|
10
Nisan 1968 yılında Sivas'ın Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde doğdu. 1979 yılında ailesi ile birlikte İstanbul'a gelerek yerleşti
ve eğitimine bu kentte devam etti. 1989 yılında İ.Ü. İktisat Fakültesi
Maliye bölümüne girdi. Eğitimi sırasında ilerici düşüncelere
ilgisi arttı. Öğrenciliği sırasında haftalık olarak yayınlanan
Haberde Yorumda GERÇEK dergisinde gazeteciliğe başladı. Daha sonra
1995 Haziranında yayına başlayan EVRENSEL
gazetesinde haber muhabirliğine, öldürüldüğü güne kadar devam
etti.
8
Ocak 1996 Pazartesi günü Ümraniye Cezaevinde öldürülen iki
tutuklunun cenaze törenini diğer gazeteci meslektaşları ile birlikte
izlerken gözaltına alındı. Gözaltına alınan yüzlerce kişi ile
birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürülen GÖKTEPE, burada vücudunun
çeşitli yerlerine ve kafasına ağır darbeler aldı. Ertesi gün Salon
dışındaki büfenin yakınında ölmüş olarak bulundu. Metin GÖKTEPE'nin
öldürülmesi ülkemizde ve dünyada büyük tepkiyle karşılandı. GÖKTEPE'nin
öldürülmesi olayı kapatılmaya çalışılsa da arkadaşlarının,
gazetecilerin ve ailesinin ısrarlı takibi ile yıllar süren yargılamalar
sonucunda ölümünden sorumlu tutulan bir kısım güvenlik görevlisi
ceza aldı.
HAYAT
HEPİMİZDEN GENİŞ, ÖLÜM HER ÖMÜRDEN UZUN
Ben
hep gülümseyerek yaşadım dünyayı
Gülümseyerek
ölüyorum hergün sizlerle
Baştan kendime
basit bir yüz yakıştırmıştım
Rüzgarıyla
haşır neşir çıplak bir tepe
Ve
bir gök olsun istedim yüzümde, mavi, bulutsuz
Metin
olmaktan başka şansı varmıydı yoksulların
Ben
oldum işte, oldum ve öldüm
Sorduğum
tek soru vardı kendime
(Öbürleri
herkese ilişkindi)
Şimdi
gitsem benden ne kalır geriye
Kaldı
işte, ahtım kaldı dünyada
yaralı
bir alın
Gülümserken
unuttuğum dudaklarım
Ve
yurdumu dolaşan kanım kaldı sizlere
Kanım
her yere bulaşıyor
Aşçının
kepçesine, marangozun rendesine
silahın
namlusuna, kalemin mürekkebine
yargıcın
cübbesine, aşıkların neşesine
Çocukların
oyununa karışıyor
Dağılıyor,
çoğalıyor, yalıyor sokakları
Habere
çıkardım, dünyanın yaradılışını görmeye
Alevlerin,
kurşunların arasından sekerdim
Ağaca
bakar ağaç olurdum, köpeğe, göğe, serçelere
Yaprağa
bakar yaprak olurdum, tırtıla, kuşa, yaşlı teyzelere
Umutsuzlara
bakar iç çekerdim, hallaçlara, sütçülere, çerçilere
Bütün
otobüsler giderdi benle, istanbul-hafik, istanbul-refahiye
ev
içlerine bakar ağlardım, buğday demetlerine, duvardaki aliye
Cemlere,
kahvelere, meydanlara bakardım
Herkes
gibi çopur yüzlüydü hayat
Ama
kibirliydi yoksullar, kibirli ve atak
Sözcükler
hırçınlaştıkça dilsiz ve bataktılar
Böyle
bir dünya dermiştim kendime
Hakikat
gizlenmişti buralarda bir yere
Ne
ölümler gördüm de yaşamak hırsızlık gibi geldi bana
Bulmalı
derdim, bulmalı ölümün erken dilini
O
da oldu. Gördüm celladımın gözlerini ve gülümsedim
Hepimize
benziyordu, şaşırdım ve güldüm
Bir
duvar dibiydi sanırım, ıssızdım ve soğuktu gece
Bir
şey öğrendim ki söylemeliyim
Hayat
hepimizden daha geniş
Ölüm
her ömürden daha uzun sürermiş
Dağları
düşündüm, sokakları, ev içlerini
Herşey
olduğu gibiymiş, basit ve korkunç
Dil
susunca kan konuşur, kan konuşurmuş
Kanım
yurdumu dolaştıkça öğrendim
|