|
R U H Ü Z E R İ N E Tarihin her döneminde insanoğlunun, ruhun menşei ve mahiyeti hakkında ilkel düzeyde veya az-çok bilimsel anlamda bir fikre sahip olduğu anlaşılmaktadır. İnsan, kendi varlığının bilincine erdiği günden beri özünü soruşturmak amacıyla kendisine şu soruları sormuş olmalıdır: İnsan nedir? Hayatın kaynağı ve anlamı nedir? Dünyaya nereden gelmiş ve nereye gitmektedir? İlkel toplumlarda yaşayan insanın bile bu soruları kendisine sormamış olması düşünülemez. Zira doğuştan sahip olduğu merak duygusunun dürtüsüyle o, her şeyi tanımak ve öğrenmek ister. İçinde yaşadığı fizik dünyayı tanırken elbette kendisini sorgulamayı ve tanımayı ihmal etmesi mümkün değildi. Çünkü o, sosyal bir canlıdır ve birlikte yaşadığı soydaşlarını tanımak zorundadır. Fakat kendisini tanımadan başkalarını tanıyamayacağının da farkındadır. Ayrıca eğitim ve öğretimden beklenen başarının elde edilebilmesi için de insanın doğuştan sahip olduğu yetilerin ve ruhi melekelerin bilinmesi bir zorunluluktur. Bu konuda dinlerin de her şeyden önce akla, ruha hitap ettiği unutulmamalıdır. Zira dini ve ahlâkî sorumluluklar, sevap ve günah kavramları hep ruhun mahiyeti ve bedenden ayrıldıktan sonraki durumunun ne olacağı gibi konular üzerinde düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Ölüm olayı ile birlikte bir ot veya sıradan bir canlı gibi ebediyyen yok olup gideceğini düşünemeyen insanoğlu, kendisinde bedenden ayrı bir özün, bir ruhun bulunduğunu kabul etmiştir. İnsanda ruh fikrini uyandıran olayların başında ölüm, rüyalar, bayılma ve komanın geldiği ileri sürülmektedir. Her ne kadar ruh fikrinin nasıl ortaya çıktığı tartışmalı bir konu ise de bütün dünya dillerinde bu kavramı ifade eden bir terimin bulunması, bunun insanlık kadar köklü bir düşünce olduğunu göstermektedir. Genellikle ilkel toplumlar ruhun solukla aynı olduğunu sanıyorlar ve bunu da son nefesle birlikte ölüm olayının gerçekleşmesiyle kanıtlamaya çalışıyorlardı. Belki de bu yüzden her dilde ruhu ifade eden terimlerin etimolojisi incelendiğinde bunların hava, rüzgar ve solukla yakın anlama geldiği görülür. Mesela Arapça olan ruh kelimesi rüzgar anlamındaki “rîh” ile, nefis de “nefes” ile aynı kökten gelmektedir. Sanskritçe’de “atman”, Grekçe’de “psikhe”, Latince’de “animus” kelimeleri ruhu ifade ettiği gibi hava ve rüzgar anlamına da gelmektedir. Fransızca ruh demek olan “esprit” Latince teneffüs anlamındaki “spritus”tan; İngilizce ve Almanca’da “soul” ve “seele” kelimeleri ise Gotik lehçesinde fırtına anlamına gelen “saivala”dan alınmıştır. İbranice’deki “nefeş” ve “ravah” kelimelerinin etimolojisinde hava ve rüzgar anlamı vardır. İyonya Okulu: Ruh hakkında ilk felsefî telakkilere İlkçağ’da rastlamaktayız. Bilindiği gibi bu çağda Sokrat öncesi fizikçi filozoflar genellikle varlığın menşei (arkhe), hareket ve ruhun mahiyeti gibi insanoğlunu yakından ilgilendiren problemler üzerinde yoğunlaşmışlardı. Fakat yeryüzünü bir tepsi gibi düz, göğü de onun üzerine kapanmış bir kubbe gibi tasarlayan ve fizik dünya hakkındaki bilgileri birtakım kaba gözlemlerden öteye geçemeyen bu filozofların ruh hakkındaki düşünceleri de son derece yüzeyseldir. Zira İyonya filozofları canlı ile cansız, insan ile hayvan arasında önemli bir fark bulunduğu gerçeğini belirtmekle birlikte ruhu su, hava, ateş veya maddî diğer bir ilke gibi kabul etmekten öteye gidememişlerdir. Mesela İyonya okulunun kurucusu sayılan Tales ruhu bedene hayat veren bir güç olarak düşünmekle birlikte onu su gibi maddî bir şey sayıyordu. Bu okulun filozoflarından Anaksimandros varlığın, dolayısıyla hayatın ilkesinin belirsiz ve sonsuz bir şey olduğunu söylüyor ve buna “apeiron” adını veriyordu. Öğrencisi Anaksimenes ise bu ilkenin hava olduğunu savunuyor ve bu görüşünü spermanın köpüklü oluşu yani kabarcıkların içinde havanın bulunuşuyla kanıtlamaya çalışıyordu. Ona göre hayvanların ruhu sıcaklık derecesi düşük havadan, insan ruhu ise nisbeten daha sıcak bir havadan ibarettir. Bu filozof insanın fizyonomisinin farklılığını da kandaki ısının derecesine bağlıyordu. Bu okulun dikkat çekici bir filozofu olan Herakleitos’a gelince her ne kadar o, bedenden ayrı bir ruh bulunduğunu söylemişse de yine de ona bir maddî özellik yüklemekten kurtulamamıştır. Ona göre ruh ateştir ve ateş canlı, akıllı ve ilâhî bir ilkedir. Bir başka söyleyişle her cisim canlı bir ateş parıltısıdır. Bu parıltı sayısız zerreciklerin yanıp sönmesinden ibaret olduğu gibi hayat da böyledir. Görüldüğü üzere İyonya filozofları bütünüyle maddeden bağımsız bir ruh fikrine ulaşamadıklarından onlar felsefe tarihinde hiçbir zaman spiritualistler ve idealistlerden sayılmamışlardır. Ayrıca onların ruh hakkındaki bu teorileri bir çeşit hilozoizm sayılmaktadır. Zira organizmada görülen özellikleri bütün fiziki varlıklara teşmil eden onların bu görüşleri, her şeyde bir ruh bulunduğunu savunan ilkel dinleri anımsatmaktadır. İlkçağ felsefesinde ilk defa beden ile ruhun, madde ile gücün farklı şeyler olduğunu söyleyen Anaxagoras’tır. Ancak aklı ve ruhu “nous” terimiyle ifade eden bu filozof da nous’u maddi nesnelerin en safı, en incesi şeklinde nitelemekten öteye geçememiştir. Yani ona göre beden yoğun bir madde, ruh ise son derece ince ve latif bir maddedir. Pythagoras: Pythagoras, sensualist olan İyonya filozoflarının duyu verilerine dayanarak ruh hakkında ileri sürdüğü görüşleri güvenilir bulmayarak reddeder. O, akıl ve ruh gibi duyu algılarının dışında kalan şeylerin düşüncemize konu olacağını söyler. Varlığın menşei olarak sayıları kabul eden bu filozofa göre ruh, kendiliğinden hareket eden bir sayı, bir uyum ve âhenktir (armoni). Daha doğrusu kainatta var olan bu düzen, sayılar sistemindeki uyum ve düzenin bir yansımasından ibarettir. Bu filozofa göre ruh ferdî ve küllî (evrensel) olmak üzere ikiye ayrılır. Ferdî ruh evrensel ruhun bir parçası veya yansıması olup hiçbir zaman organizmanın bir fonksiyonu değildir. Bu yüzden run için beden bir kafes ve hapishaneden farksızdır. Ölümsüz olan ruhun temel ödevi ise kötülüklerle mücadele etmektir. Bu bakımdan o, hiçbir zaman intihar etmek suretiyle bedenden ayrılma hakkına sahip değildir ve intihar bir suçtur. Pythagoras, ruhların ölümden sonra tekrar dünyaya dönüp beden değiştireceğine de (reenkarnasyon) inanmaktaydı. Eğer ruh saf ve temiz ise yani günah ve kötülüğe bulaşmamış ise ölümden sonra evrensel ruha karışır. Saflığını yitirmiş ise, kirlilik derecesine göre bir insan veya hayvan bedenine girerek yaşamaya devam eder. Pythagorascılar, ruh ve sayı kavramları arasında var olduğunu iddia ettikleri ilişkiyi şu şekilde temellendirirler: Hiçbir maddî varlığın bulunmadığı bir zamanı düşününce insan zihninde sadece “bir” ve “sonsuzluk” kavramları canlanır. Halbuki bunların ikisi de birer niceliktir. “Bir” sayıların ilkesi, “sonsuzluk” da boyutları içeren bir kavramdır. Demek oluyor ki sayı ve boyut kâinattan ayrı ve bağımsız birer varlıktır. Kâinat yok olsa bile sayı ve boyut fikri yok olmaz. Ancak, ruh bir sayı ve bir âhenk olduğuna göre onun bağımsız ve ölümsüz bir cevher olduğunu söylemek, Pythagoras açısından bir çelişkidir. Ayrıca ölümden sonra ferdî ruhun evrensel ruha dönüşü veya yeniden bedenlenişi nasıl olacaktır? Bu gibi sorulara pythagorasçı felsefede cevap verilmiş değildir. Sonuç olarak denebilir ki, eski Mısır ve orfik dinlerin izlerini taşıyan Pythagoras felsefesinin ruh hakkındaki görüşleri hayli karmaşık ve tutarsızdır. Elea Okulu: Varlığın menşei hakkındaki tartışmaların duraksayıp, bakışların fizik dünyadan çok felsefenin temel meselelerine çevrilmesi Elea okulunun ortaya koyduğu fikirlerle olmuştur.Varlık, Tanrı, ruh, zaman, mekân ve hareket gibi problemler üzerinde yoğunlaşan bu okula bağlı filozofların, ruhuns ölümsüz olduğunu söylemenin ötesinde bu konuda orijinal sayılabilecek herhangi bir görüşleri bilinmemektedir. Abdera Okulu: Felsefe tarihinde Atomcular veya Abdera okulu olarak anılan okulun ruh hakkındaki görüşleri de şöyledir: Ruh, ateş gibi sıcak bir şeydir. Sayısız atom şekilleri olduğuna göre, küre şeklinde olan atomlar, pencereden giren ışınlarda görülen toz zerrecikleri gibi son derece küçüktür. Aynı zamanda bunlar ruhtur. Küre şeklindeki atomların ruh olmasını, bunların her şeyin arasından geçebilmeleri ve kendileri hareketli oldukları gibi başkalarını da hareket ettirmeleriyle izah ediyorlardı. Organik ve psişik her olayı atomların yer değiştirmesiyle açıklamaya çalışan bu okula bağlı materyalist filozofların ruh hakkındaki görüşleri her zaman spiritualizmin dışında tutulmuştur. Eflâtun: İlkçağ felsefesinde ruhun mahiyeti, bedenle olan ilişkisi, bilgi, arınma ve ölüm gibi konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde duran filozofun Eflâtun olduğu bilinmektedir. Şüphesiz onun ruh hakkındaki düşüncesi ünlü idealar teorisiyle iç içedir. Ona göre ezelî ve ebedî olan ruh, ideler âlemi ile madde dünyası arasındaki ilişkiyi sağlayan bir köprü durumundadır. Kendi benzetmesiyle, bir pramit gibi üstüste dizilmiş olan idealar ezelî ve ebedîdir. En üstteki idea iyi yani varlık ideasıdır; ruh da ezelidir. İdealar âleminde son derece mutlu bir hayat süren ruh orada idrak edemediği nesneler dünyasını duyular aracılığıyla daha yakından tanımak için bu âleme inmiş ve bedene konuk olmuştur. Ruh bedenden öncedir. Tanrı, ruhu yaşça bedenden önce, erdem bakımından da ona üstün yaratmıştır. Çünkü ruh hükmetmek, emretmek için, beden ise boyun eğmek için vardır. Beden ruh için ancak bir araç ve bir binektir. Bununla birlikte beden, aktif olan rûhî güçlerin serbestçe gelişmesini engeller. Ezelî ve ebedî olan ruhun fânî bedenle birleşmesi tabiatıyla geçici olacağından, ölümle birlikte ruh başka bir âlemde yaşamasına devam edecektir. Eflâtun, ruhun kendiliğinden aktif oluşunu ve bedeni hareket ettirişini onun ezelî ve ebedî oluşunun bir kanıtı saymaktadır. Ona göre ruh şehvet, öfke ve akıl gibi üç temel güce sahiptir. Şehvet gücü her türlü maddî tutkuların, istek ve arzuların kaynağıdır. Vücudun göbekten aşağı kısmında bulunur ve organizmayla birlikte ölür. Öfke gücü hareket ve her çeşit faaliyetin ilkesidir ve bu güç kalpte bulunmaktadır. Asıl ruh olan akıl ise düşünmenin ilkesidir ve başta bulunmaktadır. Düşünen ruh veya akıl denilen bu güç doğrudan doğruya Tanrı tarafından oluşturulmuş basit ve aktif bir cevherdir. İşte ölümsüz olan bu ruhtur. Kendi deyimiyle evrensel ruh aklı ve zekâyı ruha, ruhu da bedene yerleştirmiştir. Aristo: Madde ve formu (güç ve fiil) varlığın ilkesi sayan Aristo, her çeşit olgu ve olayı, bu arada beden ve ruh ilişkisini de bu dualite çerçevesinde temellendirmeye çalışır. Ona göre canlı varlıklarda ruh formu ‘(sûret, şekil), beden ise maddeyi teşkil eder. Ruhun bedenden önce varlığını kabul etmeyen filozof, onun bedenle birlikte ortaya çıktığını, ceninin oluşumunda formu teşkil eden ruhun babadan geçtiğini, maddeyi (beden) ise annenin yaptığını söyler. Her canlı türe sahip olduğu görünümü veren ruh olduğuna göre o aktif bir cevherdir ve bedenin hem formal sebebi hem de canlı varlıkların ilkesidir. Aristo’nun ruhun menşei ve mahiyeti hakkındaki düşüncesi, ruhun bedenden önce mevcut olmadığı teziyle çelişmektedir. Çünkü Aristo, “ruh, meninin içindeki tohumda (sperma) gizli olmakla birlikte o, cisim değil akıl gibi ilâhî bir şeydir” dediğine göre, Tanrısal olan bir özün ezelî ve ebedî olması gerekir. Filozof madde ve form teorisinden kalkarak ruhun tarifine ulaşır ve der ki: “Ruh, potansiyel olarak canlı sayılan doğal bir cismin ilk yetkinliğidir (ilk kemal-entelechie)”; yani ruh, yaşama yetisi taşıyan doğal bir cismin fiil haline geçmesidir. Sözgelimi doğal bir cisim olan buğday dânesi potansiyel olarak canlıdır; nemli bir toprağa bırakıldığı zaman kabuğunu çatlatır ve filiz verir. İşte dânedeki bu ilk değişim ve hareket önceki durumuna göre bir yetkinliktir ki ruh, kendisini fiil olarak işte bu şekilde ortaya koymuştur. Ne var ki Aristo’nun bu tarifinin bilineni tasvirden öte bir anlam taşıdığı söylenemez. Daha doğrusu bu bir tariften çok tasvir sayılır. Zira problem bütün metafizik boyutuyla ortada durmaktadır. Filozofun formla özdeş saydığı ruh, sıradan bir öz değil, kendinde hareket ve sükûnun ilkesi bulunan ve belli bir niteliğe sahip olan doğal cismin mahiyeti ve formudur. Mesela “göze nazaran görme ne ise bedene göre ruh odur”, yani o aktif bir formdur. Ruh cisimle bulunmakla birlikte cisim değildir; biz onunla yaşar, onunla hisseder ve onunla düşünürüz. Ruh bedenin hem formal hem etkin hem de gaye sebebidir; organik varlıkları hareket ettiren ilke olmakla birlikte ruhun kendisi bizzat hareketli değildir; onun hareketi kaptanın gemideki hareketi gibidir. Ayrıca Aristo, pythagorasçıların ve hocası Eflâtun’un ruhgöçü (reenkarnasyon) hakkındaki düşüncelerini bir efsane olarak niteler. Ona göre “her bedenin bir formu, kendine özgü bir görünüşü olduğu gibi bir de ruhu vardır”. Şu halde ruh, bedenden bedene dolaşan bir gezgin değildir. Aristo nebâtî, hayvanî ve insanî olmak üzere ruhun üç ayrı türünden söz eder: Nebâtî ruh beslenme, büyüme ve üreme güçlerini ifade etmektedir ki bütün canlılarda ortak olan bu özellikler ruhun ilk ve en genel vasfıdır. Hayvanî ruh aşamasında bu üç güce duyu ve hareket güçleri de katıldığı için daha gelişmiş düzeydedir. İnsanî ruha gelince, dörtgenin üçgeni kapsaması gibi aşağı mertebedeki bütün ruhi fonksiyonları içermekte, ayrıca düşünme gücüne de sahip bulunmaktadır. Duyu organlarının sağladığı malzemeyi düzenleyip değerlendiren ve ondan birtakım sonuçlar çıkaran, bu insanî ruh yani akıldır. [ Prev Page | Next Page ]
Hazırlanış: Aralık 29, 2001. |