Yazılı
olunca insan daha çarpıcı tespit edebiliyor ki, değişen hiç bir şey yok...
Keskin
dönemeçler dönülüyor, aşılmaz sanılan dağlar aşılıyor, ölürüm denilen
ayrılıklar, sevgiler/sevgisizlikler gelip geçiyor ve bütün bunların ardında
bıraktığı bilincimiz yine aynı cümlelerde, aynı dilden aynı üslupla ritmini
bozmaksızın geçmişin devam ediyor yazmaya. Yine aynı açlık, yine aynı
doymazlık, alınan mesafeye değil, alınamayan mesafeye dikilmiş göz, durmadan
yakınıyor...
Birileri
bunu, "yarısına kadar dolu bardağın niye boş olan kısmına üzülesin ki, dolu
kısmına sevin" diye karşılıyor... Ama bir sonraki ile ilgilenen gözler dem
vurarak kendini hedefe koşuyor çoğu zaman. Peki, yaşamadıkça alınan mesafeyi
kendine katmanın anlamı ne?
Çok
sahneli hayatımızda, gerçekten kendimizi oynamaya durduğumuzda şiddetli bir
deprem yaratacağımızı görebiliyor muyuz? Biz aslında kendi arayışlarımızın
mı, içinde yetiştiğimiz, açlıkları ve gerekleri ile şekillendiğimiz bu
sistemin ürünüyüz? "Etkiye tepki", "olmayanı aramak" gibi temel ilkeler
nedeniyle var olana muhalif oluşumuz nedeniyle mi hep çelişiriz kendimizle,
elimizdekiyle?
Söylenecek o kadar söz, yazılacak o kadar makale varken, gündelik hayatın
seyrinde bir koltuk tutturmuşum; cam kenarıdır, durmadan izliyorum.
Azalıyorum, eksiliyorum, gecikiyorum...
Sonra
yazıyorum böyle ama, ne bir ana fikir, ne ilişkisel bir bütün, ne de dağınık
gazel... Bir baltanın sapı ya da hayatın posası...
Ölüm ne yana düşüyor usta? Negatif resimcikler her yerde. Renkler,
o çıplak ete yüklenen yaşanmışlıklar, hayatlar, soluklar, anlamlardır. Bu
dünyayı göremezseniz bir siyah beyaz resimde, bir melodide o zaman farklı
dünyalarda yaşıyor oluruz ki, korkarım bu dünyada değilsem kendimi canı
alınmış bir posa gibi hissederim... Ölüm bu yana düşüyor bu
günlerde...
Düşünebiliyor musunuz ki, bir hayat, siyah beyaz bir donukluğa, durmuşluğa
umutlarca, arayışlarca anlam yükleyebiliyor. Bekar odaları sergisinden
bahsediyorum; yalnızlığımı, çöldeki susuzluğumu dindiren (Altan BAL'ın "Bir
İstanbul Masalı: Bekar Odaları" ).
Geçtiğimiz hafta arkadaş-dost zehirlenmesi tehlikesiyle atlattım :) . Tuan ve
annesi ve babası ile Taksim, Ortaköy gezileri yaptık. Hafta sonunu Erkan'la
geçirmiştim zaten, bir sonraki hafta sonu da Çağlar ve Başak'ın yeni evlerini
kutlamak için şampanya alıp evlerine gidecektim. Merter Migros'ta bakınırken
belki de buradaki cafe'delerdir diye baktım ki oradalar. Eve gidip kadeh
alamadan onlara yakalandım, şarap, köpük bardak ve çikolata alıp evlerine
gittik. İnşaatın ortasında şarabımızı içip ev hakkında konuştuk, umuda
durduk, sevindik, anlamlı kıldık bütün çabaları... Pazar günü de kahvaltılık
alıp Emirgan parkına (Sarı ve Pembe Köşk'ü içinde barındıran) gittik.
Kahvaltı edip gazetelere göz gezdirdik. Sıcak suyumuz bitince köşke gidip
kahve içtik, Sonra ben tavlada onlara bir ders verdim... :)
Küçük
kederleri ve küçük neşeleriyle her hangi bir gündü günler, tıpkı bir yıl
öncesini günlüğümden okuduğumca daha da şiddetli hissettiğim, geçip giden
günlerimiz / cenaze törenlerinde sessiz, sitemsiz...
