Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search

“Hak etme” ve “hak sahibi olma”

Türkiye’de kamusal alanda çektiğimiz sıkıntıların bir pratik sorun görüntüsüne sahip nedenleri var, bir de arka planda kalan, bakıldığında kolay fark edilmeyen, pek konuşulmayan nedenleri. Meselâ, Türkiye’de toplam üretim hacmi ve ortalama gelir düzeyi düşük. Bu, kamunun kullanabileceği fonları sınırlıyor.  Genelkurmay Başkanından Yargıtay Başkanına, üniversite profesöründen ilkokul öğretmenine, kamuda çalışanlara ödenebilecek maaşlar fevkalade sınırlı. Yetiştirip, koca koca unvanlar verip, koca koca makamlara getirdiğimiz insanların materyal refah beklentilerini bu maaşlarla karşılamamız imkansız gibi.

 Birine devlet bütçesinden 150 bin dolar harcayıp iyi bir Amerikan üniversitesinde ileri teknolojilerinin üretildiği bir dalda doktora yaptırtıyoruz. Bu kişi ona “beyt-ül mal”dan verdiğimiz 150 bin dolar sayesinde ABD’de yılda 150 bin dolar kazanabileceği bir işi bulma olanağı elde ediyor. Sonra o kişiden Türkiye’ye gelip yılda 5 bin dolara çalışmasını istiyoruz bir devlet üniversitesinde. Açmazları olan bir mesele. Ama pratik yönü ağır basıyor. Çözülemese bile, görülmesi, gösterilmesi, tartışılması, anlaşılması kolay bir sıkıntı.

 Bir de daha derinde yatan meseleler var, üretmek istediğimiz uygarlık düzeyini üretme yolunda ayağımızın tökezlemesine, Türkiye’nin bocalamasına yol açan. Beşikten mezara bir insan ömrünü nasıl yaşarsak “insan” olarak doğru yaşamış olacağımız sorusuna cevap aramakla, değerlerle ilgili meseleler. Bunlar, pratik sonuçları olsa da, kökleri, nedenleri kültürün “yer altı” katmanlarına inen görülmesi, gösterilmesi, tartışılması zor meseleler.

 Laikliğimizin, demokrasimizin sıkıntılarının önemli bir kısmı bu görünmeyen meselelerle bağlantılı. Laiklik, cumhuriyetçi demokrasi, dine referans yapılmadan üretilmiş bir kamusal alan ve “insan olma ethos”u gerektiriyor. “Ethos”u “din” olan laik cumhuriyet bir çelişki. Türkiye’de de “din” alanının dışında pek ethos methos yok. Pathos var ama ethos yok. A-moral bir kültürel bölge laik kamusal alanımız.

 Bana hemen kızmayın. Laiklerimiz ahlaksız demiyorum elbette. Ben de hayatını bir dine referans yapmadan  “doğru” yaşamaya çalışan biriyim. Ama bir “ahlakî” kaygım var. Birçok arkadaşım var hayatını dine referans yapılmadan ayakta duran “etik” değerler sistemine dayanarak yaşayan. Bu nedenle kesinlikle “laikler ahlaksızdır” demem olanaksız. Üstelik biliyorum ki “ahlak” yani gerekçesini bizim kendimizin ürettiğimiz değerler sistemi, ancak ve ancak bir dinî nomosa referans yapılmadan üretilebilir. Etik değer, günah ve sevap koduna indirgenemez. Belirtmek istediğim, Laik cumhuriyet kültürü diye Türkiye’de son yetmiş yılda üretilmiş olanın, dinî bir ethosa referans yapılmadan ayakta durabilecek bir “etik” zemine sahip bir kültür olmadığı.

 Türkiye’de laiklerin, bir aile içinde büyümüş ve bir aile içinde çocuk büyüten insanlar olarak yaşarken, düşerek, kalkarak, düşünerek, taşınarak, tartışarak yeniden-ürettikleri ve dinî ethosa referans yapılmadan ayakta duran bir değerler sistemi yok. Laik kültür, “im-moral” anlamında “ahlaksız”, “gayrı ahlaki” değil elbette. Ama “a-moral” anlamında “la-ahlaki”. “La-dini” sularda yüzen ruhlarımızın öyle fazla bir derdi yok etik sorunlarla. “La-dini” ruhlarımız çok kere aynı zamanda “la-ahlaki”. Beşikten mezara bir insan ömrünü doğru yaşama sorusuna yanıt ararken moral meselelerle düşüp kalkmıyoruz pek.

 Bu, kamusal alanda yetki, etki, şöhret ve makam sahibi olmayı isteme biçimimizde de kendini dışa vuruyor. Hak etmediğimiz görevleri, unvanları, makamları yüzümüz hiç kızarmadan isteyebiliyor, bütün akrabalık, aşiretlik, masonluk ilişkilerimizi kullanıp elde edebiliyoruz. Kişinin gözüne kestirdiği ve kamuda dağıtılan her unvan ve makamı, o unvan ve makamın gerektirdiği yetişkinlik, tecrübe ve beceriye sahip olmasak da elde edebilme sanatı haline dönüşmüş bir çoğumuz için bir insan ömrünü “devlet” merasında dolaşarak yaşama işi.

 Gençlerin muhtemelen adını duymadıkları bir parodi sanatçısı vardı 1950’ler Türkiye’sinde. Celal Şahin. Akordeonu eşliğinde tek kişilik skeçler sunardı. En ünlüsü “adamını bul” skeci idi. Aradan elli yıl geçti. Celal Şahin ve akordeonu yok ama Türkiye hala beşikten mezara, bir sülaleye, tarikata, locaya kapılanarak, “adamını bularak” yaşanılan ömürler ülkesi. Eğer “adamı bulursan”, bir devlet üniversitesinde ömründe tek makale yazmadığın bir alanda kendini kürsü profesörü olarak atattırabilir, uluslar arası dergilerde yayınlanan tek bir çalışmaya bakmadan doktora derecesi alabilirsin. Doğru kayınpedere damat olan kolaylıkla müsteşar olabiliyor Türkiye’de. Bütün hüner, doğru sülaleye, locaya, tarikata, yani “çeteler”e üye olmak, ya da doğru çeteleri kullanabilmek, “adamını bulmak”.

 Çocuklarımıza “hak etmediğin şeye uzanma”, “önce istediğini hak etmek için gereken birikimleri üret sonra elde etmeğe çalış” değerlerini öğretebiliyor muyuz? Beşikten mezara bir insan ömrünü yaşama yolunu, hak etmediğimiz “makamlar” ve unvanlara sığınarak, “haksız kazanca tenezzül ederek” yürüyen insanlar olarak, çocuklarımıza bu değerleri öğretmemiz mümkün mü?

 

17th September 2000    Home   01st December 2000