|
DOĞASINI UNUTAN
VARLIK: İNSAN Doç. Dr. A. Gülnihal KÜKEN İnsan
güç elde etmesini bilen ve bu gücünü sonuna kadar kullanan bir varlıktır.
Tarih boyunca kazandığı güç oranında mutlu olmuştur insan. Ortaya
çıktığı andan itibaren hayatta kalmak,beslenip barınarak korunmak için
güçlü olmak zorunda kalan insan;açlığa,soğuğa,vahşi hayvanlara,doğal
felaketlere gücü yettiği oranda hayatta kalmayı başarabilmiş. Önceleri
aklını, sosyalleşmesini, medeniyetini henüz geliştirmediği;yani doğasından
kopmayıp doğasına
uygun davrandığı zamanlarda tıpkı kendisinden aşağı olan diğer
varlıklar gibi içinde yaşadığı çevreyle bütünleşmiş. Zaman geçip
sosyalleştikçe,aklını geliştirip medeniyetine mekanik ve elektronik
aletleri kattıkça kendisini
daha güçlü ve mutlu hissetmiş.
Ulaştığı bu türden her başarıyla kendisini doğadan biraz daha soyutlamış. Taştan,betondan sığınaklar yapıp kendisini içine
hapsetmiş. Ne kadar çok hayvan avlayıp kesip yerse kendisini o kadar çok
mutlu saymış. Zaman gelmiş karnı tıka –basa tok olduğu halde
sırf oyun olsun,zevk olsun,spor olsun diye hayvan avına çıkmış,eğlenmiş!Şimdilerde
eğlence olsun diye evlerinde beslediği bazı evcil hayvanların –herhalde doğal
biçimlerini beğenmediği için- kulağını,dişini,kuyruğunu kestirmekte.
Estetik cerrahi gelişti ya,üniversitelerinden diploma verdiği veterinerlerin
de yaşamak için paraya ihtiyaçları var ya,hayvan sahiplerinin bu türden
isteklerini ameliyat masalarında büyük bir titizlikle yerine getiriyorlar. İnsan
kendisini doğanın en üstün varlığı olarak her şeyin efendisi sayıyor:’Ben
istesem her şeyi yok ederim,doğayı,hayvanları. Ben karar veririm her şeye,yaşatmaya,yok
etmeye;çünkü ben düşünürüm,her şeyi,herkesi,ne yapacağımı,nasıl biçimlendirebileceğimi’[1]
Kendisini
doğanın en üstün varlığı sayarken doğadan ne kadar uzaklaşsa da,doğal
varlığı içten içe insana hep kendisi duyurmuş:Kendisinden daha aşağı
saydığı,gücüyle kendisini onların efendisi gördüğü varlıklardan çok
şey öğrenmiş.(Balıklara özenip yüzmeyi;kuşlara bakıp uçmayı;kargalara
bakıp ölülerini gömmeyi vb.).Güzel bulduğu hayvanlara ve bitkilere özenip
kendisini onlarla süslemiş;çiçekleri ,hayvan tüylerini başına takmış,parfümlerini
sürünmüş,hayvanların kürklerini giyerek korunup övünmüş. Bir
zamanlar –doğayla iç içe yaşarken,bitkileri ekip biçerek,evcilleştirdiği
hayvanları besleyip yetiştirdiği sıralarda onlarla duygusal yakınlık kuran
insan,bugün modern şehirlerde her şeyi bir meta olarak parayla satın alıyor.
Eskiden bütün zamanını doğanın kucağında geçiren insan,artık bütün
sene çalışıp çabalıyor,kazandığı paradan arttırabilirse on-on beş günlük
tatile çıkıp mutluluğu doğayla baş başa kalmakta arıyor. Sanki asıl doğasını
bu kısıtlı günlerde ancak hatırlayabiliyor. Böyle bir doğaya dönmekte de
yapay olan şeyler o kadar çok ki:Suni göller,havuzlar,içinde hiç papatyaların
açmadığı,böceklerin uçuşmadığı,karıncaların gezmediği kimyasal gübreli
plastik gibi çimenler. Yediği,içtiği hormonlu
besinler. Doğayla birlikte insan kendi aslını
da unutmuş artık! O kadar güçlenmiş ki bir gün bu gücün patlayıp
kendisini de yok edeceğini fark edemez olmuş! İnsanlar
güçlenip geliştikçe sadece doğadaki
diğer varlıklarla değil,doğalarının tersine kendi aralarında da savaşıp
güç mücadelesi yapacak kadar doğalarından uzaklaştılar. Kendi sınırları
içinde yaşamayanları,kendi ulusundan,kendi inancından olmayanları düşman
saydılar. Hatta kendi içlerinde bile çeşitli gruplara ayrılarak güç mücadelesi
yaptılar. Toplumumuz aydın sayılanları dahi adeta futbol takımı tutar gibi
Batıcı-Doğucu,ilerici-gerici,vb. ayrımına girerek karşı saflarda yer alıp
ortaklıklar kurdular. İnsanlar kendi zayıflıklarından sığınacak yer arar
gibi birbirlerine; ‘Sen hangi taraftansın,onlardan mı,bizden mi?’ diye
bakar oldular. Böylece gelip geçici güçler kazandılar,birbirlerini
ezme,daha doğrusu insanlığın geleceğini çökertme pahasına. Oysa kısa
vadede ve dar bir görüşle bakıldığında bütün bu insanlar kendi söylevlerine
ve kendi taraflarına dürüstçe,içtenlikle inanıp kendilerine göre
‘iyi’yi isterler. Kendi doğrularına inandıkları için karşı tarafa
saldırırlar. Kendi tarafları,kendi idealleri adına bıkmadan,usanmadan savaşı sürdürürler. Doğasını
unutmayan diğer canlılar –bitkiler,hayvanlar- milyonlarca yıldan beri kendi
topluluklarına ve doğaya zarar vermeden kendi düzenlerini koruyup uyum içinde
yaşarlar. Düşünen insan diğer varlıklardan üstün olduğuna inandığı için
bu gücünü kanıtlamak ister
ve doğadaki diğer varlıklara karşı olduğu gibi kendi kendisiyle de
bitip-tükenmez bir savaş içindedir. Bu savaşı sürdürmesi çok fazla donanımlı
olmasını gerektirir. Ne kadar çok şeye sahip olursa
ve bunları ne kadar çabuk tüketirse
gücünü o kadar arttırdığına inanır. Günümüz
dünyası her alanda bir tüketim
çılgınlığı yaşamaktadır. Tüketmek gözde statülere ve imajlara sahip
olmak için egemen bir değer ölçüsü durumuna gelmiştir. Reklamların hızıyla
tüketebilen kişi kendini mutlu ve üstün zannediyor. Öyle görünüyor ki bu tüketim
çılgınlığıyla zamanla yarışan,sorunlarını çözmek için
saniyeleri kullanan,gözü sürekli saatte olan endüstrileşmiş
toplumun günümüz insanı artık
doğanın ortak doğası üzerinde düşünmeye
vakit bulamamakta,,,hatta böyle
bir düşünceyi aklına bile getirememektedir. Marx’ın
‘yabancılaşma’ kavramını yeterli görmeyerek üzerinde ısrarla durduğu
‘metanın fetiş karakteri’ nitelemesi günümüz insanını köleleştirmiştir.
İnsanı metanın emrine iten,metadan daha aşağı bir bağımlılık hastalıkları
dizgesine sürükleyen koşullar karşısında yaşamın gerçek anlamda insana
yakışır şekilde yönlendirilmesinde eğitime çok büyük görevler düşmektedir.
Yeni bir dünya için öğrenmek,sevmek,anlamak ve bunları başarabilmek için
uğraşmak gerekmektedir. Günümüz
insanı doğayla ve doğayla olan
ilişkileri çerçevesinde büyük bir yanılsama içerisindedir. Yanılsama’yı
hata ile aynı şey olarak görmeyen Sigmond Freud, doğanın incelenmesi demek
olan bilimsel veriler ve deneylerle ispatlanmamış kabullerin çoğu zaman hata
olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. Yanılsamada ise insan arzularının
belirleyiciliği vardır. Güdülenmesinde insan arzularının başlıca rol
oynadığı kabullerimizde yanılsama faktörü büyüktür. Buna karşılık
evren bilmecesinin çözümü ne kadar yavaş ilerlerse ilerlesin,hala bilimin
yanıtlayamadığı pek çok sorun olursa olsun yine de ‘dışımızdaki gerçeklik
hakkında bize bilgi verebilecek tek yol doğanın bilimsel olarak
incelenmesidir.’[2]
Freud’a
göre insan yavrusu kendisini kimi zaman çok,kimi zaman az belli eden bir
nevroz aşamasından geçmeksizin uygarlaşma yolundaki gelişmesini başarıyla
tamamlayamaz. Bir bütün olarak insanlığın da çağlar boyunca gelişmesi sırasında
tıpkı bu biçimde,aynı nedenlerle;yani insanın toplumsal varlığı için
vazgeçilmez olan içgüdüsel bastırmaların,cehalet
ve akıl zayıflığı içinde bulunulan dönemlerde yalnızca duygusal güçler
aracılığıyla sağlanabilmiş olması nedeniyle- nevrozlara benzer durumlara
girdiği düşünülebilir. Tarih öncesi dönemlerde gerçekleşen bu bastırma
benzeri süreçlerin kalıntıları,uzun dönemler boyunca uygarlığa asılı
kalmıştır. Çocukların kafalarını en erken yaşlardan itibaren sıkıca
sarıp sarmalayarak biçim bozukluğuna uğratma geleneğine sahip bir toplumun
kafa endeksini hangi antropolog verebilir? Sağlıklı bir çocuğun pırıl pırıl
zekasıyla sıradan bir erişkinin cılız zihinsel güçleri arasındaki umut kırıcı
karşıtlığı bir düşünün![3]
Bu göreli yanılmanın suçu;büyük ölçüde yanlış ve koşullu eğitim
sisteminde aranmalıdır. Verilen yanlış eğitim çocuğun en çok etkileneceği
bir çağda onu köleleştirmekte ve atalarının izinden gitmeye zorlamaktadır.
Böylelikle çocuğa sunulan her
doktrin daha çocuğun zihni gelişmeden kafasında sarsılmaz bir yer
edinmektedir. Eğitilecek genç nesillere kalıplaşmış
doktrinlerden önce kendi doğal kaynaklarından uygun şekilde yararlanmayı öğretmek
gerekmektedir. Böyle bir eğitimde bilimsel bilgiler de ona daha fazla yardımcı
olacaktır. Her şeye rağmen karşı çıkamadığı doğal zorunluluklara
uyum sağlayabilecek,üstesinden gelebileceği sorunlara daima yeni çözümler
bulabilecektir. Evet!
İnsan eğitim olmaksızın yapamaz. Kucaktaki çocuktan uygar insana giden
yolun çok uzun olduğunu biliyoruz. Bu uzun süreçte
uygulanan eğitim,çocuğa olgunluk döneminde sınırlar koymayacak
nitelikte olmalıdır. İnsan aklı
incelediği doğanın bir parçası olduğu için doğayı öğrendiği ölçüde
gelişecek ve yaşamını güzelleştirecektir.
Doğanın öğrenilmesi ve sorunlara çareler aranması insanın düşünce
yeteneğinden bağımsız değildir ve doğa doğru incelendiği ölçüde insanın
pratik çıkarlarıyla da çelişmeyecektir. İnsanın
doğaya uygun hareket etmesi uygarlığın ortadan kalkması anlamına
gelmemelidir. Aslında ilk uygarlıklar insanı doğanın acımasız koşullarına
karşı koymak amacıyla bir araya getirmiştir. İnsan kendisini doğa
afetlerinden koruyabildiği ölçüde huzurlu olmuştur. Hatta insanlığın sağlayabildiği
gurur veren izlenimlerden biri de büyük doğal afetler karşısında,uygarlığın
uyuşmazlıklarını ve bütün iç sorunlarıyla
düşmanlıklarını unutup kendisini doğanın üstün gücüne karşı
savunma yüce ortak görevini anımsamasıdır. Ancak doğanın insana
zarar veren felaketleri karşısında alınan önlemler insana yeterli gelmemiş,adeta
tüm doğaya düşmanca bir tavır geliştirilmiştir. Eğer insan bilimsel çalışmalarında
başarılı olup,doğal afetlerden korunmakla,doğanın lütuflarından
faydalanmayı dengeleyebilseydi bugün çok daha mutlu bir yaşamı gerçekleştirmiş
olacaktı. Doğaya
dönük yeni bir eğitim anlayışında insan
yeniden kendi gerçek doğasının bilincine ulaştırılmalıdır. Kalıcı
olan,aşınıp yıpranmayan doğrular bulmalıdır. Henüz toplumun çoğunluğu
yapaylık ve yanılgılar içerisindeyken gerçek doğasının
bilinciyle hareket eden insanlar bir anlamda topluma ters de düşebilirler. İçinde bulundukları koşullar
doğayla ve dolayısıyla tüm varlıklarla barış içinde olmayı öğrenebilmiş
insanları yıldırmamalıdır. Toplumun onları anlayamaması,henüz
onaylamaması pek önemli değildir. Doğru bir eğitim yapaylığın, yaygın
yanlış kabullerin,toplumun yanılmalarının üstüne çıkmayı başarabilmelidir.
Eğitim
her şeyden evvel aklın ve realitenin yolundan gitmelidir. Eğitimde sağlanacak
olan ortam ve kurallar; amaca en uygun ve kısa sürede ulaştıracak şekilde
olmalıdır. Eğitim aynı zamanda eski ve uygulamaya hizmet etmeyen kuralları
geçersiz saymalı ve bu konuda tam manasıyla yenilikçi ve devrimci davranmalıdır.
Eğitimin anlamı insanları yetiştirerek yönlendirmek olduğuna göre
sonuçta eğitilen insanlar kendilerine öğretilen kurallara uyacak ve eğitimin
gösterdiği yolda ilerleyecektir. İdeal devlet anlayışını,
ideal bir eğitim felsefesi ile gerçekleştirmeye çalışan Platon (m.ö.427-347)’un
asırlar önce söyledikleri halen geçerliliğini koruyor görünmektedir. Ona
göre ideal bir eğitim anlayışında; toplumdaki yanlış kanıların dikkate
alınmaması gerekir. Topluma; ‘kötülükten başka hiçbir şeyin zararlı
olmadığı anlatılmalıdır’[4]
Boş insanların yanlış kanılarıyla güzel saydıkları Platon’ un ‘
iyi’ ve ‘güzel’ dediği şeyler
değildir. Platon gibi pek çok düşünür,
insanların gerçek anlamda nasıl
mutlu olacağı ve varlıkların en üstünü olarak bu üstünlüklerine yakışır
şekilde yaşamaları gerektiği üzerine, iyi birer doğa gözlemcisi
sıfatıyla düşüncelerini dile getirmişlerdir. Onuncu yüzyıl natüralist
filozoflarından Ebu Bekir Zekeriyya er-Razi
(865-925) insanın doğayla barışık bir yaşam sürmesi üzerinde ısrarla
durarak , kendisinden aşağı saydığı diğer varlıklara asla zarar
vermemesi gerektiğini bildirir. İnsanın yaşaması için etine, sütüne ve gücüne
ihtiyaç duyduğu hayvanlara iyi davranması ve onları özel besiye alması
gerektiğini söyleyerek üremelerinin de ihtiyaca göre planlanmasını ve çok
kesime yol açacaksa üremelerinin de engellenmesini ister. Hükümdarların
hayvanları avlamaktan duydukları hazzı ve halkın hayvanları aşırı şekilde
çalıştırmalarını bir zulüm olarak kabul eder.[5] On ikinci yüzyıl filozoflarından İbn Tufeyl (ll06-ll86),’Hayy ibn Yakzan’ adlı felsefi romanında,toplumdan uzak tek başına bir insanın doğa içinde,doğayı inceleyerek nasıl yetkinleştiğini gözler önüne serer. Doğanın öğrenilmesi ve doğanın bir parçası olarak insanın kendini tanıyıp sorumluluklarının bilincine varmasının en güzel ve uygun yolu İbn Tufeyl’e göre hiçbir yanlış etki altında kalmadan doğanın gözlem,deney ve düşünce yoluyla araştırılmasıdır. Doğanın içinde yaşayan insan , gözlemlediği varlıkların hepsinden daha üstün olduğunun farkına vardığında sorumluluklarının da aynı ölçüde çok olduğunun bilincine varır Gücünü doğal çevresini tahrip etmekte değil, tam tersine çevresini yetkinleştirip güzelleştirmeye harcar. Böylece insan kendisini kendinden aşağı yaratıkların hizmetine adar. Bitki ve hayvanların gereksinimlerini karşılamayı,karşılaştıkları sorunları çözümlemeyi, her durumda onlara yardımcı olmayı bir görev sayar. İbn Tufeyl böyle bir sorumluluk bilinciyle örneklediği felsefi roman kahramanı Hayy’ı bize şöyle tanıtır: ‘ Sözgelimi bir engel nedeniyle güneş ışıklarından yoksun kalmış bir bitki mi gördü, hemen koşuyor,engeli kaldırıyor,bitkiyi güneş ışığına kavuşturuyordu. Yabancı bitkiler tarafından kuşatılmış, hayatı tehlikeye girmiş bir bitki bile kaçmıyordu Hayy’ın gözünden. Hemen boğulmak üzere olan bitki ile diğerlerinin arasını ayırıyor, çevresini açıyordu. Sudan uzak kalmış, ölürcesine susamış bir çiçek mi gördü, onu suya kavuşturana kadar hiç durmadan çalışıyordu. [ Prev Page | Next Page ]
Hazırlanış: Aralık 29, 2001.[1] Manisalı,Erol,İnsanlar,s.27,Cumhuriyet Yayınları,İstanbul,l999. [2] Freud, Sigmond, Bir Yanılsamanın Geleceği. Bilim ve İman,s.40-41,(çev. H. Zafer Kars),Kaynak Yayınları,İstanbul,l994,İkinci Basım. [3] Freud,Sigmond,a.g.e.,s.63 [4] Platon, Devlet,V/s.140,(452 d, e)(çev. Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz) Remzi Kitapevi, İstanbul,l975,Üçüncü Basım [5] Ebu Bekir,Zekeriyya er-Razi,es-Siretu’l-Felsefiyye (Filozofça Yaşama),(çev. Mahmut Kaya) ‘İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri ‘ içinde,s.41-42.İstanbul,l998. |