|
Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas
Kongresi'nin toplanışı sırasında da
Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti
ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu
sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden
valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı
vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı
nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla
Kongre'ye iştirak edemedi.
Sivas Kongresi'nin toplanılmaması için
Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno
da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek
böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın
işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını
bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı
işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa
Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün
bu tehditler sonuçsuz kaldı.
İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı
gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle
Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen
her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına
olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi
isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere,
mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı.
Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve millî
hava içinde İstanbul Hükûmeti'nin isteklerini yerine
getirmek cesaretini gösteremedi.
Sivas Kongresi'nin diğer bir özelliği de
delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan
başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine,
mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlarına
hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu.
Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına
yapılmadığı, tamamen milleti ve
memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu
açıkça belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi
kararları şu şekilde özetlenebilir:
1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları
bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.
Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve
Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane
ile ana vatandan ayrılamayacağını ilân
etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile
bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik
kazandırdı.
2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı,
millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet
edecektir.
Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca
tehlike, Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen
Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine
kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan
gelen Yunan tehlikesini de göz önüne alarak, vatan
topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin
karşılıksız kalmayacağını
mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu.
3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında
memleketimizin herhangi bir parçasını terk
mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını
ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve
karar alınmıştır. Bu madde ile İstanbul
Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi
bir karar veya davranışına milletin kayıtsız
kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye
dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça
belirtiliyordu.
4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim
kılmak esastır. Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu
kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu,
Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu,
milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk,
bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti.
Millet artık egemenliği ni kendi eline almıştı;
kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu.
Bu esas, gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esaslarını
oluşturuyordu.
5- Manda ve himaye kabul olunamaz. Erzurum Kongresi'nde
karar altına alınan bu görüş, Sivas
Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı
haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin
parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın
" Ya istiklal ya ölüm!" dü.
6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin
derhal toplanması mecburidir. Erzurum Kongresi kararlarında
da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu.
Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.
7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan
cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.
Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu
Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî
Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir
merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte
-bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere-
memleket çapında bütünlük kazandırdı.
8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı
idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.
Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik
bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6
kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye"
genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet
Meclisi açılıncaya kadar memleket
mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul
oluşturulmuştu.
Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını
genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan
bir nitelik kazandırması bakımından
İnkılâp Tarihi'mizde büyük öneme sahip bir
Kongre'dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil
olması sebebiyle de Millî Mücadele
başlangıcında Türkiye'nin
mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut
halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir
Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum
Kongresi'nden daha geniş oldu.
Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal
Paşa'nın amacı en kısa zamanda
Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis
toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile
Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi
adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas
Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi
sıfatıyla millî teşkilâtın
kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle
çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa
Kemal ve Heyet-i Temsiliye ile temas temini ve anlaşma
zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri
vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri
arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir
Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme
İnkılâp Tarihi'mizde "Amasya Mülâkatı"
olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da
toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12
Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat
İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet
adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir
faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas
Kongreleri'nin esaslarını "Misak-ı
Millî" halinde kabul ve ilân etti.
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir
kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye
üyeleri ile beraber Ankara'ya gelmişti. Artık
Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki
asker ve sivil birçok vatansever,
Bağımsızlık Savaşı'nda görev
almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart
1920 tarihinde İstanbul, İtilâf Devletleri
tarafından fiilen işgal edildi; şehir
yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol
altına alınmıştı. Bu şartlar
altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini
anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda
milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler
tarafından tutuklanmış bulunuyordu.
Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine
valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat
vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip
bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler
sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden
gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük
Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet
iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclis'e ve
onun hükûmetine de başkan seçilerek artık Türk
bağımsızlık mücadelesinin her
bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama
memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin
omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok
ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir
milletin ölüm kalım savaşının, istiklâl
mücadelesinin Iiderliğini yapıyordu.
Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, millî
bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve
İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş
ölçüde baltalama yollarına sapmıştı.
Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî
kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları
kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele
kahramanları, asi sayılarak idama mahkûm edilmiş
bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan
Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu.
Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış,
silâhları alınmış olduğundan, işgal
altındaki yörelerde düşmana ancak mahalli
kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı
koyuyordu. Bu düşman saldırılarının
yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde
Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım
gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık
ettiği iç isyanlar devam ediyordu.
Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara
rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa
zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı
çeşitli cephelerde büyük başarılar
kazanmaya başladı. Doğu Cephesi'nde XV.
Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki
kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede
Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal
suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden
Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek,
merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup
edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30
Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin
barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de
Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa
son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz
tahliye ettirildi.
Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerinde
Fransız birlikleriyle mahalli kuvvetler arasında
şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta
Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11
Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda
kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla
yapılan "Ankara Antlaşması"
Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı
şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.
Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara'da kurulan
iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç
şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü
Batı Cephesi'nde umumî taarruza geçmişler, büyük
kısmı ile gönüllülerden oluşan
Kuvay-ı Millîye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü
Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de
Uşak'ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar
seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10
Ağustos 1920'de İtilâf Devletleri'yle Sevr
Antlaşması'nı imzalamak suretiyle
dış düşmanlarımızla
birleşmiş oluyordu.
Yunanlıların Batı cephesinde
ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet
yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş,
artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu
kurulması gereğini ilgililere bildirmişti.
Çünkü olaylar gösteriyordu ki, Millî Mücadele'nin
başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otorite
altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da
millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü
teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar
haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde
dağınık savaşa son verilecek, bütün
millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde
disiplin ve eğitime tâbi tutulacaktı.
Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma
Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay
Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi
Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını
düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu
aylar, Millî Mücadele tarihimizin gerçekten en
buhranlı, en çetin aylarıdır.
Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız.
Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî
ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir
kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri,
Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak
istememişler, başlarına buyruk bir siyaset
izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele'nin
güç zamanlarında başardıkları bazı
işlerin verdiği şımarıklıkla
bulundukları bölgelerde sivil memurları
diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor,
kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı
Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli
kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin
huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında
Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık
tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan
halini almıştı.
Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla
kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin
bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi
gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi, ordu içinde kaldıkça
hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine
bu asi kuvvetler her başarıda orduya ayak bağı
olacaktı. Bu sebeple hükûmet, Çerkez Ethem
kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar
verdi.
29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı
İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet
Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere
ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez
Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetleri'nin Kütahya'yı
işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler,
asileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal
edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek
mecburiyetinde kaldı.
İşte şimdi Millî Mücadele'nin en
dramatik anları yaşanmaktadır. Batı
Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak
üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar,
Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez
Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını,
askerlerin mevzilerden uzaklaştığını
haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç
buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânını
kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921
günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle
ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk
kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde anîden bastırıp
mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele
geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plân
gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık
millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak,
kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.
Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği
Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli
kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı,
önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi
demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cepheleri'nden ilerleyen düşman
kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı
bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride
bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi.
İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak
korkunç tablo bu idi.
Düşman taarruzu ile gelişen bu kritik durum üzerine,
Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek,
ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya
ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük
kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve
Dumlupınar mevzilerine sevk etmeyi
kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi
kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya
yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük
bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha
önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse
mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış
olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle
İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı
burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve
kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet,
Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan
kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza
üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü
mevzilerini daha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni
kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı.
Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11.
Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine
varmıştı.
Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek, 8 Ocak
1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak
sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler.
Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki
ayrı düşmanla savaş mecburiyetine
rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda
başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele
liderlerinin inançları asla
sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü
Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden
şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde
ve hariçteki düşmanlarımız ister çok,
ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne
olursa olsun, kesin başarı, son başarı
meşru bir amaç izleyenlerde olacaktır."
I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden
sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli
taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan
İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşı'nda
dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu.
Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana,
Atatürk tarafından "İnönü"
soyadı verilecekti.
Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile
Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar
oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı
taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân
verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu
bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş
cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle
karşılaşmaları, onları gerçekten
şaşırtmıştı.
Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün
şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi
Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe
meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş
hattında idareye başlamıştı. Bir
ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki
bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesi'nin
karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzeyvine
kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında
cephe karargâhı istasyondan alınarak sür'atle
İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi
kuvvet kaydırarak takviye edildi.
Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman
taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar;
Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı.
Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında
ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği
kutsal vatan topraklarını her ne pahasına
olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen,
gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam
eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini,
edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar
için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek!
Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri
kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde
geri çekilmeye başladılar.
Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk,
Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e
şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının,
mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından
tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir
başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı
Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları
bu zafer dolayısıyla tebrik ederim". Gerçekten
I. İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere
hayırlı bir başlangıç olmuş, onu
II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos
gibi daha büyük zaferler izlemiştir.
|