Canım sıkılıyor...
 
Öyle ki, artık ne söylense ilk elden karşı çıkıyorum.  Evde bir bayram havası yok elbette.  Annem ve babama saygısızlık olmasın diye biz bayram varmışçasına içimizde bayram olmadan, sabah kahvaltıda birlikteydik abim hariç.  Sonra misafir beklemeye durduk...  Gelen geldi, gelmeyenlerin çoğu bir yerlerde tatilde, dokuz gün!
 
Gelenlerin de bayram ve manasından haberdar olmadıkları, değil bir gelenek olarak ya da bir dinsel tören olarak bayramdan, burunların dibindeki gerçeklerin bile farkında olmadıklarını düşünüyorum.  Bunları söyle(ye)meksizin "iyi bayramlaaar"la iki lafın beli kırılıp muhabbet etmişçesine uğurlamalar...  Muhabbet etmek istemezken, zaten söylediklerine karşındakinin yabancı kalacağını, onun söyleyebileceklerine de benim fazla olacağımı düşündüğümden tam işkence gibi yaşanıyor misafir ağırlama seansları.  Hakikaten, samimiyeti ile gelip babamı ve annemi görmek isteyen bir kişi oldu, o da yine bayramla ilgisi olmayan kuzenim... 
 
Ne diyeyim...
 
İyi bayramlar Türkiye. 
 
 
 
Öğretmenler günü diye de bir gün var ki, öğretmen olmanın her işten fazla olmayan manasına atfedilmiş, bilgiyi baş tacı etmek üzere üretilmiş bir yönetimsel politika.  Şimdi ise sosyal çevresinde önemlerini biraz daha vurguladığından her öğretmenin (neredeyse) sığındığı bir derin anlam, varlık sebebi, emeği alıp bir yere koyan kolaycı, genelci (dolayısıyla ayrıntı tırpanlayan) çatı...  Aile dostlarımızdan bir çift öğretmen.  Hanımefendi emekli, emekli parası imarda (devlet tahvili), hanımefendi imarzede üç beş kuruş fazla için (ona kızıyor değilim ama...).  Eşi, erkek egemen toplumun erkeğe yüklediği sorumluluk nedeniyle daha ileriki yaşlarda emekli olmak üzere çalışmaya devam ediyor.  Sohbetlerimiz güzel oluyor, çünkü dinliyorlar aydın olma sorumlulukları nedeniyle.  Onları aradım öğretmenler gününde, eminim ben aradığım için son derece mutlu ve de anlamlıdırlar çünkü ben onlar için anlam ifade edebilecek denli birikimli biriyim.  Benim onları seçmem onların aydın kimliklerine bir onay ve öyle-böyle bir katkıdır.  Sevindiler...
 
 
 
İnsan yaşadıklarındaki boşluğu bu tür törenlerle (Konfiçyüs'ü anmadan edemeyeceğiz tören deyince... :) çabalarla dolduruyor genelde.  Anlamlara karşı savaş yürüten de kendini, anlamın karşısında tarif ederek tanımlıyor, yine ona dayandırarak naçiz varlığını.  Öğretmenler günü Erkan'ın doğum günü.  O da doğum günlerini bir günden daha anlamlı kılmamak üzere olağan yaşamayı seviyor.  Aramadım onu.  Ama o, bu şekilde bir anlam ifade ediyor benim için, onu aramadığım için diğerlerinden az da değil.  Bu sadece görünen ve görünen kılavuz istiyor bu sefer.  Yazıyorum işte...
 
 
 
Ben bu anlam ve yüklemeler arasında bunlarla ilgilenip farkındalığına sığınan bir başka anlam avcısıyım.  Ama en önemlisi kendi cümlelerimle tarif ediyorum dünyamı... 
 
 
 
Bu arada, ne zamandır yazacağım ama bir türlü fırsatını ya da dinginliğini bulamadığımdan sarkıp duruyor aklımda asılı kaldığı yerden;  bu memleketin camilerinde (bizim sokaktak teravih namazında) ülkenin başına gelenler anlamlandırılıyor: bu, aslında gayrimüslimlerin işi, amaç ülkeyi köşeye sıkıştırmak ve İslamiyet'e karşı yürütülen savaşta onu içten yıkarak sonuca ulaşmak vs...  Duyuyorum, nasıl kayıtsız kalınmayacağını bilmiyorum.  Tek başıma olmaktan, davranmaktan dolayı kendimi boğulmuş gibi hissediyorum artık.  Etrafımda siyaset ile ilgilenenlerin yüzde doksan dokuzu artık bunu bir kimlik gereği yapıyor.  Neresinden tutunsak kardır, anlamlandırabildiğimiz kadar solcuyuz (elbette sol camia -aydın kesim(!?)-), soldayız durumunda.  Coca Cola'ya karşı çok uzun bir süre tek başıma yürüttüğüm (etrafımda) tavır bile, öykündükleri halde tutunmayanlar yüzünden anlamsızlaştı; öylesine yalnız dı çevremde, bu çok olunca ifadesi artacak olan protesto...  Böyle bir ahval ve şerait içinde dahi ben ben olmaktan ve bildiklerimi paylaşmaktan vazgeçmedim elbet.  Ama kendini içeriksizce solda konumlandıranlar elbetteki bu sağ/sığ saldırılara karşı ayakta durabilecek gücü de bulamıyor içinde.  Çünkü güç bilgide.  Memleketi bu şekilde kurtaracak vatandaşlarım, kahvede kağıt oynarken beslenen milli duygulanımlarla olanı analiz ediyor.  Nasıl komplo teorileri..., inanılmaz.  Neymiş, bu olaylar aslında böyle değilmiş de, bize böyle lanse ediliyormuş.  Allah bilir (!?:), Erdoğan'ın teröre ad koymamasını da, bu baskılara bir karşı duruş olarak tanımlıyorlardır...  Görüyorsunuz değil mi nasıl derin, nasıl tığ işi bir felsefe:)?  Millet biliyor, kahvede sırasını bekliyor silah başına geçmenin...  Zaten PKK'da korktu bizden lağvetti kendini, bir iki cılız varlık belirtisi ile mahkeme basmaya kalkmalar falan filan..vızzzzz.....  O Kürtler var ya, AB'yi arkasına alarak bizi parçalamaya çalışıyor.  Diyarbakır onların atlasında Kürdistan'ın başkenti... (peh peh peh).  Bildiğim gibi değil yani, şu bizim Kürtler ne yere bakıp yürek yakan...  Sanki sokakta yan yana yürüdüğümüz, okulu birlikte okuduğumuz, aynı bakkala gittiğimiz insanlardan bahsetmiyoruz gibi, sanki biz bu zamana kadar onların ağzını bantlamadık, seslerine kulaklarımızı tıkamadık gibi; bu etkilere tepkileri şimdi ayrılıkçılık diye isimlendirip kullanıyoruz...  Millet derin anlayacağınız, biz bilmiyoruz bir.  Eşcinselliği bu zihniyetlerle nasıl oturur konuşursun?  Mümkün mü?  Politika ve hayat ve yaşamak ve tavır ve bir arada olmak ve kültür ayrı şeyler bu memlekette...  Artık kültürler insan üretiyor, insanlar kültür değil.  O yüzden bu geride kalmışlık, devinmezlik.  Bir dokundum kendime ama daha neler çıkar da bu dial-up bağlantı faturalanıyor..