|
Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan
yerden takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekâta geçilerek
bu asi kuvvetler de tamamen ortadan kaldırıldı.
Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara
sığındılar. Bu isyanın bastırılması
ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de
tam olarak sağlanmış oldu.
I. İnönü Zaferi içerde ve dışarda büyük
etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep
oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş,
yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine
oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk
Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul
edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven
sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları
daha da kolaylaşmıştı.
I. İnönü Zaferi'nin dışardaki etkileri
de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında
ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde
yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı
devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı
sayılır bir varlık olduğunu gösteriyordu.
Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf Devletleri,
21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na
İstanbul Hükûmeti ile beraber Ankara Hükûmeti'ni de
çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi
Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı
heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak
üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki
Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa,
konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti
temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı.
İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf
Devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak
zorunda kaldılar. Yine I. İnönü Zaferi'nin millî
hükûmete kazandırdığı dış
itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile
"Moskova Antlaşması" imzalandı.
Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış
yolunda bazı müzakereler oldu.
Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders
almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı
cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü
Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile
başlayan, II. İnönü muharebesi'nde de düşman
taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu.
31 Mart 1921'de Batı Cephesi kuvvetlerinin karşı
taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar.
Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları
muharebe meydanını tekrar silâhlarımıza
terk etmek zorunda kaldılar. Bu suretle Batı
Cephesi'nde düşmana karşı II. İnönü
Zaferi adını alan bir büyük başarı
daha kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, Batı
Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği
kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı
değil, milletin ters talihini de yendiniz!"
diyordu.
Şimdi 1921 yılının Temmuz
başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmeti'nin
reddettiği Sevr Antlaşması'nı gerçekleştirmek
amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak
Türklere karşı yeni bir taarruza
hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman
taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi
boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât
ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri
arasında yer yer şiddetli çarpışmalar
oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönünden
Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan
Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon,
Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman
eline geçti.
Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18
Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan
Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhı'na geldi.
Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi
karşısında, o günkü şartlar
altında imkânları sınırlı Türk
ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere
yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe
Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi
verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde
topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir
mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip
toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin, bunun için
Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!"
Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı
Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25
Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi.
Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir
davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan
kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz
gücüne karşı, çekilmeksizin uzun sure
direnilmesı daha büyük kayıpların sebebi
olacaktı.
İnkılâp tarihimizde "Kütahya-Eskişehir
Savaşları" adını alan ve
Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu
çarpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2
misli fazla düşman kuvvetleri
karşısında oldukça ağır zayiat
vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş
esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak
üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok
olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız
da büyüktü.
Ordumuzun, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde
Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan
taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet
Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak
Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük
Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı.
Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya
kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye
mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz
teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti.
Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis,
tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için
gerekli hazırlıkların yapılmasına
karar verdi.
Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen
sonunda düşmana kat'î darbe indirileceğine dair,
başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele
liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan
bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek,
sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak
başarının en önemli şartı,
herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda
maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına
yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta,
ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil,
bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve
ona, orada kat'î darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan
gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana
terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin
gereğini kararsızlığa düşmeden
uygulamak gerekiyordu.
Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen
Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı
maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. Yeni
bir ordu oluşturulurken meydana gelen bu ağır
kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara
sebep olmuş; bazı çevreleri haklı olarak
endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu
hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet
Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık
teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu.
Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak,
memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar.
Bu çare, Mustafa Kemal'in fiilen ordunun başına
geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün
savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir kumandandır.
Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı
üzerine alması görüşünde birleşti.
Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun
başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük
çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için
tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol
bulunmadığı fikrindedirler. Bazı
milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen
mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da
Çanakkale Muharebesi'nde ispat ettin. Şimdi kendini
hangi güne saklıyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düşman,
kendini hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar,
gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı,
fiilen ordunun başına davet ediyordu.
Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı
Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi
kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda,
gelişecek tüm sorumluluğu onun, omuzlarına yüklemeyi
amaçlıyorlardı
Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler,
ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal
Paşa, önce tartışmaların dışında
kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını
açıkça ortaya koymamasının, onun da
gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması
ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek
isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında,
Meclis Başkanlığına şu önergeyi
sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî
surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı
kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak
yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve
ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak
ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fiilen
kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Hayatım
boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı
olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak
için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını
ayrıca istiyorum".
Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği
sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü
bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü
şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde
Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev,
gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile
Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman
karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en
seri, en doğru kararları verebilmek, ancak
Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü.
Esasen Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen,
söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını
istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını
gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini
haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos
1921 günü, Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile
askerliğe ait hususlarda Meclis'in yetkilerini
kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden
Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oy birliği ile kabul
edildi. Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet
ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce
kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık
fiili vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa'yı
memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddî ve
manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha
kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
buna ait salâhiyetini Meclis namına fiilen kullanmaya
yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır.
Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin
bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir."
Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa
Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman
istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz
inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e
şu teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı
milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allah'ın
yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize
dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır.
Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize
karşı, bütün millete karşı ve bütün
âleme karşı ilân ederim." Başkomutan
aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı.
Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: "....
Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu
Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın
mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir sebep ve
suretle değiştirilmesine imkân omayan bu kesin
irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek
ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden
oluşan bu orduyu, ana yurdumuzun mukaddes ocağında
boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa
kavuşmaktır. "
Başkomutan, artık plânını yapmış
ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır.
Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa
zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri,
kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye"
yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu
emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi
Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı
için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift
çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için
tüccarın elinde bulunan stoklardan yüzde kırkına
parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu.
Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının
yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek
üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa
elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde
ordu ambarına teslim edelecekti. Memleketteki
demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi
imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin
isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket,
gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe
davet edilmişti. Artık millet ve ordu el ele idi
ve topyekûn bir harp başlatılmıştı.
Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12
Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki
Cephe Karargâhı'na geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa,
cephede ve fiilen Türk ordusunun başında idi.
Şimdi 1921 yılı Ağustos başlarındayız.
Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk
mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı.
15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin,
ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi.
Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok
şehir ve kasabalarımızı işgal
ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza
dayandılar.
23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile
Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe
boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli
muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız
tarafından düşmana ağır zayiat
verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin
önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Polatlı'ya
kadar yaklaştıkları, top seslerinin
Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri birçok
noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla
savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir
savunma hattı oluşturuluyor, böylece düşmanın
ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan, savaş
stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı
müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh
bütün vatandır. Vatanın her karış
toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça
terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik
bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük
her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana
karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder.
Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını
gören birlikler, ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide
sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur".
Başkomutan'ın ortaya koyduğu, harp yönetimi
bakımından büyük önem taşıyan bu
kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes
vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde
vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle
sonuna kadar savunulmuştur. Düşman
aştığı her tepenin ardında "Ankara
var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal
Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi
indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu.
Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet
ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan
birlikleri ana mevzilerinden çok uzaklaşmış,
gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü.
Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül
1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana
ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu
Yunanlılar batıya doğru çekilmeye
başlamıştı. Bütün savaş boyunca
cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa, zaman zaman da en ileri mevzilerde görünmüş,
hatta ateş hattına girmişti.
Başkomutan'ın en ileri hatta, taarruz eden
kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi
ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz
ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük
tesir yaptı.
"Sakarya Meydan Muharebesi"
adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22
gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü,
düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha
edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı.
Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül
1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından,
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir
(Mareşal) rütbesi ve "Gazi"
unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî
alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas
Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim
1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması
imzalandı.
Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra mağlup
Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler,
bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel
örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada
kalmışlardı. Düşmanın bu
geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.
Yunanlıların, tutundukları bu son
mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin
sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu.
Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması
mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek
Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin
ilerlemiş olduğu, Türk Hükûmeti'nin içinde
bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun
ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun
genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun
bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez
barış isteğinde bulunacağını
hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri
barışa yanaşmıyorlar, işgal
ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit
kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın
hayal ürünü bu hesaplarının
dışında taarruz
hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi
bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve
şeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e
göre, "Yarım hazırlıkla , yarım
tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten
daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar
kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri
seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine
karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker
sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini
korumakta idiler.
Başkomutan tarafından en ince
ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük
Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi plânı,
27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan
ordu komutanlarına açıklandı. Onların
da görüşleri alınarak Batı Cephesi
Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza
hazırlık" emri verildi.
Büyük taarruz plânı gerçekten dâhiyane, dâhiyane
olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira
kuvvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi
olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine
kaydırılmış, başka cephelere kuvvet
ayırma hususu ister istemez ikinci plânda düşünülmüştü.
Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık
denecek bir durumda bırakılmıştı.
Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul
edilen bölgenin arkası da göller bölgesine
dayanıyordu. Başarısızlık halinde,
bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti
kritikleşebilirdi. 29/2
Bu plân, ancak büyük komutanların sevk ve
idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün
riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına
olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten
de öyle oldu.
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın
ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu
başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de
bulunuyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon Konya
demiryolu hattı boyunca başarılı bir
şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I.
Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin
ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde
toplanmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük
bir basiretle ateş hattında yönettiği bu
taarruzda ordumuzun Genelkurmay
Başkanlığını Fevzi (Çakmak)
Paşa, Batı Cephesi
Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti.
I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki
Paşa, Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay)
Paşa komuta ediyordu.
|