Bugün;

 

www.egitimcilersitesi.8k.com


 

SON DAKİKA HABER»

 

 

ONAT KUTLAR

 CUMHURİYET/11 Ocak 1995

Onat KutlarKültür-sinema yazarı ve eleştirmen Onat Kutlar, 30 Aralık 1994 günü evlilik yıldönümünü kutlamak için gittiği The Marmara Oteli'nin altındaki Opera Pastanesi'nde, terör örgütü İBDA-C tarafından üstlenilen bombalı saldırıda ağır yaralanmış, 12 günlük yaşam mücadelesinin ardından 11 Ocak 1995 günü saat 09.02'de yaşamını yitirmişti. Kutlar, son yazılarında sürekli ''Bir şeyler yapma zamanı... Hemen şimdi'' diyordu. 30 Aralık 1994 akşamı saat 19.15'te meydana gelen patlamada, 37 yaşında arkeolog Yasemin Cebenoyan olay yerinde, yaşamını yitirirken Onat Kutlar ağır, 2 kişi de hafif yaralanmıştı.

Onat Kutlar'ın 'adını bile bilmediği arkadaşları'na yazdığı bir mektup

Düşle gerçek arasında*

Nasıl bir alacakaranlık... Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın.

ONAT KUTLAR

15 Aralık'82 Marquez 'in Milliyet Sanat'ta çevirisi yayımlanan güzelim öyküsü Kardaki Kan İzleri 'ni sen, içeri girmeden önce, sanırım geçen şubat ayında Nouvel Obs'ta okuyup bana da salık vermiştin. Sonra da oturup ikimizin de yakından tanıdığı Paris'in hastanelerinden ve mezarlıklarından söz etmiştik. Mezarlıklar güzeldir Paris'te. Hastaneler ise çirkin ve kasvetli. Marquez'in öyküsündeki hastaneyi, o garip soğukluğu, insansızlığı düşün. Malte'nin Notları 'ndan da öyle ıssız bir hastane duvarı hatırlarım. Ölümün sapsarı bir yüzle dibinde sürüklenip durduğu. Bir de Montparnasse Mezarlığı'nı hatırlamaya çalış. Sen anlatmıştın. Bir kez Aiglon otelinde kalmışsın ve Bunuel' le karşılaşmışsın. Bunuel anılarında o oteli, mezarlığın şirin görüntüsüne açılan penceresini, hatta Select' i, Coupole' ü ''gülümseyen bir keşiş'' in (üstelik dinsiz) rahatlığıyla öylesine güzel anlatıyor ki. Günlerdir, Fransa'da yeni yayımlanan iki kitap yüzünden düşle gerçek arasında salınıyorum. Biri Marquez'le söyleşiler. Başlığı ''Une Odeur de Goyave.'' ( Hintarmudu Kokusu diye mi çevirmeli gerçekten?). İkincisi ise Bunuel'in anıları: ''Son İç Çekişim'' . Gerçekle düş. Aynı olayın iki yüzü sanki. Hani o çok bilinen Çin öyküsünde olduğu gibi. Chuang-chu, bir gece düşünde kendini kelebek olarak görmüş. O geceden beri de düşünüyormuş. Acaba Chuang-chu gerçekten o gece, düşünde kendini kelebek olarak mı görmüş, yoksa Chuang-chu aslında bir kelebekmiş de şimdi kendisi düşünde Chuang-chu olarak mı görüyormuş?

''Bir ocak ikindisi, başkanlık balkonunda gurubu gözleyen bir inek görmüştük; düşünün bir, ulusal balkonumuzda bir inek, ne korkunç bir şey, ne boktan ülke, herkes ineklerin merdiven çıkamayacağını bildiğinden, ineğin ne yapıp edip balkona çıktığı uzun uzun tartışıldı ve sonunda, ineği gerçekten gördük mü, yoksa ikindi üstü alanda gezinirken başkanlık balkonunda bir inek gördüğümüzü mü sandık, anlayamadık; o balkonda yıllardır bir şey görmemiştik çünkü ve geçen cuma tan ağırırken gelen ilk akbaba sürüsü de olmasa daha nice yıllar göremeyecektik...''

Marquez'in Başkan Babamızın Sonbaharı 'nda, aynı sayfada, az yukarıda Ruben Dario' ya da bir selam var. Nikaragua'nun unutulmuş şairi Dario'ya. Geçmiş yıllarda ''Automne du Patriarche'' ı Fransızcasından okumaya çalıştığımda bütün kitabı bir tür retoriğin çalılarına dolanmış bulmuştum. Bu duygumu Tomris Uyar 'ın çok başarılı çevirisi de giderememişti. Şimdi yeniden okuyorum. Gerçekle düş arasında salınarak. Çünkü sık sık soruyor değil miyiz kendimize? Bu gördüklerimiz, görmekte olduklarımız mı düş, yoksa geçmiş yıllarda yaşadıklarımız mı? Biri doğruysa öbürü nasıl doğru olabilir?

Nasıl bir alacakaranlık... Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. Çıkmak? Böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. Oysa Bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz.

''Zaman zaman, Yok edici Melek 'i (L'ange Exterminateur) Meksika'da çektiğim için hayıflanıyorum. Daha çok Paris ya da Londra'da, giysilerin ve aksesuvarın daha görkemli olabildiği bir yerde çekmek isterdim. Viridiana ' nınki gibi tümüyle özgün olan senaryo, bir akşam, bir tiyatro gösterisinden çıktıktan sonra bir köşkün salonunda geçe yarısı yemeği için bir araya gelen bir grup insanı anlatır. Yemekten sonra daha geniş bir salona geçen konuklar, filmde açıklanmayan bir nedenle bir türlü oradan çıkamazlar... Filmin ilk gösterisinden sonra, yanımda oturan Gustavo Alatriste bana eğilerek, 'Don Luis, esto es un canon. Hiç bir şey anlamadım' dedi. Canon, çok güçlü, çarpıcı, müthiş demek İspanyolcada...''

Luis Bunuel'in anılarında konusunu yukarıdaki gibi kısaca özetlediği filmi hatırlıyor musun? Bir edilginliği, çürümeyi, donup kalışı anlatır Yokedici Melek. Önce her şey normal gibidir. Konuklar içer, aralarında söyleşir, eğlenirler. Zaman geçer. Arada, birinden zayıf bir ses duyulur: ''Artık çıksak?'' Ama kimse çıkmaz. Gece sürer. Sonra o güçsüz kurtuluş niyetini bir başkasının ağzından duyarız. Sonuç aynı. İlişkiler, bir düşüşün yamaçlarındaki çalılar gibi birbirine dolanırken renkler solar. Öfke, kin, ihanet, acı, güçsüzlük. ''Artık çıksak?..'' Ama herkes gene orada. Genç konuk Letitia'nın olağanüstü güzel konuşmasını hatırlıyorum filmden. Eski bir Avant-Scene'den olduğu gibi alıyorum:

''..... LETITIA - Bilmiyorum... Daha doğrusu... Evet. Olağanüstü bir şey bu... Nice zamandan beri buradayız. (Sessizlik) Bilmiyorum. (Oradakilerin her birini ayrı ayrı inandırmak ister gibi) Ama düşünün ne olur, bu korkunç sonsuzluk sonrasında kimler yerlerini değiştirdi? (Israrlı) Binlerce birbirine benzemez durumu bir düşünün. Satranç piyadeleri gibiyiz. Eşyalar bile. Yüz kez değiştirildi belki yerleri. Ama şu anda hepimiz.. eşyalar ve biz.. o gecenin başladığı andaki yerimizdeyiz. Bütün gördüklerimiz bir düş mü acaba? Söyle Alvaro, düş mü? Söyleyin hepiniz...''

Bir uyurgezerin mırıldanmalarıdır Letitia'nın sözleri. Konuklar, sızlanan, kusan, yerlerde sürüklenen konuklar bu sözler üzerine, ancak salondan çıkıp yandaki küçük kiliseye gidecek kadar bir güç bulabilirler kendilerinde. Sonra da orada kapanıp kalırlar. Aşçılar, uşaklar, hizmetçiler çoktan terk etmiştir onları. Sabaha karşı dışarda büyük gürültüler duyarlar. Derken birden kapı açılır.. ve, içeriye bir koyun sürüsü girer. Filmi gördüğümde, bu koyun sürüsünün ne anlama geldiğini uzun uzun düşünmüştüm. Bir düş mü acaba? Bugünlerde ise sık sık şunu soruyorum: İçerde olan sen misin, yoksa bizler mi?

(Yeter ki Kararmasın)

*CUMHURİYET/11 Ocak 2001

 

 

www.metingoktepe.net