Ana sayfadaki duyuruda yorumsuz sunduğum
o kadını, o albümü dinledim yine bu gün. Sesindeki güç hakim olmak isteği
uyandırıyor bir değere. Öyle ki; seninle birlikte anlam kazanıyor sanki;
anlamına senin kattığın, emek verdiğin çok düş, söz var.
Bu gün, hızlı yemek sunan yerlerde kağıt
bardaklarda verilen ayaküstü kahve gibi korkak, cılız, geçici, seri üretim
damıtılmış hayat "sanat eseri" dedikleri. Oysa Sabahat AKKİRAZ, unutmak
için kaldırılması gerekecek, sökülmesi gerekecek kadar güçlü, yüklü bir
ses. Bu son albüm, alçakgönüllü bir kadının, bir masal değil de,
yabancı olmadığınız, sizi anlayan, anladığınız, yoğurabileceğiniz bir hayat
sunmasıdır. Basitliğe karşı duruşu, bir gün insanları sarsarak uykudan
uyandıracak olan gerçeği karşısına değil, yanına alışı nedeniyle
süregidecektir...
İçimin serinliği gibi, sevdiğim insan
yüzleri gibi... :)
Anlamlı bir dünyanın peşindeyim! Biraz
içine sığındım bu duygunun;
Adam gibi bir dost tadı var
ağzımda...
Gazete okudum, Yıldırım TÜRKER'den
gazeteciliğin çıtasına dair keyifli mi keyifli bir yazı. Keyfi elbette
yazdıklarında değil, bu günün sığınma hissinde. Bu, bir pazar gününün,
gazetedeki bir yazının zekasına, birikimine, çıkarımına, diline, saygısına
sığınmasıdır.
Annem; sabahtan akşama geçen zamanın şef
garsonu, tipik karadeniz kadını; mısır çorbası, beyaz lahana sarması, turşu
kavurması, kendi uydurduklarından =>(kızarmış yuvarlak patates dilimlerinin
arasında erimeye bırakılmış kaşar)... mmmm
Nazım HİKMET, Fazıl SAY, Tuncer TERCAN
(muhteşem ve nitelikli bir ses), Genco ERKAL, Sertab ERENER girdiler bir ara
kafamdan içeri. İçimde kıpırdayan Savaşa karşı duruşum yetmiyor; ya sanki
daha çarpıcı anlatabilmeliyim, ne bileyim ya da çıkıp kelle olmak adına karşı
duruşlara katılmalıyım ya da ne bileyim...
Ve aslında bir insanı sevmekle başlıyor
her şey; bu, hayatın tüm samimiyetsizliğine karşı durmaktır...
Başlığı değiştirdim ana sayfadaki...
Bu kadar üzerinde çalışılınca, türk
kırması bir amerikalı olacağız... Yavaş yavaş onların dili, ürettikleri, hiç
olmadı üslupları ile yaşamaya başlıyoruz... Kendimizi tıkıyoruz "tower"lara,
yığınlarca toplanıyoruz bir alışveriş merkezine, kırk yıllık el emeğini, iki
dakikalık işlere satıyoruz, biri "merhaba" dese laf atıyor diye dikleniyoruz,
sevgililerimizi sevgililer gününde, annelerimizi anneler gününde vs seviyoruz
-seviyorsak (oy oy Eminem)-, geri kalan zamanda bu çarka çalışıyoruz. Onların
filmlerini, dizilerini, müziklerini dinliyoruz. Bir de bakıyoruz ki,
komşuluk, ağırlamak, misafir, dostluk, saygı, erdem, birikim diyen derin bir
kültür "herkes kendi kaderini yaşar"la savuşturuluyor.
Hep diyorum; bana çok dokunuyor: salak
olmak değil, olmamak suç artık. İdrak etmeye değil, kelle sayısına dümen
kırıyoruz çünkü...
-yetiş yavaş kent-... Sanat, sevgi,
edebiyat, aşk, ve yaşamak herkese lazım...
ama,
insanlar
öncelikle
oyalanmamalı
seçebilmek için,
sonra özgür olmalılar
dayatmalara karşı durabilmek için
...
Sarıyerde evi bir türlü ısınmak bilmeyen
(bizimki gibi -onunki daha beter-) arkadaşımla konuştum. Bir şeye ihtiyacın
olursa bir kuş sal diye... O, sen yolları açacak belediye görevlilerini
topla, bir aya kadar görüşürüz dedi.. :) Yazık, üstelik evde yalnız...
Sevgilisi bana yakın oturuyor... Sarıldım ona telefondan telefona, ısınsın
diye... :)
Sonra kar yağdı tüm gün... sevdiğim
insanı düşündüm, özlediğimi, hem de ne kadar... Telefonuna mesaj atmadım,
telefonunu çaldırmadım, yanına gitmedim, sevdim içimde... eski acısı yok diye
üzülmedim, kaynaya kaynaya olmuşum...
Bir kadın hatırlıyorum, avukat. Bir
yazısını okumuştum ölüm orucundakilerle ilgili. Bundan ne kadar zaman önceydi
hatırlamıyorum -en az bir ayı var-. Diyordu ki yazısında; "vazgeçtiğiniz
sizin hayatınız". Bu samimiyet insandan yalnızlığını alıyor, acıyı
paylaşıyorsun, dövüyorsun tavında, elinden çıkıyor gibi bir yaşama ustasının;
bu kadar sonra bile hatırlıyorsun...
O tanıdık insanla(rla), o tanıdık acıdan
güç alıp duruyorum karşısında SAVAŞın... İnsan olma savaşımın başıyla sonu
arasında bu duruşun farklı tonları var... hep aynı öz, bu savaş da
benim; kendimle karşı durduğum, göze aldığım...
Aslında güzel türküler düşündüm bu gün;
Ben Emrah'ım, methederim yedi dillerde
seni
Yedi iklim, car köşede, gurbet ellerde
seni
Tutmuşam müjgan okuna garip sinemi siper
Temrahın kahrı zehirdir, yedi kat sacdan
geçer
Gül bitince o da bile bitiyor
Güle aşık olmuş yar yanıp tütüyor
Seher vakti garip garip ötüyor
Ne güzel sesi var deli bülbülün
Ey gönül hüsn-ü hal edip bir bilir yarana
sor
Bab-ı aşkın müftahini bir sahip irfana
sor
Her tabip aşka yar olmaz, ondan sorma
ilacı
Suret hal derler meseldir, hikmeti
lokmana sor
Çekmeyen gafil ne bilsin nar-ı aşkın
kıymetin
Çekmeye takat mı kaldı ben bu aşkın
zahmetin
Gel sineme kıl temaşa sinemde bağ-ı
zeytin
Bağı hüsnün güllerini sümbül-ü reyhana
sor
Fırtınada bir dümenin başı;
deva olsun diye sür istiyorum
dost insan;
yaralarına
ağırlığınca
gerçeği...
Saz dinlesem
notalarda değil
acılarımda dolaşıyor sesler
