Toplumsal Barışta Din Sömürüsü Çengeli

Tarikatın üyesi ve yönlendiricisi olup da şeriatı savunan, özellikle kadın müritlere, “erkeğin hakkı iki kızın hakkı bir olan miras paylaşımı (Maide Suresi ayet 176, Nisa Suresi ayet 11)” şaka yoluyla da önerilirse, alınacak tepki oldukça büyük olmaktadır. Yazar, böyle bir şakayı tarikatlı abla ve eniştelerine yaptığında aldığı tepki dayanılmaz olmuştur. Oysa yazar, yurtdışında biriktirdiği parası ile eşi ve çocuklarının da onayını alarak Boyabat’ın merkezi bir yerine ablası için ev diktirecek kadar da özverilidir, onlara bağlıdır ve saygısı sonsuzdur. Bunu yaparken de “ahirette ne memeleri tomurcuklanmış genç kızları ne de şarap dolu kadehleri (Nebe suresinin 32-34 ‘üncü, Nisa suresinin 57 ‘inci ayeti ve sofra duası)” düşlemiştir. Bunu yapabilmek için insan olmak, hurafelere değil 5 temel bilime inanmak, insan sevgisinin her şeyden yüce olduğuna inanmak vb. olgular yeter de artar.

Din adına yapılan bölücü politika altında (Nisa suresinin 89’uncu ayeti vb pek çok ayetin doğal sonucu olarak “Namaz kılmadığına emin olduğunuz bir insana oğlunuz da olsa bir bardak su vermeyiniz, evinize almayınız vb.”) anne-oğla ve abla-kardeşe düşman edilerek toplumsal barışın temel dayanağı olan aile içi saygı-sevgi ve barış ortadan kaldırılmaktadır. Buna yürekler dayanmaz. O oğul veya kız için kardeşleri, anneleri ve babaları hiç bir şekilde vazgeçemeyecekleri birer değer olmalarına karşın bu yapay gerilim yaratılmaktadır ve Devlet eliyle de desteklenmektedir. Değişik dinlerden ve dinsizlerden oluşan bir toplumda ayrım gözetmemeksizin Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinden daha fazla payın İslam dini için Diyanete verildiği bir toplumda Devletin laik değil bir din devleti olduğunu söylemek için insan olmak yeterlidir.

Okullarda 5 temel bilimden (matematik-fizik-kimya-biyoloji-jeoloji) son ikisinin temel ilkelerinin okutulmasını yasaklayan, 2001 bütçesinde, 8 Bakanlık + Cumhurbaşkanlığı + TBMM + İki büyük Müsteşarlık bütçesinden daha fazlasını bir mezhebin örgütü olan Diyanete ayıran bir Devletten bilime prim vermesini beklemek hayal olur. Böyle bir kurumun bilimsel tanımı, Demokratik değil Teokratik Devlettir. Hıristiyan, Musevi, Alevi, Tanrıtanımaz, Süryani, Şafi, Hambeli ve diğer inanç sistemlerini seçen sessiz çoğunluğun vergisi bir mezhebe verilirse aşağıdaki sonuç kaçınılmazdır. Devlet tarafından beslenen böyle bir gurup egemenliğini sürdürebilmek için basının en temel aracı olan matbaanın 350 yıl ülkeye sokulmasını engellemek ve benzeri çağdışılıkları yaşama geçirmeye çalışacaktır.

Doğal ve kültürel zenginlik kaynakları ile dünyada ilk sıraya oturan bir ülke ancak bu yolla sömürülebilir ve gelir açısından sonlara itilebilir. Karadeniz sahilleri doldurularak yapılan doğal, tarihi ve kültürel zenginlikler kıyımı dünyanın hiçbir insanı için çekici olamaz.” Oh be ne güzel katliam yapılmış” diye Fırtına vadisine, Ayancık sahillerine, Gerze plajlarına, Giresun yaylalarına, Kaçkar dağlarına ve diğer kıyı-dağ turizmi cennet köşelerimize hiç kimse kıyı dolgu kıyım yoluyla gelmez. Kitle turizmi öncelikle demiryolu ve denizyoluyla sağlanabilir.

Temel bilimlere yürekten bağlı olduğu bilinen yazar, vahşi kapitalizmin (emperyalizmin = gerici kapitalizmin) ülkesinde oynadığı oyunları ve çoğu yurttaşının bu oyuna bilmeden alet olduğu birçok konuda yayınlar yapıp konferanslar vermiştir. Bu durum ileriki bölümlerde güncel örneklerle konu edilecektir.

Çok değerli bir dostu ile (Y. D.) otururken Karayolları Genel Müdürlüğü otoyollar dairesinden değerli dini bütün bir beyefendi ile tanıştırılır. “Hoca Alman gökbilimci Prof. Dr. Hans Von Aiberg Müslüman oldu. Hatta Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi’ni yazdı” dedi. Yalan söylüyor olma olasılığının hiç olmadığı yüzündeki nurdan(!) belliydi. Ancak kandırılmış olma olasılığı yüksekti. Yazar bu yüzden kitabın getirilmesini istedi. İki olasılık vardı:

¨ Birincisi bu adam Türk’tü ve yabancı takma bir isim kullanarak insanları aldatan bir soytarıydı.

¨ İkincisi ise Hıristiyan olup da İslam aleminde fırtınalar koparmak istercesine tanınabilecek birisi olmayı arzulayan bir sahtekardı.

İki hafta sonra İzmir’ den kitap geldi. Gerçekten kitabın kapağı büyüleyiciydi. Y.D. özellikle yazara dönüp “yaaaaa” dedi, “Alman gökbilimci Müslüman olduğuna göre temel bilimlere değil dogmatizme de inanma kertesine gelindi”.

Gece kitabın önemli bir bölümü okundu, ertesi gün “Hoca, dize geldin mi?” gibi sorular sorulunca yanıt:

· “birincisi bu adam yabancı kökenli değil,

· ikincisi ve daha da önemlisi bu şahıs gökbilimci değildir” oldu.

“Yenilen pehlivan güreşe doymaz” özdeyişi hatırlatılarak konu kapatıldı. Ertesi gün büyük bir rastlantı ile Aiberg yerel bir televizyonda yapılan açık oturuma konuk olur. Bu oturumu da, yazarın yakın dostu ve çalışma arkadaşı Y.D. de izler. Diğer konuşmacılar tarafından bu adamın gökbilimci ve de Alman olmadığı apaçık sergilenir. Hatta katılımcılardan birisi “soytarı” sözcüğünü kullanacak kadar çileden çıkmıştır. Bu tür yalancı, sahtekar ve düzenbazlar aracılığı ile insanların düşün sistemi uyuşturulmakta, koyun gibi güdülmekte, bağnazlaştırılmakta, gericilikleştirilmekte, körleştirilmekte, hatta düşünürlere kurşun sıktırabilmekte veya yaktırabilmektedir.

Ülkesini, insanlığı ve doğayı seven herkesin bu konularda yapabileceği bir şey mutlaka vardır. Bunların başında okuyan, okutan, düşünen, eleştiren ve yaratan insanların sayısının artması gelir. Benzer şekilde Kaptan Cousteau’ nun Müslüman olduğu bunun da nedeni Rahman Suresi’ nin 19-20. ayetlerine dayandırarak “Atlas Okyanusu ve Akdeniz’in sularının Cebeli-Tarık’da birbirine karışmaması olduğu gösterilmiştir. Ne Kaptan Cousteau Müslüman olmuştur, ne de o ayet bunu kastetmiştir. Süveyş Kanalı açılmadan önceki durumda Kızıl Deniz ile Akdeniz’in bir kara parçası ile birbirinden ayrılmış olması anlatılmıştır. Bu ayetteki “BERZAH” kara parçası anlamındadır (Çantay, 1974). Kaptan Cousteau da Hıristiyan mezarlığında yatmaktadır. Çoğu çaresiz zavallı olan bu insanların Kuran-ı Kerim’in açık-seçik indirildiği bildirilen (bkz. Nur Suresi: ayet no: 1, 18, 34, 46; Enam Suresi: 97, 98; Maide Suresi: 92 vb.) ayetleri kendi dillerinde okuyarak hidayet bulmaları daha yerinde olur. Bunları anlatırken Erzurum-Kars fıkrasını anımsamamak elde değildir (Demirsoy, 1997).

Yazarın anası gibi tarikatın cenderesi altında bunalarak saldırganlaşan insanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. “Bir karışıklık çıksın önce kardeşimi öldürürüm” diyen abla, bunu söylerken yüzde elli tarikat adına yapıyorsa yüzde ellisi de dinin etkisi altında kalarak kardeşinin daha fazla yaşayarak daha fazla günah kazanmaması gibi bir iyi niyetle öldürme eylemini gerçekleştirmek istemektedir. Tarikata girmeden önceki ananın (1972) ve ablaların (1974) sevecenliği, yardım severliği, üretkenliği için neler verilmezdi ki.

Yazar 1975 ’te köyüne (Dodurga-Boyabat) gider. Halasının torunu köyün Adana-Osmaniye doğumlu imamı ile evlendirilmiştir. Daha rahat olacağı için halası onu imamın evinde ağırlamak ister. Yatsı namazından sonra yazarın çok sevip saydığı ve “bu tür Müslümanların yoluna kurban olurum” dediği eski imamlardan Ahmet Dayı da sohbete katılır. Genç damat imam eşinden dolayı yazarı dayı diye çağırmaktadır. Yazarın ODTÜ’lü olduğunu daha önceden duymuş olduğundan bir yoklama çeker. “Ağabeyim kimyayı bitirdikten sonra inkarcı oldu. Bu nedenle ilişkiyi kopardım” vb. tümceler... Dolaylı yollardan yazarın düşüncelerini öğrenmek için kıvranıp durmaktadır. Yazar aynı yöntemi izler ve Kuran’daki ayet sayısını sorar. Yanıt doğal olarak 6666 dır. Yazar “6294 dersem ne dersin?” dediğinde “Siz de inkarcı mısınız dayı tövbe haşa!” der. Ayetler sayılır, bir daha sayılır. Ancak bir türlü 6666 ya ulaşılamaz. Yazar;

· “Peki her okuduğun ayetin hükmü bir şeriat yasası olarak kabul edilmeli midir?” diye sorar.

· “Dayı bunda şüpheye düşerseniz, tövbe haşa! kafir olursunuz.” cevabını alır.

Bunun üzerine zina konusunda birbirleriyle örtüşmeyen (çelişen) ayetlere karşılık kitaplığındaki peygamber dönemindeki şer’i uygulamalar bölümünden zina uygulamalarının da farklı olduğu gösterilince Ahmet Dayı donmuştu. Damat imam suskundu. Yazarın önerisi;

· İnanmak ve gereğini sessiz sakin (Ahmet Hoca’ nın yaptığı gibi) çevreyi rahatsız etmeden yerine getirmek toplumsal bir olaydır. Ağabey’ in inkarcı da olsa onu kucakla ve say. Çünkü insanların hele de akrabaların kine-nefrete değil, dostluğa-kardeşliğe gereksinimi vardır.

Ağırlamakta hiçbir kusuru olmayan genç çiftlere mutluluklar dileyen yazar Ahmet Dayı’ nın bir koca çınar gibi hala aynı köyde yaşıyor olduğunu bu kitabı yazarken sorup öğrenmiştir. Özlem gidermek için gidip gereğini yerine getirmiştir. Ahmet Dayı’nın gösterdiği şefkatin binde birini bile anne ve abladan bulamama acısını (ki bunun sebebi tarikattır-dindir) bu ülkede yaşayan çok sayıda aydın vardır. Acısı tanımsızdır.

Toplumun Önemli Kesimlerinde Dogmatizm


Çankırı’ nın bir köyünde yazar ile tanışması 1981 yılında geçirdiği bir trafik kazasına rastlayan bir aile dostu vardır. Yazar 17 Ağustos depremi sonrasına rastlayan ziyaretinde, bu güzel insanları çelişkiler içerisinde kalmış gördü. 17 Ağustos Depremi’ nin odak merkezinin Batı Çalışma Grubu’ nun Gölcük’teki toplantı salonunun altında olduğu savı Orta Anadolu’da dilden dile yayılmış durmuş. Bilim toplumu yaratılmadığı sürece bilime meydan okurcasına daha çok;

¨ “Ne yapalım, altımız çürük.” diyen sözüm ona Devlet adamları,

· “Ne yapalım, takdiri ilahi.” “Din düşmanları cezalandırılıyor.”,

· “Cihat (Arsel, 1997) etmediğimiz (din adına savaşmadığımız) sürece tanrı bizleri cezalandırır.”

ve benzeri bilim dışı yaklaşımlarla Türk Halkı cezalandırılmaktadır. Oysa Kuzey Anadolu Fayı’ nın yanal atımlı bir fay olması sebebi ile (Yılmazer ve diğ. 1999a-c) depremin nerede olacağı konusunda %100 doğru bilgi, yerbilimleri ilkeleri kullanılarak, elde edilebilmektedir. Ne zaman olacağı konusunda da “gerilim ölçme” yöntemiyle önemli ipuçları elde edilebilmektedir. Oysa, Pasifik Okyanusu’ nun çevrelediği ülkelerde her iki soru için de bir yanıt yoktur, güvenilebilir bir yanıt bulmak da zor görünmektedir. Çünkü, o ülkelerde okyanus kabuğu kıtanın altına doğru daldığından gerilmeler okyanus kabuğu - kıta kabuğu dokunağında gelişmektedir. Bu nedenle bu derinlikte (d >10 km) gerilmeleri ölçmek bugünün tekniği ile olanaksız görünmektedir. Türkiye‘de ise;

1. Ovalar KAF (Kuzey Anadolu Fayı) boyunca oluşmuştur.

2. Yatay gerilmeler deprem anına kadar artarken, düşey gerilmelerde önemli bir değişim olmamaktadır (ihmal edilebilir).

Dolayısıyla deprem anında sy=sd ve k=1 iken deprem oluşuncaya kadar sy artmakta, dolayısıyla “k” da artmaktadır. Bu artışı ölçmek tasarımcıyı oldukça güvenilir sonuçlara götürmektedir. Deprem olduktan hemen sonra tektonik gerilmeler sıfırlanır. Böylece;

sy=sd+st; sy=sd+0; sy=sd veya k=(sy/sd)=1 olur.

“k” değerinin [k=(sy/sd)], 1 ’in altına düşmesi veya 1 ’in üzerine çıkması oranında tünelin duraysızlık sorunları artar. Bolu Dağı - Kaynaşlı geçişi için öngörülen ve altına ilgili firmalarca imza atılan 100 milyon dolarlık geçişin maliyeti 1 milyar doları aşırılmak üzeredir. Burada, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) nedeniyle “k” değeri, K-G yönünde 0.4’ ün altındayken D-B yönünde 2 ‘nin üzerindedir. Kasım 12, 2000 depreminde bu durum doğrulanmıştır.

Durum böyle olunca yeraltı kazılarında kemerlenme olamaz. Yüksek gerilmelerin olduğu taraf odaklaşır, büzülür ve göçüklere yol açar. Bu durum, Bolu Dağı için 1948’ li yıllardan günümüze, her yıl daha da iyi bilinmesine karşın, halkın düşün sistemi uyuşturulup uyutularak, paralar başa-boşa-taşa atılmaktadır. Herkes suskun. Bu işleyiş, benzeri diğer projelerde de sürdürülmektedir. Çünkü;

¨ “Devlet baba iyi bilir.”,

¨ “Şeriatın kestiği parmak acımaz”,

¨ “Her koyun kendi bacağından asılır.”,

¨ “Bizi sokmayan yılan bin yaşasın.”,

¨ “Üstüne farz olmayan şeylere burnunu sokma.”

¨ vb. hurafelere

dayalı sözler bu paranın kendilerine (halka) ait olduğu gerçeğini gizleyebilmektedir. Bu noktada; Sayın Aziz Nesin, Turan Dursun, İlhan Arsel, Bahriye Üçok vb. yurtseverlerin yüce anıları karşısında saygıda bulunmak kaçınılmazdır. Toplumda hurafelerin değil, bilimin ışık olmasına katkıda bulunmanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Yazar 1970 ’li yıllarda yaşam felsefesinin gelişmesinde önemli bir yeri olan Sayın Orhan Hançerlioğlu, İlhan Arsel, Cemil Sena, El-Ehzer Üniversitesi vb kişi ve kurumların yayınlarını okumaya başladı. 1972 ‘de ODTÜ ’ de yüksek öğrenimine başladı. Okulu bitirir bitirmez asistan olarak profesörlerle birlikte çalışmaya başladı. Aynı yıllarda Atlas Madencilik Şirketi’ nin de sahiplerinden birisi olarak uygulama içerisinde doğrudan yer aldı. Kuramsallıkla-uygulama arasında doğrudan organik bağ kurabilme olanağını elde etti. Ezber eğitimin, dogmatizmin ve kaderciliğin olumsuz sonuçlarını açık - seçik gördü.

Aynı dönemde, 12 Eylül Darbesi ve ardı arkası kesilmeyen gerici – bağnaz – çağdışı uygulamaların acısını dostları ile birlikte yaşadı. Bu çağdışı gelişmelerin olumsuz sonuçlarını örneklerle somutlaştırmanın gereğine inanmaktadır.

Kaynak:   http://www.oocities.org/omermalik_2000/ilyasylmazer03-2.htm

ANA SAYFA