Aslına
bakarsanız yazacak o kadar çok şey var ki yine...
Şu bir
kaç gün içinde o kadar yazılası "an"lar vardı ki, şimdi saymaya kalksam aklıma
gelmezler ama bir deneyelim...
Öncelikle behçet hastası olan kuzenim geldi. Kendisi bir otoparkta çalıştı
(Teşvikiye'de). Sohbetin bir yerlerinde bir de baktım ki o travestilerden
bahsediyor. Pek de iyi bahsetmiyor... Kendisi tam anlamıyla bir hasta
(özellikle de ruhsal anlamda) olduğundan ben konuşmadım, onu dinledim.
Geldiği andan itibaren hırslı ve "lütfen git" diye sayıklar oldum. Çok uzun
bir hikayedir aslında o. Annesi bir dönem Türkiye'de bana bakmış biri. Beni
kendi çocuğu gibi sevdiğinden ona hamileliği sırasında çok direnmiş hatta
beni karnının üstüne özellikle oturtmuş (aramızda aylar var sadece). Beni
hala çok seviyor yengem (dayımın eşi). Evlendirmek istiyor (ya da evlendiğimi
görmek istiyor diyelim:). O kadar sünni ki, lisede artık koruma duvarı
niteliğinde adı Buket olan bir sınıf arkadaşımdan bahsetmiştim, kendisinin
alevi olabilme ihtimalinden bahsettiğimde de bana bildiğimiz zırvaları
saymıştı. O kadar safça ve dayanaksız inanıyor ki, cehaletine kalakaldım.
Ama o tüm bunların ötesinde, ailemin de önemsemesiyle benim büyüğüm, bana özen
gösterenim ve de sevenimdi. Şimdi oğlu bana gecenin bilmem kaçına kadar devam
eden sohbetinde (genelde arabaların çekişi, kaç motor oldukları üzerine
konuştuk) aşk ile aramı sordu (kız arkadaşımı sormak demek bu). Oğlu da o
kadar bağnaz ki, benim o günlerde bahsettiğim Buket'in olası mini eteğini bile
görürse bacaklarını kırabileceğini söylemişti. Ben o gün karar vermiştim
ki aramızda öyle bir mesafe olmalı ki, bana yaklaşamasın...
Bu
arada, adı İklim olan bir kız arkadaşım oldu benim. O, kendimi, daha doğrusu
heteroseksüel olabilme ihtimalimi sınadığım muhteşem
hoş bir kadındı. Benden küçük ve bana aşıktı. Sevişmiştik, ben
zorla boşalmıştım, ondan eski erkek arkadaşlarını dinlemeyi
seviyordum. Zorlayınca böyle oluyor işte.... Neyse, zorda kalınca ben
onu,
mini etek giymesine takmış bir "dibine kadar erkek" olarak terk ettim
(üzgünüm..). Sonra
da görüşmeye devam ettik, ta ki nişanlısı askerden gelene kadar :) ...
Dünyamın
güzeli ile internet üzerinden görüştüm. Messenger6 ve webcam
aracılığı ile evini gezdim, Tuan'ı sevdim, Memo ile konuştum ve annesi ile
neredeyse çay içtim. İnanılmaz bir keyifti. Bu büyük bir mutluluk;
teknoloji asıl amacına otururcasına anlam buldu: araç. Messenger6
olağanüstü. Ben internete maalesef eski bir teknoloji ile bağlanıyorum hala
(33.600 bps ile). Ona rağmen net ve keyifliydi. İşte size Tuan ve dünyamın
güzeli: tıklayın...
Pazartesi Kaan'ı görmeye gittim M.köy'e (İstanbul). O meşguldü. Ama
Profilo'da iş arkadaşımı ve eşini gördüm. Onlarla zaman geçirdim ve teknoloji
aracılığı ile muhabbet ettiğim Tuan ve Can'dan bahsettim. Eşi, akrabam
zannetti, o kadar içten, kendimi kaptırarak bahsetmişim...
Bu
arada, teras ve aile saadeti tavana vurdu. Aklıma artık terastaki rüzgarlar
nedeniyle köyüm geliyor. Oraları o kadar muhteşem ki. Elbette köy aracılığı
ile de İlkay. Geçenlerde resmine baktım yine; bana poz veremeyeceğini
söylediği bir zamanda "verme" diyerek çektiğim bir siyah beyaz resim (fırsatını
bulursam tarayıp aktaracağım). Biz iki şişe şarap ve benim ona hediye
getirdiğim iki kadeh ile karların çekilmeye durduğu dağlara gidip sarhoş
olmuştuk. Sonra onlara gidip aynı odada ayrı yataklarda yatarken vazgeçip
uyuyana kadar aynı yatağa girmiştik. Ayaklarım donmuştu ve ben bu yüzden
neredeyse ağlamak üzereydim (şehirli çocuk). İlkay ile irtibatı kestiğimizde
gecenin yarısını geçmiş, eski Taksim Meydanı'ndaki Borsa'daydık. Orası ilginç
bir yer, beyefendiye (en son ilgilendiğim erkek) de orada kendisini
beğendiğimi ve hatta aşık olduğumu söyledim. Şaşkınlıktan telefonunu
kaybetmişti (sanırım bundan daha önce bahsettim).
Bu arada
burnum
kanadı. Bülent ERSOY'un "İşte Bu Bizim Hikayemiz"'ini izleyen var
mı? Geyiktir ama olsun, o alaturka ses yüzünden bütün filmlerini izledim
desem yeridir (filmde Gülşen BUBİKOĞLU'da vardı). Bülent ERSOY bir kan
kanseri hastayı oynuyordu, burnu kanıyordu durmadan...
Sanırım annem kalkmış,
mutfaktaki masaya ilaçları saçmış ve arasından bir tanesini içmiş. Bir insanın, bu tür izlerle tanınması çok kötü...
Geçenlerde evde kadın erkek eşitliği üzerine samimi bir tartışma vardı (02:00
sularında). Babam, benim bir erkek olarak çay doldurmam yerine kızkardeşimi
odasından çağırarak çay doldurmasını istemeyi yeğliyor. Ben de bunun
anlamsızlığından bahsediyordum. Mantıksız olduğuna karar verdik, böyle
devam etmemesi gerektiğine de, ama babam, babasının yanında oğlunu bile
sevemeyecek denli korkuyla ve aklı sıra saygılyla yetişmiş biri. Geldiği
noktayı takdir ediyorum kesinlikle. Düşünsenize, gay bir oğlunun olduğunu
bilerek yaşıyor...
Öyle
biraz arabesk, biraz göç, biraz keder ve arasına serpiştirilmiş küçük
avuntularla bir hayat süregidiyor...
Lanet
olası askerlik görevi bekliyor hala. Üstelik politik açıdan bile
onaylamadığım bir kuruma hizmet demek bu. Tek tesellisi (ve de en zor yanı)
erkeklerin arasında olmak (zor kısmı, onların yanında kızlara kadeh(!:)
kaldırıyor varsayılmayı başarmak. Bakalım...
Zırrklasikarabeskalaturka bir parçadır, ama duyanları eminim çok sevmişlerdir,
bilenleri için sözleriyle bir hatırlatma;
hastayım
yaşıyorum
görünmez hayalinle
belki
bir gün
bir
gün diye
beklerim ümit ile
çürüyor
zavallı ruhum
aşkının hayaliyle
belki
bir gün
bir
gün diye
beklerim ümit ile
Bir de
şu vardır;
kapıldım gidiyorum
bahtımın rüzgarına
ey
ufuklar diyorum
yolculuk var yarına
ayrılık görünmüşken
yar
tutmuyor elimden
misafirim bu gün ben
gurbet
akşamlarına
En
önemlisi;
ölürsem yazıktır sana kanmadan
kollarım boynunda halkalanmadan
bir
günüm geçmiyor seni anmadan
ömürler geçiyor dalgalanmadan
diyorlar kül olmaz ateş yanmadan
denizler durulmaz dalgalanmadan
İştee bu
bizim hikayemiz... ;)
Dünyanın
güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir
şey...............................
