|
|
Budin Valisi Arnavut Abdi Paşa, Macarlar, Türkler ve Ermeniler
Buda kalesinde Macarların yeni
diktiği bir mezar taşı var. Şunlar yazılı: “145 yıllık Türk egemenliğinin Son
Buda Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa bu yerin yakınında 1866 Eylül ayının 2.
günü öğleden sonra yaşamının 70. Yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı,
rahat uyusun!” Görünce etkilenmiştim. Arnavut kökenli bir Osmanlı “Kapı Kulu”,
yaşlı bir adam, kılıçla kaleyi savunurken ölmüş. Osmanlı cephaneliğine isabet
eden bir top mermisinin dört bin muhafızı bir anda öldürmesinden bir iki gün sonra.
Tarihe Osmanlı/Türk perspektifinden bakarsanız, Abdi Paşa ve binlerce muhafız,
İmparatorluğun serhat kalesini savunurken “şehit” düşmüş kahramanlar, Macar
perspektifinden bakarsanız ise, yabancı boyunduruğundan kurtuluş savaşında
öldürülen düşmanlar olarak görülebilir. Ne var ki Macarlar çarpıcı bir insanlık
örneği vermişler “kahraman düşmandı, rahat uyusun” diyebilmek olgunluğunu
göstererek. Atatürk’ün Çanakkale’de yatan Anzaklar’a, “artık onlar bizim
çocuklarımız” diyerek sahip çıkması örneğinde olduğu gibi.
İmparatorluklar kan
akıtılarak kurulur. Gül dağıtılarak değil. Kanla ayakta kalır ve kanla dağılır.
Fetih, insanların birbirlerini öldürdükleri çatışmalarda kazananların, hayatta
kalan kaybedenlere, hakimiyetlerini, zorla kabul ettirmeleridir. Osmanlı İmparatorluğu
da, Roma, Bizans, Arap, İngiliz İmparatorlukları ve bütün ötekiler gibi, fatihlerin
kendi emperyal statülerini fethedilenlere kanla zorladıkları bir hükmetme/hükmedilme
yapısıydı. Ve ötekiler gibi gene kanla dağıldı.
Atatürk ve
arkadaşlarının, “yurtta barış ve dünyada barış”a yönelik bir “cumhuriyet”
olsun diye kurdukları yeni devletleri ile, içinde Paşası olarak yetiştikleri eski
devletleri arasına bir “moral” mesafe koymalarının temel bir felsefi, siyasi nedeni
vardı. Osmanlı geçmişinden, Osmanlı kültüründen nefret ettikleri için koymadılar
bu mesafeyi. Osmanlı devleti, “birilerinin” “ötekilere” zor kullanarak
hükmettiği ve bu nedenle ister istemez “yurtta savaş ve dünyada savaş”a yol açan
bir İmparatorluk olduğu için koydular.
Bugün Türkiye’de,
ortak bir ulusal “kimlik”i paylaşarak kaynaşmasını istediğimiz altmış beş
milyon insan yaşıyor. Anadolu’nun, İstanbul’un ve Trakya’nın sahibi olarak.
Bunların nerede ise tamamı Müslüman. Bireysel tercihleri ile agnostik ya da ateist
olanlarımız bile kültürel olarak Müslüman. Gayrimüslim olmama yani Hıristiyan ya
da Yahudi olmama anlamında türdeş hale gelmişiz. Yurttaşlarımızın binde dokuz yüz
doksan dokuzu Hıristiyan ya da Yahudi değil.
Bu, son 85 yılda ortaya
çıkan “yeni” bir gelişme. 1915 yılında bugünkü topraklarımızda 16 milyon
insan yaşıyordu. 1.7 milyonu Rum ve 1.2 milyonu Ermeni olmak üzere bu nüfusun yüzde
yirmisi yerli gayrimüslimlerden oluşuyordu. Türkiye “başkaları”nın da
vatanıydı. Bu başkaları, bin yıllar boyunca Anadolu’nun, İstanbul’un,
Trakya’nın insanı olarak yaşamışlardı. Son beş yüz ya da bin yıl içinde siyasi
egemenlik sahibi olmasalar da. Bugünse gayrimüslim yurttaşlarımızın toplam sayısı
yüz bini bile bulmuyor. Amerikan Kongresi’nde ikide bir başımızı ağrıtan
sıkıntılar bu tarihi dönüşümle ilişkili. Birileri vatan kaybetmiş Anadolu’da,
İstanbul’da, Trakya’da. Bu topraklar üstünde Türkler, Müslümanlarla hakimiyet
mücadelesine girmişler. Kaybetmişler. Vatansız kalmışlar.
Osmanlı İmparatorluğu
dağılırken yüzyıllık vatanlarını kaybedenler elbette sadece Hıristiyanlar,
Anadolu, İstanbul, Trakya Ermenileri, Rumları değil. Balkanlara yerleşip yüzyıllarca
yaşamış Türkler, Müslüman Giritliler, Boşnaklar, Tatarlar, Çerkezler de
kendilerine ait saydıkları vatanlarını kaybetmişler. Öldürülmüş,
Sürülmüşler.
Vatanlarını kaybeden
insanların, torunlarına geçen travmaları oluyor, acıyla yaşanmış, öfkeye yol
açan. Amerika’daki, Fransa’daki Ermenilerin Türkiye Cumhuriyeti devleti ile
uğraşmalarının ardında bu var. Öfke, düşmanlık biçiminde “bize” yöneltilse
bile, ardındaki travmayı, acıyı gene de anlayabiliriz. Kendimiz de başka travmalarla
acı çektiğimiz, insan olduğumuz için.
Ne yapmamız lazım? Zor
bir mesele. Ama bir ip ucu var elimizde. Arnavut Abdi Paşa’ya diktikleri Mezar taşı
ile Macarların ve Gelibolu’da “Anzak şehitliği”ne diktiği kitabe ile
Atatürk’ün verdiği.
Ermenilerin tarihle
barışmalarını istememiz haklı bir istek. Ama bizim de tarihle barışmamız lazım.
Kendilerini insanı saydıkları topraklardan sökülürken, aç, susuz, çıplak
sürülürken, şu ya da bu şekilde ölen ve öldürülen yüz binlerce Ermeniyi, kadın
erkek, çocuk, yaşlı Anadolu insanını anan, bu toprakların şimdiki insanları olarak
onların acılarını hissedebildiğimizi gösteren bir mezar taşı dikmemiz bu kadar zor
mu? Biz Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın çocukları değil miyiz?
|