Hayatımızdan memnun
olup olmamamız, beklentilerimizle gerçeklikler arasındaki ilişkiye bağlıdır.
Beklentilerimiz, her yöne atılan oklar gibi farklı eksenlere uçar. Sağlıklı olmak
isteriz. Aşık olmak, sevilmek isteriz. Zengin olmak isteriz. Önemsenen bir bilim
adamı, felsefeci olmak isteriz. Ya da rektör, Yök başkanı olmak isteriz. Bir
yelkenlimiz olsun denizlere açılalım isteriz. İçinde yaşadığımız kültürün
evrensel ölçekte itibarlı olmasını isteriz. Akıllı, dürüst ve becerikli insanlar
tarafından yönetilmek isteriz. Ya da, kendimiz yönetmek, başbakan, kara kuvvetleri
komutanı olmak isteriz.
İsteklerimiz
gerçekleşiyorsa, günleri keyifle batırabilir, sabahlara diri uyanabiliriz. Olmuyorsa
isteklerimiz, dünya omuzlarımızda ağırlaşır. Hayattan hoşnutluk terazimizin bir
kefesinde istemelerimiz, öteki kefesinde gerçekleşmeler vardır. Terazinin dengesini
iki kefe de etkiler. Gerçekleşmeler kefesinin ağırlaşması hayattan aldığımız
keyfi arttırır. Öte yanda, olmayacak hayallerle doldurmuşsak istemeler kefesini,
kendimizi olanaksız bir misyona dönüştürürüz. Depresyonlar içinde çürürüz ya
da dırdırcı kaynanalar haline geliriz.
İsteyen insan, içinde
yaşamak istediği ile içinde yaşadığı toplumsal dünya arasındaki farkın bedelini
gerilimle öder. İçinde yaşadığı dünyanın içinde yaşamak isteyeceği dünyaya
dönüşme olasılığının kendi ömür aralığında bir hayli zayıf olduğunu
“anlar”sa bu gerilim kedere dönüşebilir. İhtilalciler ve sosyal mühendislikten
hoşlanan bir “tanrı”nın iradesine sığınmış olanlar bu kederi tanımazlar.
Muhafazakârların da işi o kadar zor değildir. Adı üstünde muhafazakârdırlar. Var
olan dünya ile dertleri yoktur. Ama liberallerin işi zordur. İçinde yaşadıkları
dünyayı değiştirmek isterler. Bir “ihtilalin kaçınılmazlığına” ya da bir
“siyasi tanrı”nın yardımına inanmazlar. İnsan kültürlerinin
karmaşıklığını bilirler. Bilirler ki değişmelerin ritminin o değişmeleri
“ölmeden görmek” isteyen kuşakların ömür ritmi ile çakışmasını sağlayacak
bir nedensellik yoktur.
Türkiye’de siyasal
tatminsizliğimizin çok önemli bir nedeni, veri insan malzememiz ile gerçekleşmesi
şansı olmayan gerçek-üstü istemelerimizdir. Onları beğensek de beğenmesek de
yurttaşlarımızla birlikte yürümeye mahkum olduğumuz kabulü demokrasi terbiyemizdir.
Ama bu terbiye, bu malzemenin kısıtlarını görmezden gelmeyi gerektirmez.
Demokrasilerde seçmen çoğunluğunun özellikleri o toplumun siyasi süreçlerine
kaçınılmaz bir şekilde yansır. Weber’gil anlamda ‘sıradışı’ liderler bile,
o toplumun insan malzemesinin demokratik süreçler içinde gelişmesini ancak
hızlandırabilir. Bugünden yarına değiştiremezler.
Türkiye’de, insan, toplum,
kültür, siyaset ve dünyanın oluşum, işleyiş ve başkalaşma süreçlerini
“öğrenme” yeteneğini edinmemiş milyonlarca birinci ya da ikinci kuşak köylü
yaşıyor. Toplumumuzun altında bir köylü “büyü” kültürü var. Okumuşlarımız
da bu altta yatan “büyü” kültürünün okumuşları. Seçmenlerimizin, “fareli
köyün kavalcıları”na düşkünlüğünün nedeni “büyü” kültürü. Siyaset
sahnesinde, gerçek sıkıntı, eksik ve yanlışlarımızı söyleyen, topluma liderlik
yapan, yapma şansı olan tek bir Allah’ın kulu yok? Bugüne kadar Türkiye’nin
hiçbir sorununu anlamamış ve anlatamamış, iyi niyetli ama artık bir hayli yaşlı
iki Robert Kolej romantiğinin peşine takıldık gidiyoruz? Niye?
“Büyü” kültürü, zor
meselelerin kolay çözümleri olduğu sanısıdır. İki “tu tu”, bir
“üfürük”le evde kalmış kızınıza koca bulur, Avrupa Birliği’yle tıkanmış
ilişkilerinizin su gibi akmasını sağlarsınız. Türkiye’de “asker”, çok
büyük ölçüde sivillerin saçmalıklarının yarattığı boşluklar içinde, Milli
Güvenlik Kurulu Sekreterliğini “gölge başbakanlık” kurumuna mı
dönüştürmüş? AB sivillerden emir almayan bir silahlı kuvvetleri kabul edilmez mi
buluyor? Bu “çelişki”nin çözümü kolaydır. Büyü kültüründe bütün
kısıtlar retorikle, ritüelle aşılır, bütün çelişkiler retorikle, ritüelle
çözülür. Dün, “Buğdayın fiyatını arttırdık ama ekmeğin fiyatını
arttırmadık. Kalkınma köylüden başlayacaktır. Türkiye’yi emperyalizmin
pençesinden kurtarıp, gereksiz aşamaların üstünden atlayıp sosyalizme
geçeceğiz” dersiniz. Bugün, parti olmayan partiniz ve politikacı olmayan
politikacılarınızla, Türk köylülüğünü hiçbir sosyal politika önlemi
düşünmeden, anlamadığınız ve anlatmadığınız bir istikrar politikası içinde
çaresiz ve yalnız bırakırsınız. 1978, 1979 da yaptığınız gibi gene bir uçurumun
kenarına getirirsiniz sivil demokrasiyi. “Büyü” kültürü. İki “tu tu”, bir
“üfürük”. “İniyor kayık, çıkıyor kayık, in çık, in çık.”
“Büyü” paradigması
yanlış ve etkisizdir. Büyüleyebilse büyülenin kısıtlarını kaldırmaz.
Çelişkilerini çözmez. Yığınların cahillik ve sefalet içinde yaşadıkları eski
köylü toplumlarında zor meselelerin kolay çözümleri yoktur. Bu toplumlarda siyaseti
bekleyen en büyük tehlike ise, kısa dönemde gerçekleşme olasılığı olmayan
hayallerle terazinin beklenti kefesini ağırlaştırmaktır.
Önümüzdeki gündem ağır.
Gerekli bir iş, enflasyonun bitirilmesi işi, adeta siyaset dışı yöntemlerle
kararlaştırmış olsa da siyaset içinde yapılıyor. Hükümet partileri bunun sosyal
faturasını sandıkta ödeyecek. Ufukta, seçmene daha da “büyüleyici” masal
anlatanlara gün doğması olasılığı var. Öte yanda, sivil siyasetin üstünlüğü
ilkesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açık olduğu hiçbir dönemde
görülmemiş bir kısıtlama altında. Ortada topluma liderlik yapacak siyasetçi de
parti de yok. Peki ne yapacağız?
Vallahi galiba yazın
tadını çıkaracağız. Çünkü “istenççilik”, hayata yanlış bir yaklaşma
yolu. Hayat elbette ki “determine” değil. Ama istemek de yetmiyor. Toplumların
değişmesi karmaşık süreçlere tabi ve ritmi, isteyen insanın ömür ritminden ayrı.
Türkiye’de içinde
evrensel insan haklarına bağlı kalınarak yaşanılan açık toplum ve açık siyasetin
oluşması zaman alacak. Sabırlı olmamız lazım. Bunun bir ortalama insan malzemesi
sorunu olduğunu her an kendimize hatırlatıp sakinleşmeliyiz. Her şeye rağmen
denizin, buz gibi rakının, üzümün ve beyaz peynirin tadını çıkarmalıyız. Hayata
doğru değerlere dayanarak bakan insanlarımızın sayısı kritik bir eşiği geçecek
ve siyaseti onlar yapmaya başlayacaklar. Amin mi diyelim, inşallah mı? Ne dersiniz?