliyor onlara. Zor bir konu. Düşünülmesi gerekiyor. Geçiştirilmemesi lazım.

 

10th September 2000    Home   24th September 2000