|
|
Üniversite
Meselesini Yanlış Ele Alıyoruz
Rektör seçim ve atamaları dikkatleri bir kez daha “üniversite”
sorununa çekti. Üniversitelerimiz gerçekten de Türkiye’deki kamusal alanın en
tartışılan bölgelerinden biri. Eğitim sistemimizin bütün kademeleri ve eksenlerinde
büyük eksiklik ve yanlışlar var. Ama “üniversite” bambaşka bir önem kazanmış
yakın tarihimizde. Çünkü “üniversite”yi siyasileştirmişiz. Rejimle ilgili
endişe ve kavgalarımızı yüklemişiz sırtına. Üniversite meselesinin ele
alınışındaki temel yanlış bu. “Derin devlet” de, marksist sol da, dinci ve
milliyetçi sağ da üniversiteyi, “iktidar”la ilgili mücadelenin bir parçası
olarak görüyor.
Üniversite
“hükmetmekle” ilgili etkinliklerin örgütlendiği bir kurumsal alan değil.
“Bilmek” ve “yapmak”la ilgili etkinliklerin örgütlendiği bir kurumsal alan.
Öyle olması gerekiyor. Üniversiter gelenek elbetteki arka planda düşünce
hürriyetinin olduğu bir sivil toplum gerektiriyor. Elbette ki düşünce hürriyetinin
olduğu bir sivil toplumun oluşturulması ve geliştirilmesine dolaylı olarak çok şey
katıyor. Ama bu geleneğin kendisi siyasi bir gelenek değil.
Türkiye’de 12 Eylül’
den beri yoğun bir polemik konusu olmasına rağmen “üniversite”, kamu oyunda en az
anlaşılan, en az düşünülen konuların başında. Üniversiteyi çok konuşuyoruz.
Ama çok konuşmamız üniversite meselesi üstünde düşündüğümüzü, bu meseleyi
anladığımızı göstermiyor. Ortalama seçmenimiz üç yıl eğitim görmüş yani
ilkokul mezunu bile değil. Ve tarihimizde olmayan bir şey “üniversiter gelenek”.
Mahalli kültür ölçeğini aşan evrensel bilgi sorunsalına uzanabilecek bir yüksek
öğretim örgütlenmesi sadece yetmiş yıllık bir geçmişe sahip Türkiye’de.
Atatürk’ün, Yahudi asıllı Alman hocaların Hitler’ den kaçmasının yarattığı
fırsatı yakalaması, adına Darülfünun denilen maskaralığa tek maddelik bir kanunla
son vermesi, Alman hocalara İstanbul’da ve Ankara’da Tıp, Hukuk, Fen, Dil Tarih gibi
bazı temel fakülteleri kurdurtmasıyla başlamış. Şimdi biz bir ulusal üniversite
sistemini oluşturma ve geliştirme işini, bu kısacık tecrübe ekseni üstünde,
demokratik yöntemlerle yani ortalama eğitim süresi üç yıl olan seçmenlerimizin
rızasını sağlayarak başarmaya çalışıyoruz. Üstelik rejimle ilgili bütün kafa
karışıklıklarımızı üniversite meselesine bulaştırarak.
Üniversite sorununu
“doğru” ele alabilmek için, önce bir kaç “yanlış” ele almaktan uzak
durmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi şu: “12 Eylül”e, “Kenan Evren”e,
“Kemal Gürüz”e, “Masonluk”a, “Jakobenizm”e, “laiklik”e,
“kapitalizm”e, vesaire vesaireye çok ama çok kızıyor olabiliriz. Elbette ki bu
kızmalarımızı konuşmak, siyaset gündemine taşımak hakkımız var. Ama bu
kızgınlıklarımızla “üniversite” konusu arasında doğrudan bir bağlantı yok.
Bunları birbirine bulaştırmamamız lazım. Üniversite fizik, biyoloji, tarih, felsefe
gibi konularda evrensel bilgiyi üretmek ve yaymakla, bilimsel bilgiyi kullanıp tıp ve
mühendislik gibi alanlardaki işleri yapmakla ilgili bir etkinliğin örgütlendiği bir
alan. Siyasi bir alan değil. Üniversite konusunu konuşmaya başladığımızda durup
sormalıyız kendimize: “konuşmak istediğimiz gerçekten üniversiter etkinliğin
kendisi mi, yoksa kamu düzeninin hukuki çatısıyla ilgili, iktidarla ilgili bir
meseleyi mi konuşmak istiyoruz üniversitenin sırtında?”
Uzak durmamız gereken ikinci
“yanlış” ele alma şu: “üniversiter etkinliğin kendisi “kutsallık”
taşımıyor; üniversite hocaları “kutsal” kişiler değil. Bilimsel bilgi, ya da
tıp ya da mühendislikle uğraşmak uğraşana var oluşsal bir üstünlük sağlamıyor.
Üniversite hocaları İsa, Musa ya da Buda değil. Sıradan insanlar. Herkes gibi iyiye
de kötü ye de yönelme eğilimleri var. Üniversiteler “mabet”ler değil, çalışma
hayatının bütün sorunlarının gündeme geldiği iş yerleri. Pahalı bir hizmet
üniversitedeki eğitim ve araştırma işi. Bilimsel araştırmaların yürütüldüğü
laboratuarlar, kitaplıklar çok pahalı tesisler. Her üniversite hocasının işini
yapabilmesinin, her üniversite öğrencisinin eğitimini alabilmesinin bir maliyeti var.
Bu kaynakları “tahsis” edenlerin bu etkinliklerin doğru yapılıp yapılmadığını
denetleme, hesabını sorma hakları olması gerekiyor. Üniversite hocalarının
birilerine hesap vermeleri lazım. Gavurca deyimiyle “accountable” olmaları lazım.
Bir kere bir üniversitede yardımcı doçent, doçent ya da profesör olarak işe girmiş
olmak bu ünvanları taşıyanları “Allah”tan başka kimseye hesap vermek zorunda
olmayan varlıklar haline getirmiyor.
Üniversitelerde bilimsel ve
felsefi bilginin üretilebilmesi üstünde, siyasi, dini ya da kültürel engellemelerin
olmaması lazım. Bunun içindir ki üniversiteler ile, bir yanda siyasi sistem, öte
yanda yaygın popüler kültür arasındaki ilişkilerde üniversitelerin korunması,
bilimsel ve felsefi etkinlik serbestliği ile donatılmaları gerekiyor. Bu hayati önem
taşıyor. Ama bu gereksinmeden, üniversitelerde çalışanların, çalışmalarının
hesabını kendilerinden başka kimseye vermek zorunda olmayan “dokunulmazlar” olduğu
sonucu çıkmıyor. Üniversiter etkinliğin “dışarı”dan gelecek engellemeye
karşı korunması bir ihtiyaç olduğu gibi, “içeri”den gelecek tembellik, adam
kayırma, verimsizlik ve bilimsel ve felsefi gerekçesi olmayan ideolojik kısıtlamalara
karşı da korunması gerekiyor. Üniversiter etkinliği dışarıdan gelecek yanlışlara
karşı korumamak ne kadar tehlikeli ise, içeriden gelecek yanlışlara karşı da
korumasız bırakmak o kadar tehlikeli. Tarih, bir çok ülkede fosilleşmiş kadroların
adına üniversite denilen kurumları “babalarının çiftliği gibi” kötüye
kullanmalarının örnekleriyle dolu. Türkiye’de bugün birçok devlet üniversitesinin
bir çok fakültesinde olduğu gibi.
Yeni Cumhurbaşkanı ile
Yüksek Öğretim Kurulu arasındaki gerilimin, 12 Eylül’ den sonra oluşturulan
“üniversite rejimi” nin çözülmesine yol açması ihtimali var mı? Sanmıyorum.
Çünkü Cumhurbaşkanı “rektör atamaları” meselesini kendi siyaset anlayışını
sergilemek için doğru bir fırsat gibi görse bile, bu hükümet ve parlamentodan
üniversitelerle ilgili yeni bir yasal düzenlemenin geçmesi zor. Arka planda “derin
devlet” ve ön planda MHP ile DSP arasındaki dengeleri kolaylıkla alt üst edebilecek
bir konu bu. Ve ortada esaslı bir değişikliğe yönelik bir hazırlık işareti yok.
Yeni rektörler büyük bir olasılıkla görevlerine başlayacak ve adına üniversite
dediğimiz kurumlarımız çözümsüz gibi görünün büyük sıkıntılarla bir yeni
ders yılına daha başlayacaklar.
Kemal Gürüz, Kenan Evren ve
İhsan Doğramacı modeline zerre kadar sempatim yok. Ama ömrünün önemli bir
kısmını dünyanın iki büyük üniversitesinde geçirme şansına sahip olmuş biri
olarak, üniversite konusunu enine boyuna konuşmadan, siyasileştirenlere de sempati
duymuyorum. Umarım ki yeni Cumhurbaşkanı bu olgunlaşmamış siyasileştirme sürecinin
dışında kalacak basireti gösterir. Ne dersiniz? |