Eğer insan "bir şey" ise, çok zor ve yorucu oluyor buluşmak ortak noktalarda başka bir insanla.  Bir şey değilsen, her hangi bir şey olabilme ihtimalini barındırırsın.  Bu yüzden insanlarla anlaşma olasılığın artar.  Ama eğer artık bir rengin, kimliğin, tavrın, seçebilir bir benliğin varsa ve aynı değerde birilerine rastlamak istiyorsan bu öylesine kıvranıyorsun ki?
 
Böyle yorgun yaklaşımım, son derece zor bir insanı kendisiyle teyit etmeye çalışmamdan kaynaklanıyor.  Gülümsemesini beklerken, onun yüzünde bir asıklık, ya da sen merhaba derken o "muayyen günümdeyim(!)" ters gidiyorum yaklaşımı içinde.  Diğer zamanlar tarttığında seni tercih mi ediyor yoksa sana iyi gelmeye mi çalışıyor (bir nevi acımak) belli değil.  Eşcinsellik muhabbetini aşıp aşamadığını sınamak istiyorsun, seni ""her heteroseksüelin içinde, üzerinde çalışılması gereken bir homoseksüellik vardır" tezinden hareketle mi bu kadar üzerime geliyorsun"'la itham ediyor...  İnanılmaz karmaşa, ormanda iz bıraksan bile yolunu buldurmayacak denli kalabalık, düzensiz.  Son iletişimlerimizde de en çok, "başkası edilmek endişesi" nedeniyle muhalif.  Anlatması bile yoruyor...  Sanki kendini yaşamak savaşından çok, kendisini korumak savaşı veriyor.  Ben niye ya da nasıl onunla bu kadar anlam ilişkisi kurdum bilemiyorum.
 
Bu gün gelirken, arabada Ezginin Günlüğü'nün son albümlerini tanıttıkları radyo programını dinledim.  O albümü, Aragon'un "mutlu aşk yoktur"'u üzerine bilerek aldım, bir şarkısında mutlu aşk vardır diyor.  Söyleşinin bir yerinde, dinleyici kitlesinin daha çok üniversite gençliği olduğunu belirtti Hüsnü ARIKAN.  Bunu aslında bir eleştiri olarak bile okumak mümkün.  İnsanlar bir yola girince, kılını kıpırdatmasa da artık "iş varabiliyor varacağına" tavrıyla emek vermekten vazgeçiyor.  Bu yüzden aşk kapının dışında bırakılıyor evlenilirken.  Sonrası, tamamen ezbere, birbirine benzer şekillerde yaşanıyor.  Bir ilk gitmiş yoldan, diğerleri o izi takip ediyor, yol nereye giderse oraya varıyorlar dolayısıyla, gitmek istedikleri yere değil.  Hiç gitmek istedikleri yer oldu mu, o ayrı konu.  Evlilik sonrası hayatların aynılığı, aşktan, ilişkiye emek vermekten vazgeçilmesi üzerine bir eleştiri gibi.  İnsanı her zaman seçimleri tanımlamaz, seçmedikleri de ipucu verir.  Bu da onun gibi...

Bir kaç insanla iletişim denemeleri içindeyim (biri ile özenli ama).  Bakalım nereye varacak?

Bu arada, günlüğümde yer alan bir önceki sayfa, aklımda bir kurt gibi kemirmeye devam etmekte beni.  Kardeşimin sınav dönemi ve erkek arkadaşının askere gitmiş olması, benim o şiiri yazdıran devinimim çok yorucu.  Bu arada beyefendi ile yukardan da anlaşılacağı üzere düze çıkma denemelerindeyiz.  Ama muayyen günlerin geçmesini bekliyoruz.

Geçenlerde internette ne tarıyordum hatırlamıyorum ama açtığım sayfa Nazan ÖNCEL için yapılmış bir sayfaydı, onu da özlemişim.  Bu nedenle aşağıya onun bir şarkısını alıyorum;

 

Sen Beni Öldürüyorsun

Ne zaman canım sıkılsa
Gitmek isterim uzaklara
Ne vakit seni düşünsem
Ki düşünmesem olmuyor
Gözlerin gelir aklıma
Ah o çocuk gözlerin
Tam göğsüme saplanır
Bıçak gibi sözlerin

Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu bilmiyorsun
Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu hep yapıyorsun

Ne kadar kaçsam kendimden
Bir o kadar yakalanırım
Ne kadar seni istesem
Sen hiç yanımda olmazdın
Gözyaşı biriktirdim
Gözyaşım ince sızı
Düşündüm de bir zaman
Bunu ben hakketmedim

Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu bilmiyorsun
Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu hep yapıyorsun

Her limandan bir gemi
Alır götürür beni hayal bu ya
Üstelik gitmeler üzer bizi
Geçmiyorsam içinden
Sevemedim bu fikri
Gidiyorum inadına
Al aşkını ver beni

Bir de, Ali POYRAZOĞLU'nun bir alıntısı geldi bu gün mailime, aşağıdadır;

"Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.  Mutfak isinden de anlarım.  Donattım sofrayı, bayağı uğraştım.  Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.  Bayağı da para gitti.  Birinin yediğini öbürü yemez, ötekinin içtiğini beriki içmez.  Dört kişilik sofra kurdum.  Mumları da yaktım.  Bak hepsi, Erick Satie severdi, hatırladım.  Müziği de ayarladım.  Geldiler; yirmi yaşımı, otuzbeş yaşımın karşısına oturttum, kırk yaşımın da karşısına, ben geçtim.  Yirmi yaşım, otuzbeş yaşımı tutucu buldu.  Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.  Yatıştırayım dedim; "Sen karışma moruk" dediler.  Büyük hır çıktı.  Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.  Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.  Evin de içine ettiler. 

Bende kabahat, ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine..

Bu Doritos'un haşhaşlı ala turca'sı da çok hoşmuş....