Bu dönemde, cebindeki son 50 doları (o zamanın 50 doları iyi para) yatırım sermayesi olarak kullanmaya çekinmeyen gözükara "yayıncı adayları", derme çatma han odalarında yayınevlerini kurup işsiz çizerleri balık istifi yan yana oturtur, bağımsız dergiler çıkarmaya soyunurlar.
Çizgi romanın arkasında, çoğu kısa sürede iflas bayrağını çeken hayalperest yayıncı adaylarıyla hayalperest sanatçıların bulunduğunu bize yıllar sonra hatırlatan, hayır, aslında bilmediğimiz bu olguyu gözlerimizin önüne seren The Dreamer gibi ikinci bir yapıt var mı bilmiyorum.
"What if" diye sorarken Eisner'dan söz etmemek olmaz. Hayallerinin peşinden giden bu 1917 Brooklyn doğumlu yaratıcının otobiyografik grafik romanı To the Heart of the Storm, 50'lerde kırılan bir çizginin, yatağı değiştirilen bir nehrin daha iyi anlaşılması için 50'lerin EC hikayeleri kadar yardımcı olacaktır okura. Büyük ustanın 1991'e gelindiğinde tüm duyarlılığıyla dönüp arkaya bakma ihtiyacını hissetmiş olması boşuna değil.
Sanatçının yaşadığı dünyayı içinden geldiği gibi ifade etmesi sanat eserlerini ortaya çıkarır diyoruz, öyle mi? Peki ama, Eisner gibi oldukça "decent", şimdi geleceğim 50'ler çizgi romanlarında ise "indecent" bir şekilde ifade edilen dünya ya birilerinin uykusunu kaçırıyorsa? Belki o dünya "safça" ifade edilemeyecek, yüzleşilemeyecek kadar korkunçtu. Olamaz mı? Ya sanat dediğimiz şeyle ifade arasında pek de basit olmayan bir ilişki, bazı dönemlerde ideolojinin işin içine fazlaca girdiği bir ilişki varsa? Ya sanat açısından yaşadığımız çağın en belirgin özelliklerinden biri buysa? Ya bu süreç 50'lerde bir tür saflığa karşı hem kendiliğinden hem de örgütlenmiş tepkilerle başladıysa? Amerikan anayasasının teminatı altındaki ifade özgürlüğü bu dönemde baskı altına alınmış olabilir mi? En azından çizgi roman açısından? Öyle olduğunu düşünecek olursak, ya 50'lerde ifade baskı altına alınmamış olsaydı?
"Bunlar da nereden çıktı?" mı diyorsunuz?