Yabanıl bir hayvanın pençeleri arasında  son soluklarını almakta olan zavallı bir yavru Hayy’ın müdahalesi ile canını kurtarıyor,yaşamanın sevincini yeniden duyuyordu. Herhangi bir yerine bir şey batmış, bir çalıya takılmış , gözüne yada kulağına bir şey kaçmış acıyla inleyen, kıvranan hayvanlar Hayy’ı yanı başlarında buluyorlardı. Hayy’ın sevecen elleri yaralarını sarıyor,acılarını dindiriyordu.

Bir sevimli derecik, bir ırmak da yardıma gereksinim duyabilirdi.  İçine yuvarlanan bir kayanın akışını engellediği bir dere, toprağın kayarak önünü kapattığı, yönünü çevirdiği bir ırmak, Hayy’ın çalışmaları sonucu kendilerine alışmış, bekleyip duran bitki ve hayvanlara doğru olağan akışını sürdürüyordu.[1] Hayy bitki ve hayvanlara yönelik ilgi ve etkinlikleri kendisi için doğal bir nitelik durumuna gelinceye kadar büyük bir titizlikle eylemini sürdürdü.  Doğanın tertemiz saf güzelliğinden, uyumundan örnek alarak kendisini temiz tutup güzelleştirmeye özen gösterdi.

‘Bırakın çocuklarınız halkın ve tabiatın kanunları içinde büyüsün; aç kalmasını,güçlüğe göğüs germesini öğrensinler, hayatın çetinliği onlar için gittikçe çoğalmasın,azalsın’[2] diyen Montaigne, doğaya dönük natüralist bir eğitim anlayışından söz eder. Onun öngördüğü; doğaya dönük olmakla bir yandan güçlü insan ve diğer yandan halkın içinde olmakla da halkı tanıyan, onların sorunlarını anlayabilen insandır. Söz konusu ettiği halk ise henüz doğadan kopmamış köylerde yaşayan halktır.

Montaigne gibi bir felsefi sistem kurmamış olmakla   birlikte, filozofun asıl vazifesi olan insana düşünmeyi öğreten Jean Jacques Rousseau (1717-1778) da Montaigne’den çok etkilenmiş ve doğaya dönük bir eğitim anlayışı geliştirmiştir. O bize tek tek insanı, bir düşünüşü bir bilgi yolunu tanıtmaktan ziyade, hepimizin günlük hayatına kadar inerek,bizi yaşarken düşünmeye, düşünürken  yaşamaya, kendi kendimizin düşüncesini aşmaya yönlendirir. Jean Jacques Rousseau’ya göre insan gerçek yaşam hakkındaki bilgilerini doğanın içinden çıkarmalıdır. Yapılması gereken; çocukların içinde yaşadıkları, daima değişmekte olan doğanın bütün şartlarına alıştırılmak üzere eğitilmeleridir. Öğreteceğimiz felsefelerin  yanlış inançlardan, alışkanlıklardan, esaret ve baskılardan kurtarılması lazımdır. ‘Medeni adam esaretle doğuyor, yaşıyor ve ölüyor. Doğduğu zaman onu kundağa, öldüğü zaman da kefene sararlar’[3] diyen Rousseau’ya göre eğer insan olarak kalmakta direnen birisi çıkarsa, toplumun bütün kurumları tarafından  sarılan zincirlerle acı çeker.[4]’İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur’[5] ancak medeniyetin dikenli zincirleri güllerle bezendiği için pek çok gözden saklanmıştır. Rousseau’ya göre; ‘insanlığı sevme, ona hizmet etme ancak tabiatın içinde öğrenilir.,şehirde onu hor görmekten başka bir şey öğrenilmez:’[6]. Geleneksel eğitim sistemi;’insanları gerçek benliklerinden ayırıyor, insan halini ve zamanını hiçe sayıyor, kendisine doğru ilerledikçe daima uzaklaşan bir istikbale doğru gidiyor, bizim için olmayan hedef peşinde dolaştıkça, doğal mevkiimizden bizi uzaklaştırıyor.[7] İnsana yapılabilecek en büyük iyilik; insanın varlıklar içerisinde layık olduğu  şekilde yer almasıyla mümkündür; Bu da onun eğitiminde doğa kurallarına karşı gelmemesiyle sağlanabilir.  Böyle bir eğitim alan çocuk;’Aristoteles’in hocası Platon’un  hiçbir binicinin zaptedemediği meşhur atını böylece yetiştirebilir’[8]

Günümüzde ‘Eğitim Peygamberi’ olarak nitelenen Rousseau’nun  doğaya dönük bir eğitim modeli geliştirmesinde onun doğaya –insanları,hayvanları ve bitkileriyle birlikte- çok büyük  bir sevgi ve saygı göstermesinin  mutlaka önemli bir payı olmalıdır.[9]‘Tabiat  bana daima gülüyor’[10] diyen  Rousseau, kırlara doğru koştuğunda,yeşilliği görür görmez  nefes aldığını, insanlardan bu yüzden uzaklaşarak yalnız kalmaktan  hoşlandığını belirterek,çayırlar, bitkiler, sular, ormanlar ve bunların içinde bulunabilen yalnızlığın insanı huzurlu yaptığını söyler. ‘Sakin bir yaşam’ ise Publilius Syrus’un dediği gibi ‘kaygısız bir krallıktır’[11]

  Doğayla barış içinde, doğaya uygun bir eğitim anlayışı  geliştirmeye çalışan düşünürlere karşılık Yeniçağ başlarında Francis Bacon (1561-1626); ‘Tabiata ancak tabiata itaat  ederek hakim olabiliriz’[12] diyerek indüksiyon (tümevarım) ve deney ile ulaşılan bir doğa felsefesi geliştirdi. O, ‘Bilgi güçtür’ (Knowledge is power) derken  doğayı ne kadar öğrenirsek doğa üzerinde o kadar fazla güç kurabileceğimizi söylüyordu. Ona göre ‘Tabiat felsefesi  (bütün) ilimlerin anası gibi saygı görmelidir’.[13].Ancak bu saygıyı  yeterince yerine getirmemizi engelleyen  insan zihnindeki birtakım yanılsamalar vardır. Bu yanılsamaları Francis Bacon dört grup halinde sıralar:a) Kabile İdolleri (İdola tribus); b) Mağara idolleri (İdola specus); c) Çarşı İdolleri (İdola fori); d) Tiyatro İdolleri (İdola theatri).Bunlar eski teori ve otoritelere inanmaktan doğar.

İnsan Francis Bacon’un işaret ettiği idollerle yanılmalarını sürdürerek doğaya egemen olduğu ölçüde kendisini güçlü hissetti. Yanılmalarıyla edindiği alışkanlıkların ağır faturasını hala ödemekte. Yeniçağdan itibaren hümanist filozofların ‘doğa güçlerini insan yararına ele geçirmek’ sloganı kapitalizm yönetiminde doğayı pratik ve teorik öğrenmede artı değer üretimine yönlendirdi. Böyle bir  bilimsel ve teknik ilerlemede bir yandan doğal kaynaklar düşüncesizce kullanılıp tüketilirken diğer yandan fabrikalarda çalıştırılan çok sayıda işçi statüsündeki insan acımasızca istismar ediliyordu. ‘Doğanın gücünü insan yararına ele geçirmek ‘ düşüncesi bir anlamda doğa ile insanı karşı karşıya getirmekte ve insanı doğasından adeta soyutlamaktadır. Böyle yüzeysel şekilde yaklaşım insanın da doğanın bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı ettiği için doğayla birlikte insanın da zararına olmuştur. Nitekim bu durumu teknik açıdan güçlenmiş, donanımlı insanın doğayla kurduğu ilişkide volantarizm (iradi, isteği bağlı) ideolojisi açıkça yansıtıp doğrulamaktadır.

Aslında doğanın gücünü insanın yararına kullanmaktansa, doğanın öğrenebildiğimiz ölçüde gücünün farkına varıp bu güce mümkün olduğunca nasıl uyum sağlayabileceğimizin öğrenilmesi gerekir. İnsan çevresini daha yaşanılası bir konuma getirirken doğayı -kendisiyle birlikte- tahrip etmek değil- tam tersine doğaya uygun davranmak zorundadır.

İçinde bulunduğumuz evren madem ki bir kozmosdur, yani bir düzen ve uyumdur, o halde uyumsuzluk kozmosa aykırı bir davranıştır. Makrokozmos’un bir küçük örneği mikrokozmos olarak kabul edilen insanın karşılıklı etkileşmeleri, onların birbirleriyle uyum içinde gelişmesini getirecektir. İnsanın doğayla olan ilişkisinde, insan etkinliklerinin rolü yeniden değerlendirildiğinde yeni bir etik anlayış ortaya çıkacaktır. Böyle bir etik, doğaya saygı ilkesine dayanarak gelişecektir.

İnsanla doğanın birliği, insanın tıpkı parçanın bütüne bağlı olması gibi doğa yasalarına bağımlıdır. Bireysel ve toplumsal mutluluk için mutlaka doğal sisteme uyumlu yeni bir etik anlayışı geliştirme zorunluluğu vardır. Aslında böyle bir görüş Stoalıların ahlak anlayışlarında çok önceleri zaten ortaya çıkmış ama zaman içinde ne yazık ki uygulama alanı bulamamıştır. Yeni bir etik anlayışı geliştirecek eğitim sistemi sadece birey olarak insanın insanla ve  insanın toplumla olan ilişkilerini düzenlemekten başka, insanın doğayla olan ilişkilerini de düzenlemek durumundadır. Böyle bir ekoloji etiğinin temelini oluşturacak eğitim; zaman ve mekana bağlı olmadan,gelecek nesillerin varoluş anındaki doğa şartları ile ilgili kaygıları da içererek  tüm  insanlara ait olacaktır. İnsan ile doğanın birbirini etkilemesi probleminin çözümü; onların birbiriyle uyum içerisinde gelişmesinde yatmaktadır. Unutmamalıyız ki doğayla en küçük bir uyumsuzluğa düştüğümüzde bunun zararını en çok biz ve gelecek kuşaklarımız çekecektir.

Tarih boyunca insanın doğaya ve insanın kendi nesline verdiği zararların  pek çok örnekleri vardır,bunların en çarpıcı  olanlarından biri de Amerika’nın asıl yerlileri olan kızıl derililerin,kendilerinden daha güçlü donanıma sahip olan beyaz adamlar tarafından katledilmeleridir. Çok eski değil daha 1854’lerde kızıl derililerin elinde kalan son toprakları da almak isteyen beyaz adama Şef Seattle şöyle sesleniyordu:

‘Nasıl alınır satılır gökyüzü,toprağın sıcaklığı?

Sizin mi bu yeryüzü işlemek için bildiğinizce?

Toprak parçası kutsaldır bize,anlamaz bunu ak adam.

Yeryüzü kardeş değil ona, bir düşman.

Ak adam aldırmaz kirli havayı solumaya,

Uzun günler boyu acı çekmişçesine, duyarsızlaşmıştır iğrençliğe.

Biz al adamlar için değerlidir hava çünkü;

Her varlığın aynı soluktur paylaştığı,

Hayvanların,ağaçların, insanların tümü o bir solunumda olgunlaşır.

Esen yel ilk soluğu verir insanoğluna,

Geri alır son iç çekişini de.’[14]  

[ Prev Page | Next Page ] 

Ana Sayfaya Geri Dön

Düşünceleriniz için burayı tıklayın


            Hazırlanış: Aralık 29, 2001 .  

[1] İbn Tufeyl,Ruhun Uyanışı yada Hayy İbn Yakzan’ın Olağanüstü Serüveni,s.143-144,(çev. N. Ahmet Özalp),İnsan Yayınları, İstanbul, l985.

[2] Montaigne, Denemeler,Kitap,111,Bölüm.X11, (çev.S. Eyüboğlu)    M. E. B. Yayınları, İstanbul,l995.

[3]  Rousseau,J. Jacques, Emile,Yahut Terbiye,1. Kitap,s. 13, (çev. Ali Rıza), Meşher Matbaası, İzmir,1932, İkinci Baskı.

[4] Rousseau,J. Jacques,a.g.e.,Kitap 1,s.13 vd.

[5] Rousseau,J. Jacques,Toplum Sözleşmesi,Kitap 1,Bölüm 1,s.,l4,(çev.Vedat Günyol),Adam Yayınları,İstanbul, 1994,6. Basım.

[6] Rousseau,J. Jacques,İtiraflar,Kitap IX,s. 392.(çev.K.Somer), Remzi Kitabevi, İstanbul,l973.

[7] Rousseau,J. Jacques,a.g.e.,Kitap.11, s. 11.

[8] Rousseau’nun  bahsettiği meşhur at, Platon’un ‘Phaidros’ dialogunda, insanı bastıramadığı,terbiye edilmemiş istekleri doğrultusunda kışkırtan,yağız ve hırçın attır. İnsan genellikle bu kötü atın dilediğini istemeye razı olur. (Plaaton,Phaidros,(253  d. E),s.62, (çev.H.Akverdi)

[9] Rousseau,J. Jacques, İtiraflar,Kitap,XII,s. 542.

[10] Rousseau,J. Jacques,Yalnız Gezerin Hayalleri,s.130,(çev. R.Nuri Darago),Maarif Matbaası,İstanbul,l944.

[11] Syrus, Publilius, Düşünceler,(Sententiae), (725), s.115, (çev.B.Demiriş), Kabalcı Yayınevi,İstanbul,1997.

[12] Bacon,Francis,Novum Organum;The New Organon or the true Directions concerning the interpretations of the Nature (ed. E. A. Burt, The English Philosophers from Bacon to Mill; the Modern Library, New York,1939 içinde,s. 24-123.

[13] Bacon,Francis,a.g.e.,s.54-55.

[14] Seattle(,Kızılderili Şef Seattle’nin Sözleri,) ‘Gökyüzünü Nasıl Satabilirsiniz?’ s.9-10. (çev. Cengiz  Büker-Selim Yeniçeri),Okyanus Yayıncılık,İstanbul,l999.