Bu gün bir davete gittim.
 
Eve girerken duydum; Aaa, Hasan da buradaymış!  Yüreğime inecekti. Çaktırmamaya karar verdim.  Çaktırmadan Hasan'ın İlkay (Hasan İlkay ...) olmadığına ikna olmam gerekiyordu, ya da teyit edecektim ki o İlkay orada.  Çalkalanarak girdim içeri.  İçimde nehirler tozlarını alırken kuytu köşelerin ellerim nereye konsa bilemedi...  Birilerinin ellerine sarıldı, birilerinin yanaklarına yanaklarım değdi.  Gözlerim bir yanıyla Hasan'ı aradı, bir yanıyla da aramadı.  Onu aradığım, onu önemsediğim bilinmemeli, o hele hiç bilmeli vs...
 
Derin bir oh ile Hasan İlkay değildi.
 
Sonra beni kapıda karşılayan o şaşkınlık, sevinme, onur konuğu muamelesi vs...  Kuruldum koltuğa ki, aslında rakı ve türkülerden sonra, herkes dilindekini tutamazken bana gelen iltifat ve özlemlerden onore oldum en çok.  Ben gibi önemli bir şahsiyetin açtığı konuda muhabbet etme gereği duyan masa erkanı, sessizce ve yavaşca benim kendinden emin manevralarım karşısında konuyu geyiğe vurdu.  Geyiğe girdiğimiz yerde ben yerelliğe yöneltim insanları ki en keyif aldığım anlardan biridir bu sohbet seansları.  Bahsetmiştim daha önce, babam arkadaşının cenazesine gitmişti, ölen kişi kendisi hakkındaki olumlu düşüncelerimi bilmiyordu, masa etrafındakiler de bilmiyordu onun hakkındaki olumlu düşüncelerimi, sanki tanımıyor muşumcasına onu olumladılar bana.  Onu biraz daha sevdim ama o muydu onemli olan, yoksa onun ardında bıraktığı izler miydi?  Bir kaç anektod;
diye devam eder onun hikayesi.  Ki ben bunların neredeyse tamamını bilirim.  Şimdi ardından günah çıkaranlara da tanığım...
Bir tek benim bildiğim türkülerdir bunlar tribindeki her türküye eşlik ederek şaşkınlıklara şaşkınlık kattım;
Karacoğlan der ki kendim övmeyim
Coşkun sular gibi bendim dövmeyim
Güzel sevme derler nasıl sevmeyim
Sevsem öldürürler sevmesem öldüm
 
....
 
Başımda altın tacım
Hem susuzum hem acım
Yarimi bana verin
Gerisi anam bacım
 
(Bu türküyü köyde söyleyen arkadaş ölmüş..., bir tek o söyler sanılırmış -bir de nadir kişiler- ... söyler dedikleri kişiyi tanırdım, öldüğünü bilmiyordum, garip oldum, hele ki öğrendiğimde bir kavgada rastgele öldüğünü...)
Sonra beni evlendirmek isteyenlere (sevdiklerinden elbette) evlenmek için uygun birine rastlamamış olmanın, gönlümüzü bir kişide eyleyememenin derdini yandım...
 
İş konusuna girince bizim bankanın halinden, Avrupa Birliği ile girmesi özellikle muhtemel yabancı sermayeye yetişmiş bir yerleşik yabancı dil için askerliğin bitmiş olması ve en az bir yıllık yurtdışı tecrübesini denk getirme çabalarımı konuştuk.  Böyle konuşunca da, epey bir forsumuz oldu.  Toplasan gerçekte bir sıkımlık canı var işin...
 
Ben kendi devinimimde bir yerlerdeyim, rastla(ş)mak zor.
 
Yanımda halamın kızının eşi vardı (ki kendisini acayip de severim); şarab içti rakının üzerine.  Son günlerde şarabı çok sevdiğini söyledi.  Masada elma vardı yanında iyi gider diye tavsiye ettim, bir de üzüm...  Yanında ekmek güzel gider dedi;
Ekmek
Şarap
Sen ve
Ben
 
Bir de sabahın dördü...
Hatırlayan ve bilenlere armağanım olsun Mazlum ÇİMEN'den...  Halamın kızının eşi bön bön baktı ve yok ekmek güzel gidiyor dedi... ;-)
...
Ben en çok
Gür kirpiklerin altından
Kısık lambalar gibi parlayan
Gözlerini sevdim
 
....
Ey şiir,
burdaysan üç kere vuuur.......................
 
 
En çok bundan korkuyorum, şiirsiz kalmaktan: bir yalnızlık anında hiç birini hatırlamamaktan, sarılamamaktan yalnızlık diye....
ki kendi şiirimi yazarım bilirsiniz...
 
 
 
 
 
ama anlamsız,
olmayınca

.............................................................................

Sinan'ın (ÖSYM sınavında Türkiye'nin ilk onu içindeydi -geçen sene Boğaziçi Ünv.'e girdi-) doğum günüymüş (erken de olsa ***aslında yirmi ikisi Ekim'in de, yurtta kaldığından hazır evde diye kutlandı***)...  Ona, kendisine hazırladığım cd'yi verdim, hoş bir tesadüf oldu...