Bugün;

 

www.egitimcilersitesi.8k.com


 

SON DAKİKA HABER»

 

 

UĞUR MUMCU

CUMHURİYET/24 Ocak 1993

www.umag.org.trAilesi Ankaralı olmasına karşın, babasının görevi nedeniyle bulundukları Kırşehir'de, 22 Ağustos 1942' de doğdu.Babası Tapu kadastro memuru Şinasi Hakkı Bey Ankara' ya atanınca, Ulus'taki Devrim İlkokulunda başladığı ilkokulu, Ulubatlı Hasan İlkokulunda tamamladı. Cumhuriyet Ortaokulundan, sonra Deneme Lisesini bitirdi, Ankara Hukuk Fakültesine girdi (1961). Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra (1965), kısa bir süre avukatlık yaptı. Dil öğrenmek için gittiği İngiltere dönüşünde, Hukuk Fakültesinde asistan oldu.

27 Mayısın getirdiği özgürlük ortamında çok okuyarak, araştırarak, yaşamı sorgulayarak kendi düşünce evrimini kurmaya başladı. 12 Mart'ın aydınlara yönelik baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı. Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde öğretim görevlisi olarak yazıyordu. Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada, "orduya" hakaret etmekle suçlanarak tutuklandı. Kendi deyişiyle, Yön dergisi o sırada "sıkıyönetim bekleme salonu" gibi olmuştu. Birçok demokrat aydına cezaevlerinin kapısı ardına kadar açılmıştı.

Bir yıla yakın Mamak Askeri cezaevinde kaldı. Açılan davada, 7 yıl hapse mahkûm edildi, ancak "komünist düzenin getirilmesinde bayrağı soldan sağa sallanacağını belirtmektedir" gibi ifadelerin yer aldığı kararın Yargıtay'ca bozulmasından sonra serbest bırakıldı ve hemen askere alındı. Tuzla Piyade Okulundaki üç aylık eğitimden sonra, okul yönetiminin "kötü hal ve düşünce sahibi" diye suçladığı Uğur Mumcu, "er" çıkarıldı; "Sakıncalı Piyade" oldu. Askerliğini Ağrı'nın Patnos ilçesinde tamamladı.

"Sakıncalı Piyade" sayıldığı için simgesel bir tazminat isteğiyle dava açtı. Yedek subaylık hakkı geri verildi, ancak askerliği sırasında kendisi için yapılan tüm harcamaları tazminat tutarından düşüldü. Yaşadıkları, gülmece ustaları için bulunmaz bir malzemeydi. Kendisi de yazı ve konuşmalarında gülmece öğelerini sık sık kullanan Uğur Mumcu, bu dönemi, önsözüne Aziz Nesin' in "Bizi acı acı güldürdü diye yazdığı Sakıncalı Piyade adlı yapıtında anlattı. Bu yapıt sonradan tiyatro oldu ve yüzlerce kez oynandı.

Askerlikten sonra gazetecilikte karar kıldı ve üniversitedeki görevinden ayrıldı. Yön, Kim, Türk Solu, Ortam ve başka dergilerle, Akşam, Milliyet ve Yeni Ortam gazetelerinden sonra uzun süre Cumhuriyet'te yazdı. Anka Ajansında çalışırken Altan Öymen'le birlikte izlediği Yahya Demirel' e ilişkin "Mobilya Dosyası" adlı bir kitap oluşturdu, "hayali ihracat" kavramı böylece kamuoyunun sözlüğüne girdi.

19 Temmuz 1976' da evlendi, 1977' de oğlu Özgür, 1981' de kızı Özge doğdu. "Susmayı, kendi kabuğunun içine çekilmeyi" çağın suçu olarak niteleyen Mumcu "cesur bir kere, korkak bin kere ölür" diyordu. Demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak ülkü ve ilkelerinden hiç ödün vermedi. Katilleri yakalanmayan gazetecilerin, bilim ve sanat insanlarının, tüm insanların kanı yerde kalmasın diyerek savaşını verdi. Terörden silah kaçakçılığına, Rabıtadan ülkücü mafya örgütlenmelerine kadar bir çok araştırma yaptı. Bu örgütlenmelerin iç ve dış boyutlarını belgeleriyle gözler önüne serdi. Kamuoyu, Susurluk kazasıyla gündeme gelen Abdullah Çatlı adını, ülkücü mafya kavramını ilk kez onun yazılarından duydu. Kontrgerilladan Kürt sorununa, Abdullah Öcalan'dan İpekçi cinayetine, M. Ali Ağca'dan, Papa suikastine kadar bir çok konuda yılmadan ve korkmadan araştırmalar yaptı. 12 Eylül adaletini, Özal döneminin kural tanımayan uygulamalarını bıkıp usanmadan yazdı. Ölümünden önce 25; ölümünden sonra 40 olmak üzere toplam 65 kitabı yayınlandı. Mumcu, haber için ödün vermeyen, kişilerin özel yaşamıyla ilgili tek satır yazmayan, haber kaynağını koruyan ve belgesiz yazı yazmayan araştırmacı bir gazeteciydi.

Toplumsal sınıf ve katmanlar arasında dengesizliğin ve sömürünün, planlı devletçilikle önlenebileceğini, devlet kaynaklarını geniş kitleler yerine bir avuç azınlığa aktarmanın bu sorunu çözmeyeceğini savundu.

Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 Pazar günü arabasına konan bomba ile öldürüldü. Uğur Mumcu'nun ölümü, 24 Ocak 1993' ten bu yana sorgulanamamaktadır. 24 Ocak 1993' ten bu yana hükümetler kuruldu, hükümetler bozuldu; başbakanlar, içişleri bakanları geldi geçti, ancak Uğur Mumcu cinayeti aydınlanamadı.

Türkiye' de araştırmacı gazeteciliğin öncüsü sayılan Mumcu'nun yazdığı yazıları aleyhine birçok dava açıldı. Tüm davalar Mumcu'nun lehine sonuçlandı.

Ankara Sanat Tiyatrosunda sahnelenen "Sakıncalı Piyade" adlı oyunu büyük ilgi ve başarı kazanan Mumcu ilk ödülünü, 1962 Cumhuriyet gazetesi Yunus Nadi Armağanı Makale Yarışmasında kazandı. 1979 yılında, Türk Hukuk Kurumunca "Yılın Hukukçusu", aynı yıl Çağdaş Gazeteciler Derneğince "Yılın Gazetecisi" seçildi. 1980, 1982, 1983, 1987 ve 1993 yıllarında İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme ve röportaj dallarındaki ödüllerine değer bulundu. 1984, 1985 ve 1987 yıllarında Nokta dergisi Mumcu'ya "Yılın Doruktaki Gazetecisi" ödülünü verdi. 1980'de (Cüneyt Arcayürek'le birlikte) ve 1988'de Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik ödüllerini aldı.

Mumcu'nun başka bazı ödülleri şunlar: 1983'te Balıkesir Barosundan "Cumhuriyet Döneminin Anıtlaşmış Hukukçusu" ödülü, Cumhuriyet gazetesinden 1987 yılında "Rabıta Olayı Dolayısıyla Örnek Gazeteci" ve 1988'de "Bülent Dikmener Haber Ödülü"; Ankara Tabipler Odasından 1988'de "Basın Sağlık Ödülü"; Boğaziçi Üniversitesinden 1988'de "En Çok Okunan Gazeteci Ödülü"; Hey Girl dergisinden 1992'de "Yılın Gazetecisi Ödülü"; Ankara Sanat Kurumundan "1992/93 Onur  Ödülü".

Not: um:ag yayınlarından yararlanılmıştır.

Başa Git^

SESLENİŞ...

Dağ gibi kara yağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık, hayat şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da  susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezar taşlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...

 

 

www.metingoktepe.net