Eskilerin sözleriyle aydınlanıyoruz, ne önemimiz var çoğaltmadıkça bu sözleri?  Bizler başkalarının üretimlerinde yaşayan asalaklar mıyız?
 
Yaşamak denilen kişisel var oluş, altından kalkamayacağımız bir zor zanaat mıdır?
 
Mecidiyeköy'ün ilginç bir havası var.  Dolanan her insan mutlaka işi nedeniyle buradadır, burada olanlar da bir siteme oturtmuştur işi, memurluğunu yapmaktadır genelde.  İş rayına sokulunca da imajlar üzerine çalışılmaya başlanır (işin ya da kişinin).  Bu semt, çağdaş akımların üretildiği, yaşandığı, çağdaş zannedildiği yerdir.  Biraz suni, biraz uyduruk ama İstanbul denen çilekeşin en farklı yerlerinden biridir.  Sanki tek bir tonda ses çıkarmaktadır, aykırılıksız.
 
Bu gün gelirken kör birkaç arkadaş, org eşliğinde dımtıs dımtıs türkü söylüyordu, para toplamak için.  Sanki M.köy'ün mükemmelleşmek için içinden ayıkladığı defo gibi çatlak bir ses orada oluşları.  İnsanların yüzüne doğru, kulaklarına doğru kusulan bir deformasyon, çirkin ses.  Livaneli çalmıştı kulağıma; "Bir ucundan mark girer, para çıkar.  Ömrümüzü fabrikaya yatırdık."  Ben de son günlerde insanın posaya dönüşmesi üzerine yordum kafamı (ki ilginçtir, günlüğümde bir yıl geriye bu zamanlara gittiğimde gördüğüm, yine içinde posa diye geçen cümleler kurmuş olduğum).  Bu manzaraya rastlayınca düşündüm yine, sanki mükemmel bir sistem kurmak için harcanan hayatlar gibi posaya dönüştürülmüş, "öteki" kılınmış, sakat diye tarif edilmiş insanlar bunlar (Bir dönem altın nokta körler derneğinin başkanlığını yapmış olan Ramazan (elbette ki o da kör) yakın arkadaşım.  Ona, okuyamayacak olsa da selam ederim buradan.  Yazdıklarım elbette ki onlara değil topluma dönük eleştiridir => anlamadan okuyabilecek olanlar için uyarı).

Şimdi M.köy piyasasında herkes yukarılara oynuyor, çünkü yukarıda olan hayallerini yaşıyor, diğerleri ise o hayallerin gerçekleşmesine vesile insancıklar.  Tıpkı bir Borsa gibi (bknz: kalabalıklaşmak).

 
İnsana dair üretiler kurmaya çalışırken yol kenarına itelediğimiz "ötekiler", savaşını verdikleri için en çok, en arı insan olanlardır aslında.  Tıpkı eşcinsellerin, korkulara ve baskılara rağmen, saatte 150-160 km hızla giden otomobillere, hortum süleymanlara vs. rağmen kendilerini yaşama cesaretini gösterebilmeleri gibi.  Tıpkı "öteki"leştirilen diğer azınlıklar gibi. 
 
Peki bu mükemmel(?) toplum ne yapıyor bu alkışlanacak insan olma savaşını?  Sizce (bknz: ensemizdeki soluk)?
 
 
Annem ve babam kavga ettiler.  Kavga nedeni bir başka kadın.  Annem de biliyor ki babamın o kadınla bir ilişkisi yok, ama gel gör ki toplum ... konuşuyor.  Kadın dul, yeğenimin okulunun koruma derneği başkanı.  Babam da dernek başkan yardımcısı.  Kadın bizim sokakta oturuyor ve babam arabayla okula gidiyor.  Gidip gelirken de doğal olarak babamın arabasına biniyor kadın.  Bu arada en başta benim akrabalar dedikodu çıkarır diye de görüş bildiriyor kadın babama.  Babam da madem bunu söylüyor temkinli davranacak diye düşünüyor, zorlamıyor.  Annem konuyu daha önce dile getirdiği için (elbette agresif bir tutumla) babam önlem almaya çalıştı, bir arka sokakta binmeye başladı kadın.  Babam kadına "dedikodu olur, binme" diyemeyecek kadar incelikli, annem ise her konuşulanı üzerine alınabilecek kadar alıngan.  Ve bir densiz "Nedir bu beyefendinin hali, sanki okul müdürü, bu ne çalışma?" diye bir laf ediyor anneme.  Annem de ertesi gün babamı arka sokakta kadını beklerken görüyor...  Kıyamet kopuyor...  Tüm gerçekçi samimi çabalar, insani iletişim, bir dedikodu yüzünden altüst oluyor.  İnsan, harcamaya bayılıyor sığlık...
 
Dayanamıyorum artık bu düzeysiz, anlamsız, niteliksiz, ucuz bedenlere/posalara....