Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search

“Büyü” Kültüründe Siyaset

 Hayatımızdan memnun olup olmamamız, beklentilerimizle gerçeklikler arasındaki ilişkiye bağlıdır. Beklentilerimiz, her yöne atılan oklar gibi farklı eksenlere uçar. Sağlıklı olmak isteriz. Aşık olmak, sevilmek isteriz. Zengin olmak isteriz. Önemsenen bir bilim adamı, felsefeci olmak isteriz. Ya da rektör, Yök başkanı olmak isteriz. Bir yelkenlimiz olsun denizlere açılalım isteriz. İçinde yaşadığımız kültürün evrensel ölçekte itibarlı olmasını isteriz. Akıllı, dürüst ve becerikli insanlar tarafından yönetilmek isteriz. Ya da, kendimiz yönetmek, başbakan, kara kuvvetleri komutanı olmak isteriz.

İsteklerimiz gerçekleşiyorsa, günleri keyifle batırabilir, sabahlara diri uyanabiliriz. Olmuyorsa isteklerimiz, dünya omuzlarımızda ağırlaşır. Hayattan hoşnutluk terazimizin bir kefesinde istemelerimiz, öteki kefesinde gerçekleşmeler vardır. Terazinin dengesini iki kefe de etkiler. Gerçekleşmeler kefesinin ağırlaşması hayattan aldığımız keyfi arttırır. Öte yanda, olmayacak hayallerle doldurmuşsak istemeler kefesini, kendimizi olanaksız bir misyona dönüştürürüz. Depresyonlar içinde çürürüz ya da dırdırcı kaynanalar haline geliriz.

İsteyen insan, içinde yaşamak istediği ile içinde yaşadığı toplumsal dünya arasındaki farkın bedelini gerilimle öder. İçinde yaşadığı dünyanın içinde yaşamak isteyeceği dünyaya dönüşme olasılığının kendi ömür aralığında bir hayli zayıf olduğunu “anlar”sa bu gerilim kedere dönüşebilir. İhtilalciler ve sosyal mühendislikten hoşlanan bir “tanrı”nın iradesine sığınmış olanlar bu kederi tanımazlar. Muhafazakârların da işi o kadar zor değildir. Adı üstünde muhafazakârdırlar. Var olan dünya ile dertleri yoktur. Ama liberallerin işi zordur. İçinde yaşadıkları dünyayı değiştirmek isterler. Bir “ihtilalin kaçınılmazlığına” ya da bir “siyasi tanrı”nın yardımına inanmazlar. İnsan kültürlerinin karmaşıklığını bilirler. Bilirler ki değişmelerin ritminin o değişmeleri “ölmeden görmek” isteyen kuşakların ömür ritmi ile çakışmasını sağlayacak bir nedensellik yoktur.

Türkiye’de siyasal tatminsizliğimizin çok önemli bir nedeni, veri insan malzememiz ile gerçekleşmesi şansı olmayan gerçek-üstü istemelerimizdir. Onları beğensek de beğenmesek de yurttaşlarımızla birlikte yürümeye mahkum olduğumuz kabulü demokrasi terbiyemizdir. Ama bu terbiye, bu malzemenin kısıtlarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Demokrasilerde seçmen çoğunluğunun özellikleri o toplumun siyasi süreçlerine kaçınılmaz bir şekilde yansır. Weber’gil anlamda ‘sıradışı’ liderler bile, o toplumun insan malzemesinin demokratik süreçler içinde gelişmesini ancak hızlandırabilir. Bugünden yarına değiştiremezler.

Türkiye’de, insan, toplum, kültür, siyaset ve dünyanın oluşum, işleyiş ve başkalaşma süreçlerini “öğrenme” yeteneğini edinmemiş milyonlarca birinci ya da ikinci kuşak köylü yaşıyor. Toplumumuzun altında bir köylü “büyü” kültürü var. Okumuşlarımız da bu altta yatan “büyü” kültürünün okumuşları. Seçmenlerimizin, “fareli köyün kavalcıları”na düşkünlüğünün nedeni “büyü” kültürü. Siyaset sahnesinde, gerçek sıkıntı, eksik ve yanlışlarımızı söyleyen, topluma liderlik yapan, yapma şansı olan tek bir Allah’ın kulu yok? Bugüne kadar Türkiye’nin hiçbir sorununu anlamamış ve anlatamamış, iyi niyetli ama artık bir hayli yaşlı iki Robert Kolej romantiğinin peşine takıldık gidiyoruz? Niye?

“Büyü” kültürü, zor meselelerin kolay çözümleri olduğu sanısıdır. İki “tu tu”, bir “üfürük”le evde kalmış kızınıza koca bulur, Avrupa Birliği’yle tıkanmış ilişkilerinizin su gibi akmasını sağlarsınız. Türkiye’de “asker”, çok büyük ölçüde sivillerin saçmalıklarının yarattığı boşluklar içinde, Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliğini “gölge başbakanlık” kurumuna mı dönüştürmüş? AB sivillerden emir almayan bir silahlı kuvvetleri kabul edilmez mi buluyor? Bu “çelişki”nin çözümü kolaydır. Büyü kültüründe bütün kısıtlar retorikle, ritüelle aşılır, bütün çelişkiler retorikle, ritüelle çözülür. Dün, “Buğdayın fiyatını arttırdık ama ekmeğin fiyatını arttırmadık. Kalkınma köylüden başlayacaktır. Türkiye’yi emperyalizmin pençesinden kurtarıp, gereksiz aşamaların üstünden atlayıp sosyalizme geçeceğiz” dersiniz. Bugün, parti olmayan partiniz ve politikacı olmayan politikacılarınızla, Türk köylülüğünü hiçbir sosyal politika önlemi düşünmeden, anlamadığınız ve anlatmadığınız bir istikrar politikası içinde çaresiz ve yalnız bırakırsınız. 1978, 1979 da yaptığınız gibi gene bir uçurumun kenarına getirirsiniz sivil demokrasiyi. “Büyü” kültürü. İki “tu tu”, bir “üfürük”. “İniyor kayık, çıkıyor kayık, in çık, in çık.”

“Büyü” paradigması yanlış ve etkisizdir. Büyüleyebilse büyülenin kısıtlarını kaldırmaz. Çelişkilerini çözmez. Yığınların cahillik ve sefalet içinde yaşadıkları eski köylü toplumlarında zor meselelerin kolay çözümleri yoktur. Bu toplumlarda siyaseti bekleyen en büyük tehlike ise, kısa dönemde gerçekleşme olasılığı olmayan hayallerle terazinin beklenti kefesini ağırlaştırmaktır.

Önümüzdeki gündem ağır. Gerekli bir iş, enflasyonun bitirilmesi işi, adeta siyaset dışı yöntemlerle kararlaştırmış olsa da siyaset içinde yapılıyor. Hükümet partileri bunun sosyal faturasını sandıkta ödeyecek. Ufukta, seçmene daha da “büyüleyici” masal anlatanlara gün doğması olasılığı var. Öte yanda, sivil siyasetin üstünlüğü ilkesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açık olduğu hiçbir dönemde görülmemiş bir kısıtlama altında. Ortada topluma liderlik yapacak siyasetçi de parti de yok. Peki ne yapacağız?

Vallahi galiba yazın tadını çıkaracağız. Çünkü “istenççilik”, hayata yanlış bir yaklaşma yolu. Hayat elbette ki “determine” değil. Ama istemek de yetmiyor. Toplumların değişmesi karmaşık süreçlere tabi ve ritmi, isteyen insanın ömür ritminden ayrı.

Türkiye’de içinde evrensel insan haklarına bağlı kalınarak yaşanılan açık toplum ve açık siyasetin oluşması zaman alacak. Sabırlı olmamız lazım. Bunun bir ortalama insan malzemesi sorunu olduğunu her an kendimize hatırlatıp sakinleşmeliyiz. Her şeye rağmen denizin, buz gibi rakının, üzümün ve beyaz peynirin tadını çıkarmalıyız. Hayata doğru değerlere dayanarak bakan insanlarımızın sayısı kritik bir eşiği geçecek ve siyaseti onlar yapmaya başlayacaklar. Amin mi diyelim, inşallah mı? Ne dersiniz?

09th July 2000    Home   23rd July 2000